Beklenen İstanbul depreminin arkasında yatan sınıfsal gerçekler – I

II. BölümIII. Bölüm

***

26 Eylül 2019’da İstanbul’da meydana gelen 5,8 Mw büyüklüğündeki depremin ardından, Ege Bölgesi’ndeki depremler ve 24 Ocak’ta Elazığ’da gerçekleşen ve 40’tan fazla kişinin ölümüne yol açan depremle birlikte, uzun süredir beklenen ve milyonlarca insanı doğrudan etkileyeceği düşünülen İstanbul depreminin olası sonuçları hak ettiği şekilde gündeme yerleşmiş durumda. Bilim insanları, bu büyük depremin sonuçlarının, Türkiye’deki emekçilerin beklenen depreme karşı siyasi iktidar ve yerel yönetimler tarafından yıllarca hiçbir önlem alınmaması nedeniyle son çeyrek yüzyılda yaşadığı en büyük felaketi gölgede bırakmasını bekliyorlar.

17 Ağustos 1999 sabahı saat 03.02’de Richter ölçeğine göre 7,5 Mw büyüklüğünde gerçekleşen, adına daha sonra Körfez Depremi de denilen Kocaeli/Gölcük/Adapazarı merkezli deprem, tüm Marmara Bölgesi’nde, Ankara’dan İzmir’e kadar geniş bir alanda hissedilmişti. Yaşanan deprem sonrasında resmi raporlara göre 17.480 kişi öldü, 23.781 kişi yaralandı; 285.211 ev, 42.902 işyeri hasar gördü. Resmi olmayan bilgilere göre ise yaklaşık 50.000’e yakın ölü, ağır-hafif 100.000’e yakın yaralı olduğu, 133.683 çöken bina ile yaklaşık 600.000 kişinin evsiz kaldığı çeşitli bağımsız kuruluşların açıklamalarında yer aldı.

Depremin Türkiye’nin nüfus ve sanayi açısından en yoğun bölgesi olan Marmara Bölgesi’nde olması nedeni ile bu deprem kuşkusuz Türkiye’de yaşanan depremler içerisinde en önemlilerinden birisi olarak kayda geçti. Kuzey Anadolu Fay Hattı üzerinde meydana gelen 1999 Körfez Depremi sonrasında tüm bilim insanlarının neredeyse söz birliği içerisinde bir sonraki depremin Marmara Denizi’nin İstanbul açıklarında ve Richter ölçeğine göre en az 7,2 Mw büyüklüğünde olacağı açıklamaları geçtiğimiz 20 yıla damgasını vurdu. Bu açıklamaların ardından Türkiye coğrafyasında hatta komşu ülkelerde bile yaşanan her deprem sonrasında “bu deprem İstanbul depremini tetikler mi?” sorusu günlerce kamuoyunda tartışılır hale geldi.

Bu can alıcı tartışmanın nedeni, 1999 depreminin ardından yirmi yıl geçmiş olmasına rağmen İstanbul gibi nüfusu 2020 yılı TÜİK verilerine göre 15 milyon 519 bin 267 kişiye ulaşan ve bu açıdan Avrupa’nın en büyük şehri olan, Türkiye nüfusunun yüzde 18,66’sının yaşadığı ve Türkiye kapitalizminin merkezi olan şehirde hâlâ deprem önlemlerinin alınmamış olmasıdır.

Deprem vergileri ne oldu?

Türkiye’de 1999 depreminin yıkıcı sonuçlarından sonra görünüşte de olsa olası bir deprem hazırlığı ilan edilmiş; burjuva hükümetlerin ilk başvurdukları yöntemle yükü tamamen emekçi halkın üzerine yıkacak şekilde birçok mal ve hizmetten deprem vergilerinin alınması 2002 yılında kalıcı hale getirilmişti. O günden günümüze kadar olan süreçte deprem vergisi adı altında toplanan miktar 66 milyar 143 milyon lirayı bulmuşken, toplanan bu kaynağın nerede ve nasıl kullanıldığı yaşanan her depremden sonra sorulan haklı sorulardan biri oldu.

2011 yılında yaşanan Van Depremi sonrası deprem vergilerine ne olduğu sorusu dönemin Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’e sorulmuş, o da bu soruya “duble yol yaptık” yanıtını vermişti. Yani “geçici deprem vergileri” önce “kalıcı” hale getirilmiş, daha sonra da bakanın verdiği yanıttan da açıkça anlaşılacağı üzere toplanan bu paralar ile depreme dayanıklı konutlar, hastaneler, okullar yapılması, binaların güçlendirilmesi, depremde olası hasarı azaltacak sistemler kurulması, deprem sonrası alınması gerekli önlemlere kaynak ayrılması yerine, paralar müteahhitlere ya da bir şekilde “devletin acil ihtiyaçlarına”, bütçe açıklarının kapatılmasına harcanmıştı. Daha kısa bir anlatımla asıl olarak işçi sınıfından ve alt orta sınıftan toplanan vergiler bir şekilde (inşaat, yol yapımı, hizmet alımı, krediler vb. yoluyla) burjuvaziye aktarılmıştı.

Depremde yıkılmayacak binaların yapımı mümkün mü?

Bilimin bugün geldiği noktada deprem için öncelikle yapılması gerekli iş, kentlerin jeolojik zemin haritalarının çıkartılması, bu haritalara göre yerleşime uygun alanların belirlenmesi, şehirlerin buna göre planlanarak deprem yönetmeliklerine uygun her türlü altyapısı olan binaların inşa edilmesidir. Bilim insanlarının sıklıkla söylediği gibi “deprem değil, bilime ve tekniğe uygun yapılmamış binalar insanları öldürür.” Günümüzde inşaat tekniği açısından her türlü zemine deprem vb. doğal afetlere dayanabilecek yapılar yapılması mümkündür. Richter ölçeğine göre 8-9 Mw büyüklüğünde bile yıkılmayacak hatta hasar bile görmeyecek yapılar inşa edilebilir. Ancak bu yapılar kapitalist piyasaya tabi biçimde maliyet ve kâr analizleri üzerinden hesaplanarak yapılırsa “piyasa koşulları” içerisinde çıkartılacak fiyatlara sadece burjuvalar ve üst orta sınıf erişebilir. Bugün egemen olan anlayış budur. Bu nedenle Türkiye’de fay hatları üzerine inşa edilmiş olan kentlerdeki binaların büyük bir kısmı ilk depremde yıkılma olasılığı çok yüksek olan, genel olarak işçi sınıfının oturduğu yapı stoklarından oluşmaktadır.

Türkiye’de daha yapılar inşa edilirken bile yapılan hesaplamalarda Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği’nde “Bina Önem Katsayısı” adı verilen bir değer hesaplamalara katılmaktadır. Bu değere göre 1. önem sırasında “Deprem sonrası kullanımı gereken binalar ve tehlikeli madde içeren binalar” 1,5 katsayı, 2. önem sırasında “İnsanların uzun süreli ve yoğun olarak bulunduğu ve değerli eşyanın saklandığı binalar” 1,4 katsayı, 3. önem sırasında “İnsanların kısa süreli ve yoğun olarak bulunduğu binalar” 1,2 katsayı oluştururken insanların yaşadıkları konutlar 1 katsayısı ile 4. Kategoride “diğer binalar” sınıfına girmektedir. Bu katsayılar binaların statik hesaplarında kullanılmakta, yani binalar inşa edilirken kullanılacak demir ve beton miktarı ve kalitesi bu katsayılara göre artmakta ya da eksilmektedir. Egemen sınıf, sisteminin temelini oluşturacak yapıları bu şekilde inşa etmekte ve içerisinde insan olan yapıları kategorize ederek konut yapılarını bir anlamda önemsizleştirmektedir.

Gerçekte depremden tüm yapıların sağlam çıkması temel alınmalıdır. Burada hastane, okul, itfaiye vb. binaların çok daha sağlam yapılması tabii ki gereklidir. Ancak bu tercihler yapılırken konut binalarının “hasarlı” ya da “az hasarlı” çıkması temel alınmamalıdır. Fakat tüm insanların yaşama hakkı biçimindeki temel hak, kapitalizmde herkes için geçerli değildir. Çünkü asıl olarak toplumun tepesindeki yüzde 10’u oluşturan büyük kapitalistler, yöneticiler ve diğer ayrıcalıklı tabakalar, zaten çoğunlukla özel biçimde yapılmış depremde hasar görmeyecek evler ya da villalarında yaşamakta, işçi sınıfı ve kent yoksulları ise “önem katsayısı 1 olarak” alınan ve çoğu ayakta zor duran binalarda depremi beklemektedir. Bugüne kadar deprem, sel gibi doğal bir afette önlem alınmadığı için ölen zengin bir kapitalist görülmemiştir.

Hazırlanan raporlar arasındaki tutarsızlıklar

2019 yılında hazırlanan Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Deprem Mühendisliği Ana Bilim Dalı İstanbul İli Olası Deprem Kayıp Tahminlerinin Güncellenmesi Projesi raporunda; İstanbul’un bina stokunun yaklaşık yüzde 30’luk bir bölümünün artık 2000 yılı sonrası inşa edilmiş görece yeni yapılar olduğu, ancak kentin yüzde 70’lik büyük bölümün hâlâ eski yapılardan oluştuğunun altını çizmektedir.

Rapora göre Richter ölçeğine göre 7,5 Mw büyüklüğündeki senaryo depreminde İstanbul’daki binaların ortalama yüzde 57’sinin hasar görmeyeceği öngörülürken, binaların ortalama yüzde 26’sının hafif, yüzde 13’ünün orta, yüzde 3’ünün ağır ve yüzde 1’inin çok ağır hasar görmesi beklenmektedir. İstanbul’da analiz edilen toplam bina sayısı 1.166.330’dur. Ağır ve çok ağır hasarlı binaların aldıkları deprem hasarı onarılamayacak boyutta olmakta ve bu hasar seviyelerindeki binaların yıkılıp tekrar yapılması gereği ortaya çıkmaktadır. Raporda yer alan orta hasarlı binaların da onarım yerine yıkılıp yeniden inşasının çoğunlukla daha uygun olduğu belirtilirken, senaryo depreminde İstanbul’daki binaların ortalama yüzde 17’sinin (yaklaşık 194.000 bina) orta ve üstü seviyede hasar göreceği tahmin edilirken, yaklaşık 972.000 binanın ise hasarsız veya hafif hasarlı olması beklenmektedir.

Raporda, olası depreminin gece meydana gelmesi halinde İstanbul’da ortalama 14.150 civarında can kaybı meydana gelebileceği tahmin edilmiştir. Depremin gündüz saatlerinde olması durumunda beklenen can kaybı ortalama 12.400 civarındadır. Gece depreminde yaklaşık 8.100, gündüz depreminde ise 7.450 kişinin ağır yaralanması beklenmektedir. Buna ek olarak hastane şartlarında tedavi görmesi gereken yaralı sayısı tahminleri gece depremi için 39.650, gündüz depremi için 37.500 olarak tahmin edilmiştir. İstanbul’da Richter ölçeğine göre 7,5 Mw büyüklüğündeki senaryo deprem sonrasında yaklaşık 640.000 hanelik acil barınma ihtiyacının ortaya çıkacağı tahmin edilirken, hane başına 3 kişilik nüfus kabulüyle, yaklaşık 2.000.000 kişinin acil barınma ihtiyacı içinde olması beklenmektedir.

1999 Gölcük depremi sonrasında İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) ve Japonya Uluslararası İşbirliği Ajansı (JICA) arasında “Afet Önleme Azaltma Temel Planı” anlaşması imzalanmıştı. Bu anlaşma, zamanın Bakanlar Kurulu tarafından da onaylanarak yürürlüğe girdi. Bu çerçevede 2000 yılının bina sayısına ve verilerine dayanılarak hazırlanan rapor 2002 yılında sonuçlandırıldı. Açıklanan raporda, İstanbul’da 60 bine yakın ağır hasarlı bina olacağı tahmin edilirken, 87 bin insanın hayatını kaybedeceği, 135 bin insanın da ağır yaralanacağı belirtilmişti. 2019 yılında açıklanan Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Deprem Mühendisliği Ana Bilim Dalı raporu ile kıyaslandığında, 2002 tarihli raporun tahmini hasar ve ölü sayısında altı katı aşan ciddi farklar (2019 raporunda 14.150 ölü, 2002 raporunda 87.000 ölü) oluştuğu görülüyor. Japon bilim insanlarının depremler konusundaki tecrübesi ve çalışma ciddiyeti düşünüldüğünde 2019 yılında açıklanan Boğaziçi Üniversitesi raporunun çıkardığı olası sonuçların gerçekliğinin tartışmalı olduğunu, en azından 2002 raporu ile kıyaslanmaya ve bir açıklamaya muhtaç olduğunu söyleyebiliriz.

Devam edecek…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir