Yunanistan’da yaşananlar birçok ülkenin geleceğine ayna tutuyor

Yunanistan Parlamentosu, 4 Kasım Cuma günkü toplantısında yapılan oylamada Başbakan Yorgo Papandreu’ya güvenoyu verdi. Papandreu, parlamentodaki görüşme öncesinde yaptığı konuşmada, yaşanan krizden dolayı önceki hükümetleri suçlamış ve bir ulusal birlik hükümeti kurma niyetini ifade etmişti. Ancak, Başbakan Papandreu’nun parlamentodan 145’e karşı 153 oyla aldığı bu destek, başında olduğu Pan Helenik Sosyalist Parti’nin (PASOK) yalnızca bir oy farkla (152) sahip olduğu bir hükümetle yönetilen ülkede sürmekte olan siyasi krizin sona erdiği anlamına gelmiyor. Tersine, Yunanistan’daki siyasi kriz derinleşerek sürecektir. Bunun nedeni, söz konusu siyasi krizin altında, kapitalizmin küresel krizinin yatması ve Yunanistan halkının onun faturasını ödemek istememesidir.

Yunanistanlı emekçilerin hükümet ve parlamenterler üzerindeki baskısının, Avrupa Birliği’nin (AB) dayattığı ve Yunanistan Parlamentosu’nun on binlerce göstericinin kuşatması altında 20 Ekim gecesi onaylamış olduğu “önlem” paketinin uygulanmaya başlanmasıyla birlikte, kuşkusuz, daha da artacak; yükselecek olan muhalefetin önünü kesmek için şimdiden dile getirilen bir “ulusal birlik” hükümetinin kurulması da çözüm olmayacaktır.

AB’nin toplam 110 milyar Avroluk “kurtarma” fonunun 8 milyarlık dilimini serbest bırakması için şart koştuğu “önlem” paketi, kamu sektöründe çalışan en az 30 bin kişinin işten çıkartılmasını, ücret kesintilerini, vergilerin arttırılmasını ve bütçede ciddi kesintiler yapılmasını (sağlık, eğitim, sosyal yardım vb. kamu hizmetlerinin büyük ölçüde tırpanlanmasını) öngörüyordu.

Yunanistan Parlamentosu’nun kemer sıkma önlemlerini onaylamasının hemen ardından, AB’nin önderleri, Yunanistan’a 100 milyar Avro kredi verilmesi ve borçlarının yarısının silinmesi kararlarını aldılar. Uluslararası finans çevreleri ve emperyalist hükümetler Yunanistan Parlamentosu’nun kararı karşısındaki memnuniyetlerini bu şekilde gösterirken, Yunanistanlı emekçiler ve gençlik ise sokaklardaydı. Onlar, bu “önlem” paketinin ne anlama geldiğini görüyorlardı.

PASOK’un açmazı: Seçmenler mi patronlar mı?

AB ve IMF ile varılan anlaşmaya karşı çıkan Yunanistanlı emekçilerin ve gençliğin baskısı, iktidar partisi içinde ciddi çatışmalara yol açmakla kalmayacak (PASOK’un önde gelen altı milletvekili Papandreu’nun istifasını talep etti; bir milletvekili ise paketin oylanmasında “hayır” oyu kullandı ve ardından partiden ihraç edildi), Papandreu’ya da geri adım attıracaktı.

Başbakan Papandreu, 1 Kasım’da yaptığı bir basın toplantısında, AB-IMF paketinin halkoyuna sunulacağını açıklamak zorunda kaldı; ardından, Yunanistan Maliye Bakanı Evangelos Venizelos, paketin önce parlamentoda oylanacağını, bu oylamanın ardından referanduma gidileceğini belirtti. Bakanlar Kurulu da aynı gün yaptığı acil durum toplantısında Papandreu’nun AB – IMF paketini halk oylamasına sunma kararının arkasında durduğunu ilan etti.

Bütün bu gelişmelerin ortasında, uluslararası medyaya, Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu’nun istifa edeceği haberi yayıldı ama bu haber asılsız çıktı. Aynı gün, hiç beklenmedik bir şey oldu ve Yunanistan ordusunun üst düzey komutanları aniden görevden alındı; doğrudan başbakana bağlı bir Güvenlik Konseyi oluşturuldu. Başbakan Papandreu’nun bu hamlesi, kuşkusuz, “bir askeri darbe tehdidini boşa çıkarmaya”[1] yönelikti.

Yunan halkı, hükümetin tasarruf önlemlerini dayatan AB ve IMF’ye teslimiyetine ve yaşam koşullarında yaşanacak olan gerilemeye karşı protesto gösterilerini sürdürürken, Papandreu, hem kendi partisi içinde giderek artan eleştirilere hem de muhalefet partilerinin sert saldırısına maruz kalmıştı. Ana muhalefet partisi Yeni Demokrasi, PASOK’un halkoylaması yoluyla bir erken seçimden kaçınmaya çalıştığını iddia ederek, derhal erken seçim talebini ortaya atmış; ülkedeki üçüncü büyük parti olan Yunanistan Komünist Partisi de referandum kararını şantaj olarak değerlendirip erken seçim talebine katıldığını açıklamıştı. Burjuva liberal köşe yazarları ise Papandreu’nun referandum kararını, oldukça ılımlı bir şekilde,“büyük bir kumar” olarak değerlendirmekle yetiniyorlardı.

Ama uluslararası finans çevrelerinin, PASOK hükümetinin paketi referanduma götüreceği açıklaması karşısındaki tepkisi hiç de “ılımlı” olmadı. Borsalarda hisse senetlerinin ortalama değeri düştü. Londra borsasında Financial Times 100 endeksi yüzde 2,5; Frankfurt Dax endeksi yüzde 3,8; Paris Cac 40 endeksi ise yüzde 3,3 oranında düştü. Tokyo Borsası yüzde 1,7, Hong Kong Borsası da yüzde 2,5 düşüşle kapandı.

Referandum kararını 2 Kasım günü Papandreu ile yaptıkları toplantıda öğrenen AB’nin patronları (özellikle Almanya ve Fransa hükümetleri) ise oldukça şaşkın ve kızgındı. Onları en çok kızdıran şey, referandum konusunda kendilerine önceden danışılmamış olmasıydı. Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Devlet Başkanı Nikolas Sarkozy, söz konusu referandumun, gerçekte, Yunanistan’ın Avro bölgesinde kalıp kalmaması üzerine olacağını açıklarlarken, olası bir “hayır” kararının AB’nin geri kalanını da darmadağın edebileceği kaygısını dile getiriyorlardı. Bu açıklamalara, özellikle Alman ve Fransız medyasında, Papandreu’ya ve PASOK hükümetine yönelik sert bir saldırı eşlik etti.

Yunanistan Başbakanı Papandreu, bu baskılara direnemedi ve 3 Kasım Perşembe günü Fransa’nın Cannes kentinde başlayan G-20 liderler zirvesinin ikinci gününde geri adım attı. Yunanistan Maliye Bakanı Evangelos Venizelos, Cuma sabahı yaptığı açıklamada referandumdan vazgeçildiğini söyledi.

G-20 Zirvesi

G-20 liderler zirvesinin de başlıca gündemini Yunanistan’da patlak veren ve birçok Avrupa ülkesinde ortaya çıkabilecek olan ekonomik ve siyasi kriz oluşturdu. İlk günü PASOK hükümetinin referandum kararının şokuyla ve ona yönelik tepkilerle geçen zirveye, bu krizin çözülmesinin ardından damgasını vuran şey, genel olarak Avro Bölgesi’nin malî ve siyasi belirsizliğiydi.

Dünyanın en büyük 20 ekonomisine sahip ülkelerin ve AB’nin yöneticilerinin, bu zirvede, ekonomik büyümeyi artırması ve küresel ekonomiyi dengelemesi beklenen bir plan üzerinde anlaşmaya vardıkları açıklandı. IMF’nin kaynaklarının artırılmasını ve parasal işlemlerden vergi alınmasını (Almanya ve Fransa, böyle bir vergiyi 2012 yılında uygulamaya koyacaklarını açıkladı) da içeren bu planın ne ölçüde etkili olacağını, kuşkusuz, gelecek günler gösterecek. Ancak Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin, “Avrupa’yı ve Avro’yu savunmak için” sonuna kadar savaşacaklarını söylemesi, bizzat bu planın sahiplerinin bile geleceğe güvenle bakamadıklarının belirtisidir.

Yunanistan dersleri

Yunanistan’da, kabaca iki yıldan bu yana, kitlesel protestolar, grevler, çatışmalar ve bir darbe tehlikesi eşliğinde yaşanan bu gelişmeler, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bütün ülkeler için önemli derslerle doludur.

Bunlardan birincisi, toplumsal – siyasal gelişmelerin altında yatan şeyin, burjuvazinin yalnızca kapsamlı bir yıkım eliyle çözebileceği küresel kapitalist kriz olduğudur. AB-IMF eliyle Yunanistan emekçilerine dayatılan paket, sermayenin krize yönelik çözümünün bir parçasıdır ve başta işçi sınıfı olmak üzere geniş toplum kesimlerinin yaşam standartlarında ciddi bir gerilemeyle sonuçlanacaktır. Bu paketle birlikte, şimdi Yunanistanlı emekçilerin ve gençliğin sahip olduğu sosyal hak kırıntılarına göz diken küresel sermayenin derdi, gerçekte, Yunanistan ekonomisini kurtarmak değildir (zaten ortada “Yunanistan ekonomisi” diye bir şey yok). Fransız, Britanya ve Alman bankaları, bu ülkeye yatırmış oldukları sermayeyi daha karlı kılmanın hesabı içindeler ve “istikrar” paketinin uygulanmasının ardından Yunanistanlı emekçilerin sırtından edinecekleri karın ne kadar büyük olacağını bildikleri için, alacaklarının yarısını silmeyi seve seve kabul ediyorlar.

Yunanistan örneğinden çıkartılacak ikinci ders, ulusal düzeyde seçilen burjuva iktidarların, küresel sermayenin baskısı altında kendi seçmenlerini kolayca bir kenara bırakabildikleridir. Küresel sermayenin yerel temsilcileri haline gelmiş olan bu “ulusal” yönetimler, artık, “kendi” seçmen tabanlarını, dünya ekonomisinin görece bağımsız ulusal kompartımanlardan oluştuğu eski dönemde olduğu kadar dikkate almıyor, alamıyorlar. Çünkü onlar, son otuz yıl içinde, küresel sermayenin taleplerine karşı “ulusal ekonomik-siyasi çıkarları” ön plana çıkartan yönetimlerin -askeri müdahale ve darbe de dahil- her türlü tehditle karşı karşıya kaldığının onlarca örneğini gördüler, görüyorlar. Gerçekte küresel sermayenin çıkarlarını savunan PASOK iktidarının AB’nin efendileri (bankalar ve tekeller) ile ulusal seçmen tabanının (başta işçiler olmak üzere, toplumun orta ve alt kesimlerinin) muhalefeti arasında kaldığında düştüğü durum, bunun tipik bir örneğidir.

PASOK hükümetinin son bir hafta içinde yaşadıkları, sermayenin liberal sözcülerinin bütün “demokrasi” söylemlerinin tersine, kapitalizmin mevcut gelişmişlik düzeyinin geleneksel burjuva demokrasisi ile bağdaşmadığını bir kez daha gözler önüne sermiştir. Marksistlerin yüzyıl önce, “tekel burjuva demokrasisinin inkârıdır” biçiminde özetlediği bu durum, işçi sınıfı ve emekçilerin yüzyılı aşkın süre içinde elde etmiş olduğu bütün sosyal ve siyasi hakların ciddi bir tehdit altında olduğunun da işaretlerini veriyor. Papandreu’nun -elbette yalnızca kendi manevra alanını genişletmek için- dile getirdiği referandumdan vazgeçmesi, Yunan ordusunun üst kademesini -belli ki bir askeri darbe kuşkusuyla- apar topar görevden alması, büyük sermayenin, söz konusu sosyal ve siyasi hakların parlamenter demokratik yöntemlerle tırpanlanmasının mümkün olmadığı anda “demokrasi” oyununa ara vereceğini göstermektedir.

Yunanistan’daki kriz, son olarak, işçi sınıfı adına davrandıklarını iddia eden Sosyal Demokrat ve “Komünist” siyasi ya da sendikal önderliklerin rezilliğini gözler önüne sermiştir. PASOK’ta ve onu bağlı sendikalarda temsil edilen Sosyal Demokrasi, AB-IMF paketini kabul ederek, emekçileri küresel sermayenin vahşi sömürüsüne mahkûm ederken, onun bu kararı almasında başrolü oynayanlar ise -birçoğu AB ülkelerini yöneten- “yoldaşları” oldu. Sosyalist Enternasyonal’in partileri küresel sermayenin emrinde çalışırken, onlara bağlı devasa sendikal örgütlerin bu sürece karşı çıkması, elbette, beklenemezdi. Yunanistan’daki “yoldaşları” göstermelik eylemlerle kitlelerin basıncını azaltmaya çalışırken, Avrupa Sendikalar Konfederasyonu’na (ETUC) bağlı tek bir sendika bile, Yunanistanlı emekçilerin mücadelesine destek vermedi. Yunanistan’daki üçüncü büyük siyasi güç olan (Stalinist) Komünist Parti’ye (KKE) gelince… KKE önderliği, işçi sınıfına ve emekçilere herhangi bir sosyalist perspektif, bir eylem programı sunmak bir yana, bütün hesaplarını, parlamentoya daha güçlü bir şekilde gireceğini düşündüğü bir erken seçim üzerine yapıyor. (Seleflerinin Yunan İç Savaşı sırasında ve sonrasında çizdiği ihanet çizgisini sürdürerek 1974 sonrasında kurulan burjuva parlamenter rejimin başlıca dayanaklarından biri olan bu partiden başka ne beklenebilir ki!). KKE’nin “işçi kolu” olarak çalışan sendikalar da özünde PASOK’a bağlı sendikalardan farklı bir iş yapmıyorlar. Aradaki tek fark, “komünist” sendika bürokrasisinin muhalefette olması ve iktidarın nimetlerinden yeterince yararlanamaması.

Küçük burjuva muhalefetin çaresizliği

Yunanistan’da iki yıldan bu yana yaşanmakta olan kriz ve onun son bir hafta içinde yol açtığı siyasi çalkantılar, bir yandan “burjuva demokratik” siyasi kurumların küresel kriz karşısındaki kırılganlığını sergilerken, aynı zamanda, uzunca süredir burjuva demokrasinin “soldan” savunucusu kesilmiş olan küçük burjuva siyasi oluşumların da çaresizliğini ifade etmektedir. “Küresel adalet”, “hakça gelir dağılımı”, “bir başka küreselleşme mümkün” vb. sloganlar eşliğinde önemli bir toplum kesimine hitap eden bu “sol”un başlıca özelliği, kapitalizmi kavrama konusundaki beceriksizliğidir.

Bu “sol” -ki çoğu durumda, kendisini “sol” olarak da tanımlamıyor- yaşanan bütün kötülüklerin kaynağında küresel şirketlerin başında oturan insanların “açgözlülüğünün” ve Washington, Paris, Londra, Berlin vb. başkentlerdeki yöneticilerin “beceriksizliklerinin” yattığını düşünmekte; bütün “küreselleşme mağdurlarını” tek bir potada eritmeye çalışmaktadır. Onların “küresel adaletsizliklere” karşı çıkmalarında, elbette, kötü bir şey yok. Ama sorun, tam da burada başlıyor. Büyük sermaye gruplarıyla, bankalarla ve şirketlerle rekabet etme şansı olmadığı için muhalefete sürüklenen bir küçük burjuva ya da küçük kapitalist ile onun azgınca sömürdüğü işçi hangi program çerçevesinde bir araya getirilecek?

Bu konuda bugüne kadar ifade edilmiş başlıca iki yönelim söz konusu.

Bunlardan biri, ulusal korumacı / kalkınmacı döneme dönüş. Ama burada bir sorun var: Kapitalizmin gelişme dinamikleri ve üretici güçlerin ulaşmış olduğu gelişmişlik düzeyi, II. Dünya Savaşı sonrası 35-40 yıla damgasını vuran bu döneme son vermiş durumda. Bir yandan dünya kapitalist sisteminin içinde kalmayı sürdürürken aynı zamanda onun bu temel dinamiğine karşı durmak, onlarca örneğin kanıtladığı gibi, mümkün değil. Daha doğrusu, bu, yalnızca, burjuva demokrasisi ile birlikte işçi sınıfının onun sınırları içinde elde etmiş olduğu bütün sosyal ve siyasi kazanımlarının bir faşist ya da askeri diktatörlük eliyle ortadan kaldırılmasıyla mümkün olabilir. Böylesi bir diktatörlük de, ülke içindeki muhalefeti ezer ezmez, hiç kuşkusuz, emperyalist sermayenin şu ya da bu kesiminin desteğini alacak ve onun emrine girecektir.

İkinci yönelim ise kapitalizmin küreselleşmesi gerçeğini kabul etmekle birlikte, “serbest piyasa” işleyişine ve yol açtığı yıkıcı sonuçlara karşı çıkıyor ve uluslararası ölçekte bir yeniden düzenleme gereğine vurgu yapıyor. Ulusal korumacılığa / kapanmaya karşı olan bu kesime göre, küresel şirketler, uluslararası kuruluşlar ve hükümetler, servetin ülkeler ve toplum kesimleri arasındaki dağılımında var olan adaletsizlikler, küresel ısınma, çocuk emeğinin kullanımı, ayrımcılık vb. konularda daha “sorumlu” davranmalı ve buna zorlanmalı.

Bu yöndeki talepler doğrultusunda sürdürülen mücadelelerin küresel şirketlere ve onların emrinde çalışan çok sayıda hükümete, özellikle küresel ısınma, ayrımcılık ve çocuk emeğinin sömürüsü konularında kimi geri adımlar attırmış olduğu tartışılmaz. Ancak söz konusu hareketlerin elde etmiş olduğu bu kısmi başarıların hepsi, küresel sermayenin üretimi ve yeniden üretimi sürecine eklemlenmiş ve sayıları azalırken servetleri katlanan kapitalistlere hizmet eder hale gelmiştir. Bir başına bu olgu ve toplumsal eşitsizliklerin küresel ölçekte hızla artıyor olması gerçeği, özünde “insani bir kapitalizm” için mücadele eden bu hareketlerin siyasi iflasının ifadesidir.

Devrimci bir işçi sınıfı önderliği şart

“Sol” adıyla yaygın olarak bilinen iki akımın; ulusalcı ve liberal solun dışında bir üçüncü seçenek de mevcut. Bu, Marx ve Engels’in temellerini attığı proletarya enternasyonalizmi temelinden yükselen Marksizmdir. Bugün egemen olan başlıca iki sol yönelimin kapitalist sistem sınırlarını aşamaması ve onu yeniden üretmekten başka bir çözüm sunamıyor olmalarına karşılık Marksist sol, küresel kapitalizmin varlığına ve krizine tek gerçekçi çözümü sunmaktadır: Üretim araçlarının özel mülkiyeti ve bu özel mülkiyet üzerinde yükselen burjuva devletlerin ortadan kaldırılması; üretimin dünya çapında sosyalist temelde örgütlenmesi. Yalnızca bu devrimci enternasyonalist perspektife sahip örgütüyle donanmış dünya işçi sınıfının gerçekleştirebileceği bu çözüm, krizin yıkımının emekçilerce ödenmesini önlemekle yetinmeyecek, önümüzdeki dönemin daha büyük altüst oluşlarını da önleyebilecektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir