Beklenen İstanbul depreminin arkasında yatan sınıfsal gerçekler – III

I. BölümII. Bölüm

***

Yerinde olmayan “toplanma alanları”

İstanbul’da 2019 Eylül ayında yaşanan merkez üssü Marmara Denizi Silivri olan 5,8 büyüklüğündeki depremin ardından korkudan evlerini terk etmek zorunda kalan ya da geceyi çadırlarda, güvenli bir yerde geçirme ihtiyacı duyan insanlar yeterli toplanma alanları olmaması gerçeği ile karşılaştı. Belediyelerin ve Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’nın (AFAD) belirlediği “Toplama Alanları”na giden ya da bu alanların nerede olduğunu merak eden İstanbullular, bir toplanma alanından ziyade bir çocuk parkı ya da bir sokak köşesi olarak işaretlenmiş toplama alanlarını görünce şaşırdılar. Etrafı her an üzerlerine yıkılabilecek binalarla çevrili olan bu alanlar güvenli olmamanın yanı sıra alabileceği insan sayısı ve altyapının olmaması açısından da yetersizdi. AKP hükümetleri deprem sonrasında toplanma alanlarını çeşitli derneklere, kuruluşlara ya da holdinglere peşkeş çekmişti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 26 Eylül günü yaptığı açıklamada, “Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’nın (AFAD) kentte on binlerce ilan edilmiş toplanma alanı” olduğunu ifade etmişti. Erdoğan’dan sonra açıklama yapan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ise “1999 depreminden sonra yapılan çalışmalarda deprem toplanma alanı olarak İstanbul’da 470 büyük alan tespit edilmiş ve kayda geçirilmiş. O tarihte kayda geçirilen toplanma alanlarının sadece 77’si kalmış. Diğerleri yapıya dönüşmüş,” diyordu.

Olası İstanbul depreminden önce yapılması gerekenler konusunda neredeyse hiçbir şey yapmayan siyasi iktidar ve yerel yönetimler, depremden sonra yapılacaklar konusunda da derin bir sessizlik içinde görünüyor. Boğaziçi Üniversitesi’nin rakamsal gerçekliği tartışmalı olan İstanbul İli Olası Deprem Kayıp Tahminlerinin Güncellenmesi Projesi raporunda değinildiği gibi, senaryo deprem sonrasında yaklaşık 640.000 hanelik acil barınma ihtiyacının ve hane başına 3 kişilik nüfus kabulüyle, yaklaşık 2.000.000 kişinin acil barınma ihtiyacı olacağının altı çizilmişti. Bu rakamın iyimser olduğunu ve İstanbul ortalamasının büyük bir olasılıkla hane başına 3 kişiden fazla olduğunu vurgulamak gerekiyor. Bu rakamlarla bile İstanbul’da 2.000.000 kişinin barınacağı, altyapısı hazırlanmış alanların olmadığı gerçeği 1999 depreminden 20 yıl sonra karşımızda duruyor. “Deprem Seferberlik Planı” ile belediye yönetimini alan Ekrem İmamoğlu’nun göreve gelmesinden bu yana geçen yaklaşık sekiz ayda önceki yönetimlerden farklı olarak yaptığı tek şey, “Toplanma ve Geçici Barınma Alanları”nı belirleyerek açıklamak oldu. AKP iktidarı ise kenti acil olarak depreme hazırlama yerine “Kanal İstanbul” gibi yeni rant projeleri yaratarak burjuvaziye daha da fazla kaynak aktarmanın peşinde koşuyor. Özetle hem iktidar hem de muhalefet partileri yaklaşan depreme karşı hiçbir somut önlem almama ve deprem sonrasında yaşanacak kaosta milyonlarca insanı büyük ölçüde kaderlerine terk etme konusunda hemfikirdir. Mevcut kapitalist sistemi savunan tüm siyasi partilerin yaşanacak felaketin ve kayıpların sorumluluğunu taşıdığı açıkça ortadadır.

Yaklaşan felaketi önlemenin tek yolu sosyalist çözümdür

Sonuç olarak 1999 depreminin ardından boşa geçirilen yıllar, gerçek kentsel dönüşüme değil kapitalizmin kâr ve rant düzenine aktarılan kaynaklar, burjuva yöneticilerin doğal afetler karşısındaki tercihlerinin ve tavrının son derece sınıfsal olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor.

ABD’de yaşanan kasırgalar, Güneydoğu Asya’da, Hindistan’da seller, Çin’de, Meksika’da, Endonezya’da, Pakistan’da, İran’da yaşanan depremlerde ve dünyanın diğer ülkelerindeki doğal afet örneklerinde olduğu gibi merkezi ve yerel kapitalist yönetimler tarafından gerekli önlemler alınmadığı için İstanbul’da yaşanacak deprem de esas olarak toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan emekçileri ve sığındıkları yıkıntılarda yaşamaya çalışan göçmen-sığınmacı işçileri; yani işçi sınıfını vuracak.

Deprem tehdidi altındaki İstanbul başta olmak üzere birçok kenti bilimsel planlama ve en yüksek düzeyde sağlamlık ve yaşanabilirlik kalitesinde yeniden inşa etmek; tüm insanlara en temel haklarından biri olan güvenli konut hakkını sağlamak milyarlarca liralık devasa bir bayındırlık planının hızla hayata geçirilmesini gerektirmektedir. Ancak bu gerçekçi çözüm işçi sınıfının siyasi iktidarı ele geçirmesini; ekonominin küresel düzeyde tüm insanların gereksinimleri temelinde planlanmasına dayanan dünya sosyalizmi uğruna bilinçli mücadeleyi gerektirmektedir.

Hızla atılabilecek en acil adımların bile kapitalist özel mülkiyet duvarına çarpıyor olması sosyalist devrim gerekliliğinin altını çizmektedir. Örneğin İstanbul’da 300 bin dolayında yeni konutun boş olduğu biliniyor. Fakat yıkılmasına kesin gözüyle bakılan binalarda yaşayan on binlerce ya da yüz binlerce insanın sağlamlığı denetlenmiş yeni binalara taşınması gibi hızla alınabilecek bir önlem bile kapitalist özel mülkiyet duvarına çarpıyor. Bu acil önleme yalnızca AKP hükümeti değil, tüm burjuva muhalefet partileri şiddetle karşıdır. Yani “özel mülkiyet hakkının kutsallığı” yüz binlerce insanın yaşamından daha değerlidir.

Buna karşılık dünyanın her tarafında yaşanan doğal felaketler sonrasında işçi sınıfının ve yoksullarının başlattığı kendiliğinden dayanışma, insanların ihtiyaçlarına hizmet eden, gerçekten insani ve akılcı bir toplumun gelişmesi yönündeki büyük potansiyeli göstermektedir. Bu uluslararası sınıf dayanışmasının önünde duran engel, bir avuç seçkinin durmadan daha fazla kişisel servet ve kaynak biriktirmesine ve toplumu yağmalamasına olanak sağlayan ömrünü doldurmuş kapitalist toplumsal ilişkilerdir. Bu durumu ortadan kaldırmak için gerekli olan şey, işçi sınıfının kapitalist sisteme son verip, üretici güçlerin ortak mülkiyeti ve denetimi ile toplumsal eşitlik üzerine kurulu sosyalizmi dünya çapında kurmak üzere harekete geçmesidir.

İnsanlığı doğal afetlere, iklim değişikliğine, ekolojik felaketlere ve küresel salgınlar tehdidine karşı savunmak, kapitalizmin yapmaktan aciz olduğu düzeyde bir planlamayı ve küresel işbirliğini gerektiriyor. Kapitalist sistem ve onun dünyaya ulus devletler olarak dayattığı keyfi bölünmeler topluma dar gelmektedir. En temel toplumsal ihtiyaçların karşılanması, akılcı planlamayı; yani sosyalizmi zorunlu kılıyor.

Bitti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir