Alarm zilleri çalıyor! Almanya’da siyasi komplo ve faşizmin canlanması

Geçtiğimiz hafta Thüringen federal eyaletinde Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) ile Hür Demokrat Parti’nin (FDP) eyalet valisi seçiminde aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif (AfD) ile işbirliği yapma kararı, Alman politikasının tiksindirici durumunu gözler önüne seriyor. Üçüncü Reich’ın çöküşünden yetmiş beş yıl sonra, Hitler savunucularının ve su katılmadık Nazilerin önderlik ettiği bir parti, egemen seçkinler tarafından meşru bir siyasi ortak olarak kabul ediliyor.

Almanya’da son on yılda sağ siyasetin yükselişi, uluslararası medyada en az haber yapılan gelişmeler arasındadır. Fakat Thüringen’deki olayların ardından New York Times (NYT) bile Alman faşizminin görmezden gelinemeyecek kadar önemli bir siyasi güç olarak canlandığını kabul etmek zorunda kaldı. Gazete, 7 Şubat sayısındaki bir makalede şunları yazıyordu:

Bazen yüzeyin altında ne olduğunun ortaya çıkması için bir deprem gerekir.

Doğu Alman eyaleti Thüringen’de bu hafta yapılan bir bölgesel seçim, Almanya’nın siyasi merkezinin feci durumunu ve ülkenin koruduğunu beyan ettiği faşizm karşıtı görüş birliğinden artık ne kadar uzak olduğunu gözler önüne serdi.

Almanya’nın Naziler tarafından lağvedilene kadar yaşayan ilk ve kısa ömürlü demokrasi deneyimi olan Weimar Cumhuriyeti, günümüz Almanya’sında popüler bir referans noktası haline geldi.

Gazete, CDU ve FDP’nin AfD ile işbirliği “Nazi döneminden beri Alman politikasında yer alan bir tabuyu yıktı,” diye kabul ederek şöyle devam ediyordu: “[FDP’li] Bay Kemmerich, II. Dünya Savaşı’ndan beri aşırı sağcı bir partinin oylarına dayanarak seçilen ilk üst düzey Alman politikacı oldu.”

Makale, CDU ve FDP’nin AfD ile işbirliği yapma kararı “Thüringen’de özellikle endişe verici” diyor ve şöyle devam ediyordu:

AfD, Thüringen bölge meclisinde en güçlü ikinci parti ve diğer tüm eyaletlerdekinden daha aşırı. AfD’nin oradaki patronu Björn Höcke, parti içinde “Der Flügel” — Kanat olarak bilinen uzlaşmaz harekete önderlik ediyor. 2018’de yayımlanan kitabında “ulusun nüfus değişimi nedeniyle yaklaşan ölümü” hakkında uyarıda bulunmuştu. Geçtiğimiz yıl bir mahkeme, onun hukuken bir faşist olarak adlandırılabileceğine hükmetti.

Gazete yazıyı şöyle sonuçlandırıyordu:

Aşırı sağ açısından bu hafta önemli bir başarıydı. Uzun süredir AfD’nin önderlerinin merkezci ve muhafazakar partiler arasındaki bir noktada oldukları öngörülüyor ve umuluyordu. Çarşamba günü, Thüringen’in yeni seçilen valisini kutlamak için el sıkışırlarken, Bay Höcke gülümsedi. Bu sahne birçok Alman’a, Adolf Hitler’in dönemin Almanya Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg ile selamlaştığı 1933’ten ünlü bir görüntüyü hatırlatmıştı.

2020’deki Almanya, 1933’teki Almanya değil. Fakat Alman politikası son yıllarda tedirgin edici şekilde kaydı. Merkezciler ve aşırı sağ göç üzerine ortak görüşleri paylaşıyor. Solda ortak düşman algısını paylaşıyorlar. Ve artık onlarca yıldır ilk kez, bir valiyi bile paylaşıyorlar.

Daha önce medyada Almanya’da ciddi bir neo-Nazi canlanma olduğu hakkında hiçbir şey okumamış ya da duymamış olan NYT okurları, Thüringen’deki olayların ani ve beklenmedik bir gelişme olduğunu sanabilirler.

Fakat durum hiç de öyle değil. Olaylar, Sosyalist Eşitlik Partisi (Sozialistische Gleichheitspartei, SGP) üyesi Alman Troçkistlerin Dünya Sosyalist Web Sitesi’nde yayımlanan sayısız makalede yaptıkları aralıksız uyarıları doğrulamaktadır. Hitlerciliğin yükselişinde büyük bir rol oynamış olan Thüringen eyaletindeki bu siyasi manevra, Alman siyaset kurumunun bütün büyük partilerinin beş yılı aşkın süredir neo-Nazi bir siyasi hareketin yükselişini aktif biçimde teşvik edip meşrulaştırmak için dahil olduğu bir siyasi komplonun sonucudur.

AfD’nin yükselişini açıklamak için “komplo” sözcüğünün kullanılması tamamen yerindedir. AfD ile 1920’lerin ve 1930’ların Nazileri arasındaki esas fark, bu modern zaman faşizan örgütünün bir kitle hareketine dayanmıyor olmasıdır. 2013 başında CDU’dan ve FDP’den kopanlar tarafından kurulan AfD’nin üyelerinin büyük bir kısmı, doğrudan doğruya devlet aygıtından, özellikle de ordudan, yargıdan ve polisten toplanmıştır. AfD’nin kadrolarının çoğu, önceden başka bir düzen partisinin üyesiydi. Örneğin:

Wehrmacht’ı (Nazilerin silahlı kuvvetleri) yücelten, Hitler’i ve Nazileri sadece “1.000 yıllık şanlı Alman tarihindeki bir kuş pisliği” olarak niteleyen AfD Onursal Başkanı Alexander Gauland, 40 yıl boyunca CDU’nun üst düzey yöneticiliğini yaptı.

AfD’nin Avrupa Parlamentosu’ndaki önde gelen vekillerinden biri olan Guido Reil, IG BCE sendikasının üyesidir ve 2016’da AfD’ye katılmadan önce 26 yıl boyunca Sosyal Demokrat Parti (SPD) üyesiydi.

AfD Berlin Başkanı Georg Pazderski, NATO karargahlarında görev yapmış eski bir subaydır. Görev yaptığı yerler arasında, Amerika Birleşik Devletleri Merkez Komutanlığı’nın Tampa’daki MacDill Hava Kuvvetleri Üssü ile Lizbon’daki Müttefik Ortak Kuvvet Komutanlığı bulunuyor.

Egemen sınıf, AfD’nin büyümesini teşvik etmeye çalışırken büyük bir sorunla karşı karşıya bulunuyor. Halkın ezici çoğunluğu faşistlerden nefret ediyor.

AfD Eylül 2017’de oyların sadece yüzde 12,6’sını alarak Bundestag’a (federal meclis) girince, ülke genelinde kendiliğinden kitlesel protestolar meydana gelmişti. Eylül 2018’de AfD’nin merkezi bir rol oynadığı Chemnitz’deki faşist saldırıların ardından, yüz binlerce insan sokaklara döküldü. Sadece Berlin’de, 13 Ekim 2018’de çeyrek milyon insan gösteri yaptı. Geçtiğimiz Ekim ayında Halle’deki sinagoga yönelik terör saldırısının ve son olarak da Thüringen’de Kemmerich’in seçilmesinin ardından ırkçılığa ve faşist şiddete karşı kendiliğinden kitlesel protestolar gerçekleşti.

Geniş çaplı halk muhalefeti karşısında AfD’nin iktidar mevkilerine yükseltilmesi, büyük partilerin suç ortaklığına bağlıydı. AfD’nin etkisinin geliştirilmesinde belirleyici mekanizma, Hristiyan Demokratlar ile Sosyal Demokratlardan oluşan federal Büyük Koalisyon hükümeti olmuştur.

2017 seçimlerinden sonra, Bundestag’daki tüm partiler, yeni bir hükümet yapısına karar vermek üzere altı aydan fazla gizli görüşmeler yürüttüler. O süreçte, özellikle Almanya’nın kapsamlı biçimde askerileştirilmesi, sosyal ve demokratik haklara yönelik büyük saldırılar ve AfD ile sistematik işbirliği konularında geniş kapsamlı anlaşmalara varıldı.

Federal Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier, Kasım 2017 sonunda, o dönem AfD’nin eş genel başkanları olan Alexander Gauland ile Alice Weidel’i resmi konutunda, Bellevue Sarayı’nda düzenlenen ortak toplantıya davet etti. Görüşme, Federal Basın Bürosu’nun yayımladığı fotoğraflarla belgelendi. Büyük Koalisyon Mart 2018’de göreve başlayınca, aşırı sağın politikalarının büyük kısmını benimsedi ve AfD’yi hızla siyasi sisteme entegre etti.

Bu süreçte SPD asli bir rol oynadı. SPD’nin CDU ile koalisyona girme kararının sonucu olarak, AfD —tüm seçmenlerin sekizde birinin desteğini almış olmasına rağmen— resmi muhalefet partisi haline geldi. Bu durum, AfD’nin parlamentodaki ve medyadaki varlığını büyük ölçüde arttırdı. Gauland ve ortakları, Bundestag’ın her oturumunun başlangıcında ve televizyonun en çok izlendiği saatlerde faşist pisliklerini medyada yayabildiler. Adı çıkmış aşırı sağcılar, SPD’nin desteğiyle önemli meclis komisyonlarının başına getirildiler.

AfD’ye kucak açarak Nazizmin meşrulaştırılması ve sosyalist sola karşı mücadele (AfD açısından iki kilit mesele), Büyük Koalisyon’un cephaneliğinin asli bir bileşenidir. 2018’de, Anayasayı Koruma Bürosu (Verfassungsschutz) denilen Alman gizli servisi, AfD’ye ve emperyalist militarizme yönelik uzlaşmaz muhalefeti ve kapitalizm karşıtı sosyalist bir program savunuyor olması nedeniyle SGP’yi bir “gözetleme nesnesi” olarak adlandırdı.

Verfassungsschutz AfD ile “Kanat”tan sözde “aşırı solcular”ın “kurbanları” olarak sempatiyle söz ediyordu. Sağcı terör ağlarının orduya, polise ve gizli servislere kadar uzandığı kayıtlara geçmiş bir olgudur. Bu ağlar on binlerce kişiden oluşan ölüm listeleri tutuyor. 2 Haziran 2019’da önde gelen CDU’lu politikacı Walter Lübcke’nin öldürülmesinden sonra bile bu ağların yürüttükleri faaliyetler devlet tarafından büyük ölçüde görmezden geliniyor. Lübcke’nin AfD’ye yönelik eleştirileri yüzünden öldürüldüğü kuşkusu yaygın kabul görüyor. Sadece birkaç hafta içinde, üst düzey bir politikacının suikasta uğramasıyla ilgili haberler medyadan kaldırıldı.

SPD’nin kuyruğuna takılan, siyasi omurgadan yoksun Sol Parti (Die Linke), Thüringen’deki gelişmelere yine korkakça sağa kayarak tepki veriyor; sadece CDU ile flört etmiyor, aynı zamanda AfD ile işbirliğine hazır olduğunun da işaretini veriyor.

AfD’nin yükselişinde ve Almanya’da neo-faşist politikanın kasten meşrulaştırılmasında kritik bir unsur daha var. Militarizmin ve otoriter rejimin canlanmasına yönelik halk direnişinin üstesinden gelmek için, Alman akademisyenleri arasında azılı Marksizm karşıtlığına, Nazi suçlarının önemsizleştirilmesine ve Hitler’in itibarının iade edilmesine dayanan yeni bir tarihsel anlatı yaratma çabası söz konusu.

Berlin’deki Humboldt Üniversitesi yönetimi bu sinsi süreçte merkezi rol oynuyor. Üniversite yönetimi, Doğu Avrupa Araştırmaları Bölümü’nün başındaki Profesör Jörg Baberoeski’ye bol bol kurumsal destek sağlıyor. Baberowski, “Hitler kötü biri değildi” ve Führer Auschwitz ve Yahudilerin topluca yok edilmesi hakkında hiçbir şey bilmek istemiyordu gibi iddialarıyla ünlüdür.

Üniversitenin eski bir SPD görevlisi olan rektörü Sabine Kunst, Baberowski’nin eleştirilmesinin “kabul edilemez” olduğunu ilan etti. Üniversitede solcu bir öğrenciye fiziksel olarak saldırarak bizzat bir Nazi bölge yöneticisi gibi davranan Baberowski’nin bu saldırısının videoya alınmasından ve YouTube’da 20.000’den fazla izlenmesinden sonra bile (bkz. video) Kunst, Baberowski’nin eleştirilmesine izin vermeyi reddetti.

Baberowski, Humboldt Üniversitesi’nden aldığı destekle birlikte, gitgide daha öne çıkan bir siyasi figür haline geldi. Üçüncü Reich’ın çöküşünün yetmiş beşinci yıl dönümünün anılacağı etkinlikte Baberowski’nin ana konuşmayı yapması bekleniyor. Aldığı üst düzey siyasi destekle, bu fırsatı komünizm karşıtı bir nutuk atmak için kullanacak.

Almanya’daki siyasi durum, Avrupa, Amerika ve uluslararası işçi sınıfının bu konuya odaklanmasını gerektiriyor. Tarihin ışığında, Almanya’da neo-Nazizmin canlanmasına kayıtsız kalmak mümkün değildir.

Bununla birlikte, bugünkü ile 1930’larda var olan durum arasında asli ve büyük bir fark var. Faşizm Almanya’da kesinlikle bir kitle hareketi değil. Alman işçi, öğrenci, sanatçı ve aydın kitleleri arasında Nazi geçmişe ve Nazilerin suçlarını önemsizleştirenlere karşı yoğun bir nefret var. Almanya’nın her yerinde, Nazilerin suçlarını hatırlatan ve milyonlarca kurbanının anısına saygı gösteren anıtlar var. Üçüncü Reich’ın dehşetleri Alman halkının kolektif bilincine derinlemesine işlemiştir.

Aynı zamanda, resmi partilerin, yozlaşmış medyanın ve akademideki memurların kökünü kurutma çabalarına rağmen, Marksizmin entelektüel ve siyasi gelenekleri bu ülkenin kültürüne derinden kök salmıştır. Friedrich Engels’in Kasım 1820’de doğumunun 200. yıldönümünün Almanya genelinde sevgi dolu bir şekilde kutlanacağına emin olunabilir.

Kitlesel desteğin yokluğu, 1933’te Nazilerin zaferine yol açan siyasi süreçle çarpıcı ve tehlikeli bir benzerliği daha da belirginleştirmektedir. Bu, aşırı sağı güçlendirmek için siyaset kurumu içinde yürütülen komplocu faaliyet unsurudur. Bu süreç –ve onun gerici sonuçları– Thüringen’deki olaylarla gözler önüne serilmiştir.

AfD’nin yükselişine ve Almanya’da ve dünya çapında faşizmin ve militarizmin geri dönüşüne karşı tutarlı bir şekilde mücadele eden tek parti Sosyalist Eşitlik Partisi’dir (SGP). SGP’nin uyarıları doğrulanmıştır. SGP önderi Christoph Vandreier’in AfD’nin yükselişinin altında yatan siyasi komploya yönelik paha biçilmez teşhirinde [“Neden Geri Döndüler?”] yazmış olduğu gibi:

AfD’nin; üyelerini yerinden edilmiş savaş gazilerinden, küçük burjuvazinin toplumsal olarak mahvolmuş üyelerinden ve umutsuz işsiz işçiler arasından toplayan Hitler’in SA’sı (fırtına birlikleri) gibi kitlesel bir destek tabanı ya da savaşa hazır birlikleri yok. AfD’nin gücü sadece siyasi partilerden, medyadan, hükümetten ve devlet aygıtından aldığı destekten kaynaklanıyor.

Dünya genelinde olduğu gibi Almanya’da da bir siyasi radikalleşme süreci yaşanıyor. Thüringen’de meydana gelen ve kamuoyunu şok eden olaylar bu süreci hızlandıracaktır. Fakat bunun zamanında ve siyasi olarak bilinçli bir şekilde gelişmesi, Alman ve uluslararası işçi sınıfının devrimci partisi olarak Sosyalist Eşitlik Partisi’nin ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin inşasını gerektirmektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir