Beklenen İstanbul depreminin arkasında yatan sınıfsal gerçekler – II

I. Bölüm  – III. Bölüm

***

Bakanlığın “Yapı Kayıt Belgesi” saçmalığı

Yukarıdaki raporların verileri ve İstanbul’un mevcut yapı durumu göz önüne alındığında, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) geçtiğimiz yıl çıkarttığı, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) başta olmak üzere birçok meslek odası ve kuruluşunun şiddetle karşı çıktığı, “yapı kayıt belgesi” adı altındaki açık imar affı uygulaması, iktidarın depreme karşı hazırlık politikasının olmadığını, daha doğrusu milyonlarca emekçinin kaderine terk edilmiş olduğunu kanıtlamış, bu uygulama ile ayakta zor duran binalara bile yasal dokunulmazlık getirmiştir. Yapı Kayıt Belgesi çıkartılırken binaya mühendislik açısından hiçbir denetim yapılmamaktadır.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından çıkartılan “Yapı Kayıt Belgesi Verilmesine İlişkin Usul Ve Esaslar Tebliği”nde şunlar yazmaktadır: “Madde 9 – (1) Yapı Kayıt Belgesi, yapının yeniden yapılmasına veya kentsel dönüşüm uygulamasına kadar geçerlidir. Yapı Kayıt Belgesi düzenlenen yapıların yenilenmesi durumunda yürürlükte olan imar mevzuatı hükümleri uygulanır. Yapının depreme dayanıklılığı ve yapının fen ve sanat norm ve standartlarına aykırılığı hususu yapı malikinin sorumluluğundadır.” Akıl ve bilim dışılığın sonucu olarak çıkartılan bu yönetmelik ve tebliğlerin sonucu, depremi bile beklemeden kendiliğinden çöken binalar olmuştur. Bakanlık, yasa ve yönetmeliklere uygun bina yapmayan, demir ve betondan çalan, kaçak kat çıkan mal sahibine “kendisini denetleme” yetkisi vererek yapılan binanın “sorumluluğunu” kaçak yapıyı yapana vermiştir.

Bu duruma en yakın ve acı örnek İstanbul Kartal’da 6 Şubat 2019 tarihinde kendiliğinden çöken ve içerisinde 21 kişinin öldüğü binadır. Bu bina için bakanlıkça verilen “yapı kayıt belgesi” vardı. Yani bina “parasını ödeyip” yasallaşmıştı. Normal şartlarda belediye ya da başka bir kuruluş o binayı yıkamazdı. Binanın 1992 yılında 7 kat yapılması için alınan yapı ruhsatı vardı ancak bina yıkıldığında 9 katlıydı. Yani üzerine 2 kat daha kaçak kat yapılmıştı, ayrıca binanın yapımında kalitesiz beton ve demir kullanılmıştı, bakanlığın tebliğine göre sorumlusu imar affına başvuru yapan mal sahipleriydi. Yani ayakta zor duran binayı yasa, yönetmelik ve tebliğlerle “yasal” hale getiren bakanlığın 21 kişinin ölmesinde hiçbir sorumluluğu yoktu!

Daha önceki yıllarda da rant, oy ve para toplamak için birçok hükümet imar affı çıkartmıştı. AKP hükümeti de benzer şekilde imar affından yararlananlardan “harç” adı altında toplanacak 50-60 milyar liraya yaklaşan bir para ve seçimlerde oy beklentisi ile bu yola başvurdu. Dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki, 3 Mayıs 2018 tarihinde basına yaptığı açıklamada, sürecin başında söylenen “60 milyar TL beklentisini” biraz aşağıya çekerek imar barışında “toplamda 40-50 milyar TL gelir öngördüklerini” açıklamıştı. Ancak “yapı kayıt belgesi” için yapılan başvurular hükümetin beklentisinin çok altında kaldı. Yasanın süresinin uzatılmasına ve kapsamının genişletilmesine rağmen tahmin edilenin çok altında para toplandı. İmar barışına 10 milyon 300 bin bağımsız bölüm için başvuru yapılmış, imar barışı uygulamasından yaklaşık 24 milyar lira yapı kayıt belgesi bedeli toplanmıştır. Bunun nedeni çoğunlukla ruhsatsız ya da ruhsatına aykırı imalatları olan “kaçak” yapılarda oturan kent yoksulları ve işçi sınıfının yasanın ekonomik olarak öngördüğü harç bedellerini ödeyemeyecek durumda olmasıdır. Bu yasadan en fazla yararlananlar özellikle turizm bölgelerinde yer alan, birçok kaçak eklentisi olan büyük turizm tesisleri, otel sahipleri ve şehirlerin ortasına yapılmış devasa kaçak binalarını yasallaştıran burjuvalar olmuştur.

Kentsel değil rantsal dönüşüm

Bu örnekten de görüleceği üzere AKP’nin deprem konusundaki politikası bilimsel gerçeklere göre değil, tamamen kapitalist kâr ve rant üzerinden burjuvazinin günlük, anlık çıkarları üzerine inşa edilmiştir. Bu politika sahte bir “kentsel dönüşüm” söylemi adı altında iki ayaklı olarak işlemektedir. Bunlardan birincisi İstanbul’da eski yerleşim alanları olan merkez ilçelerden işçilerin ve kent yoksullarının çıkartılarak kent dışına yollanması, ikincisi ise binaların dönüşümü adı altında müteahhitlere, burjuvaziye rant sağlanmasıdır.

Bu politikaya göre birinci iş olarak yıllardır yaşadıkları kent merkezlerinden “dönüşüm” adı altında çıkartılan yoksul emekçiler kent dışı sayılabilecek yerlere gönderildiler. Sulukule, Tarlabaşı gibi örneklerde bu bölgelerde yaşayanlar Başakşehir, Kayaşehir vb. yerlere neredeyse mahalle bazında toplu olarak yollandılar. Onların oturdukları yerlerde TOKİ ve Emlak Konut aracılığıyla lüks villalar ve binalar inşa edilerek bu alanlar burjuvazinin ve üst orta sınıfın kullanımına açıldı. Bu toplu örnekler dışında mahallelerde bina bazında dönüşüme uğrayanların varlıklı olmayan kesimleri de aynı sonuçla karşılaştılar. Kendilerine aynı yerde verilen konutların aylık aidatlarını bile ödeyecek gücü olmayan yoksul emekçiler evlerini satarak kent dışının yolunu tuttular. Kadıköy Fikirtepe’de yaşananlar buna en iyi örnektir.

Bu yöntem hükümete yakın müteahhitleri de zengin ederek bu politikanın ikinci ayağının da işlemesini sağladı. Bağdat Caddesi örneğinde olduğu gibi “kentsel dönüşüm” adı altında yaratılan rant müteahhitlere aktarıldı. Depreme dayanamayacak kadar eski binaların üzerlerinde yükseldiği ancak konum olarak değerli parsellere, yeni yapılan imar planları ile ilave katlar ve yeni inşaat hakları verildi. Böylece bu parsellere inşa edilecek binaların metrekareleri ve satış alanları arttırıldı. Kentin en değerli yerlerindeki bu bölgelere milyon dolarlık yeni konutlar, işyerleri inşa edildi ve satıldı. Bu yöntemle müteahhitler ilave katlar ve inşaat alanlarının satışından büyük paralar kazanırken, kent burjuvazisi hem yerinde kaldı hem de depreme dayanıklı yeni konutlara sahip oldu. Buna en iyi örnek İstanbul’da kentin çoğunlukla burjuva semtleri olan Etiler, Bağdat caddesi, Beşiktaş gibi yerleri hızla yenilenirken Esenler, Bağcılar, Bahçelievler, Avcılar, Fatih, Eyüp gibi yerlerde “kentsel dönüşüm” oranı müteahhitlere yeterli rant sağlanamadığından çok az oranda kaldı.

Bakanlık ve belediyeler ise depreme yönelik olarak binaların yenilenmesi gibi somut işler yapmak yerine, aşağıdaki örnekte olduğu gibi kolay olanı yaparak gerçekleşecek depremin sonuçlarının ne olacağını belirleme çalışmalarına ağırlık verdiler; deprem sonrasına yönelik arama-kurtarma timleri kurdular, deprem sonrasına yönelik hasar analizleri yaptılar. Kuşkusuz bu çalışmanın da yapılması bilimsel veriler ve bunların değerlendirilmesi açısından oldukça önemli. Ancak yaşanacak deprem sonrasında yıkılacak binalar ve ölmesi öngörülen binlerce insan karşısında yirmi yıl hiçbir şey yapılmaması gerçeği karşımızda durmaktadır.

Geçen yirmi yılda tüm kentin yeniden inşasını ve dolayısıyla yüz binlerce emekçinin can güvenliğini doymak bilmez müteahhitlerin insafına ve kapitalist piyasa koşullarına bırakan hükümet ve yerel yönetimler, bugün yaşanan doğal afetler karşısında hâlâ nutuk atmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Oysa başta İstanbul olmak üzere deprem tehlikesi altındaki kentler, onları oluşturan mahalleler ve mahalleleri oluşturan adalar bazında yıkılıp yenilenebilirdi. Yeşil alanı, sosyal alanları, otoparkları, altyapıları olmayan bugünkü yapılar yerine bambaşka bir yaşam alanları oluşturulabilir, insanlar bu yeni doku içerisinde deprem korkusu olmadan evlerinde yaşayabilirlerdi.

Ekonominin önemli bir ayağını oluşturan ve krizi derinleşen inşaat sektörü kapitalistlerine fon yaratmak için “çılgın” projelere devasa kaynaklar ayıran hükümetin ya da tüm partilerden yerel yönetimlerin önceliği kent yoksulları ve işçilerin can güvenlikleri ve yaşam alanları değil, hizmetinde oldukları egemen sınıfın çıkarlarıdır. Kaçınılmaz olarak yaklaşan büyük İstanbul depreminin sonuçlarına karşı gerçekten önlem alınması için bile milyonlarca insanın yaşamını hiçe sayan mevcut sistemin yıkılması ve yerine kapitalist kâra değil toplumun gereksinimlerine dayanan sosyalist bir işçi iktidarının kurulması gerekmektedir. AKP iktidarı ise 2002 yılından beri süren iktidarı boyunca hiçbir somut adım atmadan hala “kentsel dönüşüm” adı altında yeni yasalar çıkartmakla meşgul.

 

İstanbul İli için yapılan ilçe bazlı fiziksel risk dağılım grafiği (Kaynak: İBB)

İktidarının çıkartmaya çalıştığı yasalar bu “rantsal dönüşüm”ün önündeki son engelleri de kaldırmayı hedefliyor. Son dönemde çıkartılan yasalarla artık mahalle bazında “kentsel dönüşüm” ve “riskli alan” ilanlarının önü açılmış durumda. Bakanlıkça riskli alan ilan edilen yerler üzerindeki mahalleler topluca kent dışına yollanabilecek, onlara buralarda yapılacak evler uzun vadede yeniden satılacak. Büyük bir olasılıkla bunları satın almaya gücü olmayanlar buralardaki haklarından vazgeçerek kent dışında yaşamaya mahkum edilecekler.

Devam edecek…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir