Emperyalist savaş yönelimine karşı çık, bağımsız sosyalist çözümü geliştir

Irak ve Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) Kobani’ye yönelik saldırısı sürerken, AKP iktidarının bu terörist örgüte yönelik tavrını ve Kobani’de savaşan Kürtlere yardımcı olmamasını protesto eden kitleler ile polis güçleri arasında yaşanan, İslamcı faşistler ile provokatörlerin de dahil olduğu çatışmalarda 30’un üstünde kişi öldü, yüzlerce insan yaralandı.

İç savaş görüntülerinin yaşandığı çatışmalar, birçok ilde ilan edilen sokağa çıkma yasaklarının ardından, özellikle PKK’nin önderi Abdullah Öcalan ile Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) çabaları sonucunda, kısmen yatışmış görünüyor. Bununla birlikte, bu durumun ne kadar süreceğini hiç kimse bilmiyor.

HDP’nin çağrısıyla başlayan ve tüm Türkiye’ye yayılan gösteriler, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “bahane olarak kullanılıyor” dediği Kobani’deki çatışmanın hiç de “dış mesele” olmadığını gözler önüne sermektedir. Bununla birlikte, IŞİD’in Kobani’ye yönelik saldırısını bu örgütün Suriye’de ve Irak’ta yıllardır estirdiği terörden ayırmak; bu İslamcı terörist örgütün (bugün “ılımlılar” olarak adlandırılan diğer cihatçı örgütlerle birlikte), başını ABD’nin çektiği, Irak’a ve Suriye’ye yönelik emperyalist müdahalenin ürünü olduğunu ve Ankara tarafından yıllardır desteklendiğini “unutmak”, affedilmez bir yanılgı olur.

Irak’taki ABD işgalinin doğrudan ürünü olan IŞİD, Suriye’deki Beşar Esad yönetimine karşı emperyalist müdahalede kullanılan “vekil” savaşçı güçlerin en barbarlarından biriydi. ABD emperyalizminin, aralarında Ankara’nın da yer aldığı bölgesel müttefikleri tarafından finanse edilen, eğitilen ve donatılan bu örgüt, Suriye’deki BAAS rejimine karşı savaştığı; daha doğrusu, Irak’taki emperyalist çıkarlara zarar vermediği dönemde, bugün ona karşı savaşanlar da dahil, Batılı güçler ve onların yerel ortakları tarafından, “devrimci bir güç” olarak göklere çıkartılıyordu.

Aynı IŞİD, Irak’ta önemli petrol tesislerini ve stratejik bölgeleri ele geçirdiği birkaç aydan bu yana, başını ABD’nin çektiği emperyalist koalisyonun Ortadoğu’ya askeri olarak yeniden dönüşünün “insani” gerekçesi haline gelmiş durumda. Emperyalist merkezler birden bire IŞİD’in barbarlığını “keşfederken”, bölgedeki işbirlikçi burjuva yönetimler, yoğun bir medya propagandası eşliğinde, sözde “terörle mücadele” adına, Ortadoğu’da kapsamlı bir savaşa hazırlanıyorlar.

Her biri kendi gerici ve yağmacı gündemine sahip olan bu yönetimlerin başında AKP iktidarı gelmektedir. “Irak’ta ve Suriye’de yaşanan felaketlerin başlıca sorumlularından biri olan AKP iktidarı, şimdi, daha önce yapmış olduğu ve Batılı güçler tarafından kabul görmeyen ‘Suriye’nin kuzeyinde tampon bölge’ önerisine haklılık kazandırmak için, Rojava’da yaşanan ‘insanlık trajedisi’nden yararlanma peşinde.”1

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve Başbakan Davutoğlu’nun bütün göstermelik açıklamalarının tersine, Ankara’yı ilgilendiren şey, Irak’ta ve Suriye’de ölen insanlar değil; Türkiye burjuvazisinin ve devletinin çıkarlarıdır.

Bu yüzden, AKP iktidarı, sanki IŞİD’i besleyip büyüten kendisi ve müttefikleri değil de Şam’daki BAAS yönetimiymiş gibi, “Esad gitmeden IŞİD terörü bitmez,” türü, insan zekâsıyla alay eden açıklamalar eşliğinde, ABD’nin Suriye’ye karşı savaşını, Türkiye burjuvazisine “uygun” bir pay koparacak şekilde yeniden canlandırmak istiyor. Suriye ve Irak’a yönelik savaş tezkeresi çıkaran AKP iktidarı, aynı zamanda, IŞİD ile Kürt savaşçılar arasında Kobani’de süren çatışmalardan, sinik bir şekilde, Suriye’deki milliyetçi Kürt önderliğini (PYD/YPG) ve onun başlıca destekleyicisi olan PKK’yi zayıflatmak için yararlanmaya çalışıyor. Tüm bu yaşananlar, “barış süreci”nin sahteliğini ve kapitalist çıkarlar adına yürütüldüğünü bir kez daha bütün çıplaklığıyla göstermektedir. Toplumsal Eşitlik, yıllardır, bölgenin ve dünyanın içine sürüklendiği savaş ortamında burjuvazinin “barış”ından ve “demokrasi”sinden söz etmenin tam bir ikiyüzlülük olduğunu ve işçi sınıfını aldatmak anlamına geldiğini vurgulamaktadır.

Emperyalist devletlerin ve onların bölgesel müttefiklerinin bu paylaşım savaşında uyguladığı etnik, dinsel kimlik politikaları sadece Ortadoğu’yu değil, dünyanın dört bir yanını şimdiden kan gölüne çevirmeye başladı. Ukrayna’da ABD ve Almanya önderliğindeki emperyalist devletlerin hazırladığı faşist destekli darbe sonrasında ülke iç savaşa sürüklenmiş durumda.

Bütün bunlar gün gibi ortadayken, milliyetçi Kürt önderlikleri, Irak savaşında ve Suriye’deki yıkıcı iç savaşta IŞİD’i ve onun gibi onlarca terörist örgütü yaratmış olan emperyalist devletleri ve Türkiye’nin de içinde yer aldığı bölgesel güçleri, “daha aktif müdahale”ye çağırıyorlar. En az bunun kadar önemli olan ve “sol” tarafından görmezden gelinen bir diğer nokta da, YPG’nin, ABD’nin stratejisine uygun olarak, ÖSO ve diğer çeşitlik cihatçı örgütlerle ittifak yapmış ve IŞİD’e karşı El Nusra Cephesi ile bile ittifak kurabileceğini açıklamış olmasıdır.2

Kürtler dahil, Ortadoğu ve dünya halklarının maruz kaldığı bütün felaketlerin sorumlusu olan emperyalist devletleri ve onların yerel müttefiklerini “yardım”a çağırmak, hangi gerekçe ile örtülürse örtülsün, yeni ve daha ağır felaketlere davetiye çıkartmak demektir. Bu önderlikler, emperyalistlerin ve Suudi Arabistan gibi barbarlıkta IŞİD’i aratmayan bölge devletlerinin savaş uçakları Irak’taki ve Suriye’deki hedeflere hava saldırıları düzenlerken, gerçekte, işçileri ve gençliği, Ortadoğu’nun yeniden paylaşımında, emperyalizmin kara birlikleri olarak cepheye sürmeye hazırlanıyorlar.

Başta emperyalist devletlerdekiler olmak üzere, sendikalardan ve sahte sol kesimlerden destek alan bu milliyetçi önderliklerin “insan hakları ve demokrasi uğruna mücadele”ye yaptıkları göndermeler, onların Ortadoğu’nun zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarının emperyalist paylaşımında yer alma amacını örten kılıflardır.

Gerçek demokrasiye, barışa ve özgürlüğe giden yol, şu ya da bu emperyalist güce yaslanan “kurtarılmış bölgeler” kurmaya çalışmaktan değil; emperyalizme ve onun üzerinde yükseldiği kapitalist sisteme karşı, işçi sınıfı önderliğinde sosyalizm uğruna uluslararası mücadeleden geçmektedir. IŞİD’in ve benzeri örgütlerin Ortadoğu’da ve Afrika’da yenilgiye uğratılıp, ortadan kaldırılması, bu örgütleri yaratan ve güçlendiren emperyalist devletler ile onların bölgesel müttefiklerinin sosyalist devrimler eliyle yıkılmasından bağımsız ele alınamaz.

ABD’nin 1991’deki Birinci Körfez Savaşı’ndan bu yana Ortadoğu’da yaşanan emperyalist müdahaleler ve onlara eşlik eden etnik ve mezhepsel boğazlaşmalar, dünya kapitalizminin 2008’deki mali çöküşünün ardından, özel bir önem kazanmış durumda. Ortadoğu, ABD’nin, enerji ihtiyacının önemli bir bölümünü Ortadoğu’dan sağlayan Çin’i kuşatmayı ve zayıflatmayı amaçlayan “Asya’ya dönüş” stratejisinin önemli bir ayağını oluşturuyor. ABD, aynı zamanda, Rusya’yı, bölgedeki iki önemli müttefiki olan Suriye ile İran’dan mahrum bırakmanın hesabı içinde. En önemlisi, çökmekte olan büyük bir emperyalist güç olarak ABD’nin elinde, dünya egemenliğini korumada başvurabileceği tek bir araç bulunuyor: devasa savaş aygıtı.

Bununla birlikte, militarizm yönelimi, ABD ile sınırlı değil. Bütün emperyalist devletler, dünya kapitalist sistemi içindeki mevcut konumlarını korumak ya da iyileştirmek için, çoğu zaman ABD’nin kuyruğunda, uluslararası askeri operasyonlara ve işgallere katılıyorlar. Ortak operasyonlarda farklı hedefler uğruna yer alan bugünün müttefikleri, geleceğin düşmanları olduklarının bilinciyle, kendi silahlanma / militarizm programlarını sürdürüyorlar. Bu durum, büyük emperyalist güçlerin gölgesinde yaşayan Türkiye gibi ülkelerin egemen sınıfları için de geçerlidir.

Tarihinin en derin krizini yaşayan kapitalizm, pazarlar, hammadde ve ucuz işgücü alanları uğruna uluslararası mücadelede militarizme, içeride ise artan baskıya ve polis devleti uygulamalarına başvurmayı dayatıyor. Mali sermayenin hem uluslararası alanda hem de ulusal sınırlar içinde artan şiddet ve açık diktatörlük eğilimi, tek bir sınıfı, uluslararası işçi sınıfını hedeflemektedir.

İşçi sınıfının karşı karşıya olduğu tehditlere yanıt verebilmesi için, dünya kapitalist sistemi içindeki nesnel konumuna uygun bilinçli devrimci bir özne olarak siyaset sahnesine çıkması gerekir. Bu, işçi sınıfını emperyalist devletlere ve yerel mülk sahibi sınıflara yedekleyen sendika bürokrasilerinin ve sahte sol akımların ideolojik-siyasi etkisinin kırılması demektir. En son Mısır Devrimi’nin yenilgiye uğramasında son derece önemli rol oynayan sahte solun, Libya’ya ve Suriye’ye yönelik emperyalist müdahaleleri desteklediği, Ukrayna’da faşistlerin önderliğinde gerçekleşen darbeyi “demokratik devrim” diye alkışladığı unutulmamalıdır. Yıllardır sahte bir “demokrasi ve barış” adına AKP iktidarına dolaylı destek veren aynı güçler, şimdi, IŞİD’e karşı mücadele ve “Kobani’ye yardım” bahanesiyle, Suriye’nin emperyalist işgali için çağrı yapıyorlar.

Kobani’deki çatışmalar ve Türkiye’de son birkaç gündür yaşanan iç savaş görüntüleri, küresel kapitalizmin içinde bulunduğu krizden, emperyalist paylaşım kavgasından ve egemen sınıfların etnik ve dinsel kimlik politikalarından ayrı düşünülemez. Emperyalist devletlerin ve yerel egemenlerin emekçileri bölünmeye ve birbirini boğazlamaya sürükleyen kimlik politikalarının iç savaşlara, bölgesel savaşlara ve hatta nükleer silahların kullanılacağı bir üçüncü dünya savaşına dönüşmesi sadece bir olasılık değil; gerçek bir tehlikedir.

Savaşa ve militarizme karşı mücadele ile içeride artan baskılara ve sömürüye karşı mücadelenin tek öznesi uluslararası işçi sınıfıdır. Bu mücadele, her bir ülkedeki işçilerin daha iyi çalışma ve yaşam koşulları uğruna mücadelesinden kopartılamaz. Her iki alandaki mücadelelerin başarısı için, işçi sınıfının, uluslararası sosyalizm perspektifiyle donanmış bağımsız bir siyasi güç haline gelmesi gerekiyor.

Günümüzde, işçi sınıfını böylesi bir perspektifle donatma yeteneğine ve iradesine sahip tek örgütlenme, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK) ve onun şubeleri Sosyalist Eşitlik Partileridir. Emperyalist devletlerin ve onların –Türkiye’nin de aralarında olduğu– bölgesel müttefiklerinin militarizm, baskı ve sömürü politikalarına başarıyla karşı koyabilmek için, işçi sınıfının siyasi önderliği olarak Sosyalist Eşitlik Partisi’ni inşa edelim.

 

Dipnotlar:

1 Halil Çelik, “Rojava’daki Trajedi ve ‘IŞİD’e Karşı Mücadele’”, 21 Eylül 2014.

2 Akt. Fehim Taştekin, “Kürtlere silah gider ama nasıl?”, 15 Eylül 2014. Erişim: http://www.radikal.com.tr/yazarlar/fehim-tastekin/kurtlere-silah-gider-ama-nasil-1212726/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir