Van depremi, sermayenin fırsatçılığı ve kentsel dönüşüm

Van’da 23 Ekim’de meydana gelen 7.2 büyüklüğündeki depremin yarattığı hasarlar ve acı sonuçlar, bölgede yaşayan emekçiler ve yoksul kesimler açısından sorunları derinleştirdi. Van ve Erciş bölgesinde deprem sonucu ölenlerin sayısının altıyüz, yaralıların sayısının 4 bin kişiyi aştığı düşünüldüğünde, deprem olgusunun bölgede yaşayan halk açısından yarattığı tramva büyümektedir. Depremin yarattığı bu tramva yetmezmiş gibi, devletin deprem gerçekleştikten ve insanlar enkaz altında kaldıktan çok sonra sınırlı sayıda yardım ekibi ve malzemesi gönderdiği, birçok köye hala yardım ulaşmadığı ve barınma, çadır sorununun olduğu göz önüne alınırsa durumun depremzedeler açısından zorluğu daha iyi anlaşılabilir.

Depremin bilançosunun ağır olması bir yana, son dönemde başta AKP hükümeti ve MHP gibi burjuva partilerin Türk milliyetçiliğini kışkırtması, sokaklarda Kürt avına çıkan faşist örgütlenmelere gerekli politik zemini hazırlamıştır. Sokaklarda ve üniversitelerde terör estiren faşist gruplar veya topluluklar Van depremini de fırsat bilerek özellikle sosyal medyada Kürt halkına dönük olarak, depremin gerçekleşmesini “ilahi adalet” vb. olarak tanımlayan söylemlerle açıkça hakaret etmiştir. Sosyal medyanın dışında burjuva medyada da öne çıkan histerik bir hal almış şoven açıklamalar ve insanlığından şüphe duyulacak faşist zihniyetlerin “yardım paketleri” adı altında Van’da soğuk ve olumsuz hava şartlarında yaşam savaşı veren insanlara “taş, sopa, bayrak, mayo” vb. malzemeler yollaması, hiç şüphesiz insanlık onuruna sahip olan herkesi öfkelendirmiştir.

İşçi ve emekçileri bölmek için kapitalizmin sürekli ürettiği milliyetçi ideolojilerin varlığı, sınıfsal mücadelenin gerilediği dönemlerde sınıfsal çelişkilerin üstünü örttüğünden, Van depreminde de olduğu gibi, bir felaketin sonucunda aslında öne çıkması gereken Türk ve Kürt işçiler arasındaki sınıfsal dayanışma duygusunu zedelemektedir. Fakat buna rağmen, ülkenin Batısında yaşayan işçi ve emekçi kesimler demokratik kurumlar vb. aracılığıyla Van bölgesine yolladığı yardımlarla sınıfsal dayanışma ve yardımlaşma duygusunun yaşamasını sağlamışlardır. Yanlız kabul etmek gerekir ki, sivil toplum örgütlerinin, demokratik kurumların vs örgütlediği yardımlar elbette Van’da yardım bekleyen binlerce insan için yeteri değildir. Öncelikle bölgede açığa çıkan kaos ortamı ve merkezi bir koordinasyonun olmayışı gıda ve barınma materyallerinin eksikliğiyle birleşince kriz ortamını derinleştirmiştir. Olumsuz koşulların yakıcılığı apaçıkken, AKP hükümetinin ve bölgede önemli bir kitleye sahip olan BDP’nin siyasi çekişmesi, yardım organizasyonlarının adeta önüne geçmiştir.

Elbette bunların dışında, AKP hükümetinin Van depremi’nde TOKİ’nin yıkılmayan binalarıyla övünmesi acizliğin ifadesidir. Van depreminde birçok resmi kurumun yıkıldığı basına yansımıştı. Ayrıca inşa edilen yerleşim alanlarının deprem kuşağında oluşu ve bu evlerde yaşayan insanların adeta bir “bomba” üzerinde oturmaya makum edilişi, daha önceki yıllarda gerçekleşen Erzincan, Gölcük, Düzce, Elazığ depremlerinden de hatırlanacağı üzere, ölenlerin, yaralananların yine depreme dayanıksız, yıkılması kaçınılmaz evlere mahkum edilen işçi ve emekçi kesimler olduğu düşünüldüğünde, Van depreminin ağır bilançosunun sorumlusunun yine kapitalist sistem olduğu ortadadır.

Bununla birlikte, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in “Deprem vergisiyle” ilgili açıklamaları ise yukarıda bahsettiğimiz sorunlar silsilesine bir yenisini ekledi. 1999’daki Gölcük ve Düzce depremlerinden sonra dönemin hükümeti tarafından ‘geçici’ olarak çıkartılan, 12 yıldır toplanan ve AKP döneminde 2003 yılında ‘kalıcı’ hale getirilen deprem vergileri Van depreminin ardından kamuoyu tarafından “sorulmaya” başlanmıştı. Yanıt çok gecikmeden ve aslında “beklenen” biçimde geldi. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, bir deprem fonu oluşturmak amacıyla toplanan vergilerin, sağlık, eğitim, duble yollar gibi 74 milyonun ihtiyacını karşılamak için kullanıldığını, yani “harcandığını” söyledi. Açıklamasını sürdüren Şimşek, “uluslararası vergi uygulamalarında da ‘tek bir harcama için vergi toplanması’ mantığının doğru bulunmadığını” vurguladı. Fakat ironik olan şu ki, “deprem vergisi” adı altında oluşturulan fonun, başka alanlarda kullanılacaksa niye “deprem vergisi” olarak toplandığı merak konusudur. Kuşkusuz buna verecek cevabı olmayan ikiyüzlü burjuva siyasetçileri, deprem fonunu yağmaladıkları gerçeğinin üstünü bu tür manevralarla örtmeye çalışmaktadırlar.

Sermaye için rant fırsatı doğdu

Van depreminin henüz enkazı kalkmamışken, Başbakanlık Toplu Konut İdaresi Başkanlığı(TOKİ)’ndan Van’a kalıcı konut yapılacağı yönünde bir açıklama geldi. Depremin yarattığı yıkıcı sonuçlar bu açıdan bakıldığında sermaye açısından yeni rant kapılarını aralamıştır.

Beraberinde çok geçmeden Başbakan Erdoğan’dan da; “‘Birkaç gün içerisinde hamd olsun durum kontrol altına alınmış vaziyette ve çok kısa bir zaman içerisinde de inşallah bütün bu enkazlar kalkacağı gibi, yeniden bir Van merkez planlaması ve yeniden Erciş’te de kentsel değişim, dönüşüm ile birlikte yeni bir şehir, yeni bir ilçe inşa edilmiş olacak” açıklamasının gelmesi tesadüf değildir.

Başbakan’ın ardından, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’da “En dayanaksız olanlardan başlayarak konut stokunun yenilenmesi lazım. Önce depreme dayanıksız binalardan başlamak gerekiyor. Deprem olunca aklımıza geliyor, sonra unutuyor değiliz. Bir plan dahilinde yapılacak, yenilenecek şehirler ve köyler.” açıklamasını yaptı ve çözümün kentsel dönüşümlerde olduğunu ifade etti.

Özellikle burjuva medya eliyle depreme ilişkin bireyci ve kaderci yaklaşımların propagandası sürerken, bir yandan ise burjuva siyasetçilerinin açıklamalarından da anlaşılacağı üzere, sermaye özellikte inşaat sektöründe, Van depreminin yarattığı “kriz” ortamını fırsat bilerek yeni yatırımlar için kolları sıvamaktadır. Hiç şüphesiz sermayenin akbaba gibi üşüşeceği bu “kentsel dönüşüm” projeleri adı altında inşa edilecek yeni yerleşim alanlarından ve binalardan aslında emekçilerin veya yoksul kesimlerin nasıl faydalanacağı da soru işaretidir. Bu yatırımların depremde mağdur olan veya yıkılması muhtemel evlerde oturan insanları rahata kavuşturmak için değil, kapitalistlerin daha fazla kar elde edebilmeleri için gerçekleşeceği aşikardır.

Burjuva siyasetçiler ise, yeni yatırımların yapılacağını müjdeyle basına bildirirken nedense depremde yıkılan binaların imar denetimlerinde gerçekleştirilen usulsüzlükler üzerine, deprem sonucu mağdur olan insanlara hesap vermek yerine sessizliklerini koruyorlar.

Bilindiği üzere eskiden yapılan binalar, şehir merkezlerindeki belediyeler tarafından “denetleniyor”du. Fakat 13 Temmuz 2001’de binaları denetleme yetkisi belediyelerden alınarak, özel şirketlere devredilmişti. Beraberinde yapı-denetim şirketlerine ilişkin, “deprem denetim formunun altında imzası bulunan bazı mühendislerin ölü olduğunun ortaya çıkması, deprem testi için laborutuvarlara giden betonların inşaatta kullanılan betonlarla aynı olmadığının ortaya çıkması”[1] vb. kanıtlar aslında “ihmallerin” ve “usulsüzlüklerin” ne boyutlarda olduğunu göstermektedir. Van’da da bu yapı-denetim firmalarından 14 tane oluşu ve yine bölgede yıkılan bina sayısının 2262 olması da aslında özel şirketlerin icraatlarını açıklamaktadır!

“Acele kamulaştırma” yetkisi ve Kentsel Dönüşüm kavramı

Küresel sermayenin Türkiyeli taşeronu AKP hükümetinin öncülüğünde, belediyelerin, TOKİ’nin ve özel şirketlerin işbirliğiyle ortaya konulan “kentsel dönüşüm” projeleri aslına bakılırsa Van depreminin yarattığı kriz ortamı fırsatıyla birlikte Türkiye genelinde daha da yaygın biçimde hayata geçecektir. Bunun en önemli emarelerinden birisi de geçtiğimiz günlerde Başbakan’ın ”Artık şehirlerde kaçak yapı, gecekonduya izin vermeyeceğiz. Yetkiyi bakanlığımıza alacağız. Bunları yıkmayanlara sormadan, kamulaştırmasını yapıp yıkacacağız. Bedeli ne olursa olsun, oy verirmiş vermezmiş bunları dinlemeyeceğiz. Çünkü bu tabloları yaşamaktansa iktidarı kaybetmek daha hayırlıdır” sözleriyle de ayrıntıları netleşen ve “acele kamulaştırma” yetkisinin tanınmasıdır. Peki sürekli sözü edilen bu “kentsel dönüşüm” kavramı neye denk geliyor? Aslında son tahlilde kent yaşamına damgasını vuran bu süreci bütünüyle anlayabilmek için “kentsel dönüşüm” kavramını derinleştirmekte fayda var.

Kentsel dönüşüm projeleri aslında Türkiye’ye özgü olarak ortaya çıkmış değildir, dünyanın neredeyse tümünde bugün uygulamaya konmakta veya uygulanma aşamasında bulunuyor. Kentin fiziki ve sosyal yapısında önemli değişiklere yol açan bu projelerin ortaya çıkmasını sağlayan dinamikler tamamiyle küreselleşme sürecinde yatmaktadır. Özellikle küreselleşme öncesi, kapitalizmde kentlerin sanayi merkezli inşası söz konusuyken, 1970’lerden itibaren üretken sermayenin küreselleşmesiyle birlikte yeni-liberal karakter kazanan kapitalizmde kentler eski anlayıştan farklı olarak, kentlerin merkezinde çok sayıda ve büyük alışveriş merkezlerinin, rekabet imgelerinin, tüketimi arttıracak sembollerin vb. yer aldığını görüyoruz.

Bununla birlikte küreselleşmeci ekonomik anlayıştan ve post-modernist parçacı felsefeden beslenen bu projelerin özünde kentin kullanım değerinden çok, piyasa değerine dönük bir arttırım girişimi, aslında “değersizliğin” değerini üretmek yatıyor. Kentlerin daha “değerli” rant alanları haline getirilmesi sürecinin sonuçları ise üretim alanlarında çalışan işçilerin-emekçilerin veya enformel sektörlerde çalışan yoksul lümpenlerin direk olarak kentten dışlanmasını ve zarar görmelerini doğurmaktadır. Başbakan’ın da açıklamasında ifade ettiği gibi kentsel dönüşüm projeleriyle birlikte “kaçak yapı, gecekonduya izin vermeyeceğiz” cümlesi kimlerin bu yatırımlardan zarar göreceğini çok net açıklamaktadır.

Peki daha önceki dönemlerde burjuva devlet, kendisinin yapımına “göz yumduğu” gecekonduları veya onların değimiyle kaçak yapıları neden şimdi kaldırmak istiyor? Bu sorunun da cevabı küreselleşen kapitalizmle birlikte değişen kent yapısının içerisinde yatmaktadır. Ulusal korumacı\kalkınmacı paradigmanın dünyada geçerli olduğu yıllarda sanayi merkezli ve çevresinde yer alan üreticilere dönük inşa edilen kentlerde, kapitalistleşme süreciyle birlikte eski üretim tarzlarını ve alanlarını terk edip bu kentlere göç eden emekçiler, kaçınılmaz olarak barınma sorununu “gecekondu” vb yapılanmalarla aşmaya çalışıyordu. Beraberinde işgücünün bakımı ve yeniden-üretimi için barınma da kapitalistler açısından artı masraf değeri taşırken, bu tür kaçak yapılarla birlikte barınma masrafları tabiri caizse bedavaya getirildiği için, burjuva devletin günümüzdeki gibi gecekondulara ilişkin sistematik bir biçimde kökten kaldırmaya veya kentin dışına itmeye dönük bir tavrı söz konusu değildi.

Elbette kentlerin “insan” odaklı inşasından, kar amaçlı inşasına geçiş sürecinde, üretken sermayeyle birlikte işgücü pazarının da küreselleşmeye başlaması etkilidir. Çünkü artık kapitalistler için işgücü pazarı tek bir ulus-devletin sınırlarında kalmamakta, dünyanın büyük bir bölümünü kapsayacak şekilde ifade edilebilmektedir. Böylelikle onlar açısından, küresel işgücü rekabeti işgücü fiyatlarını, işgücünün bakımı ve yeniden-üretimi masraflarının değerini düşürmektedir.

Van depreminin yıkıcı sonuçlarını, kentsel dönüşüm yatırımlarını yaymak için fırsat bilen burjuvazi, “acele kamulaştırma” yetkisini de çıkararak, aslında kentsel dönüşümlerin önünde engel niteliği taşıyacak bazı yasal düzenlemeleri de ortadan kaldırmış bulunmaktadır. Bu projelerin temelinde “insanın” değil, daha değerli rant alanları yaratma güdüsü olduğu düşünüldüğünde, özellikle İstanbul, İzmit çevresindeki çok sayıda örneklerden de hatırlanacağı üzere işçi-emekçi veya yoksul kesimlerin evlerinden atılacağı ve mağdur edilecekleri açıktır. Bu anlamıyla aslında kapsamlı “dönüşümlerin”, işçi-emekçi kesimlerin barınma sorunu açısından, kapsamlı “saldırılar” anlamına geliyor oluşudur.

Bu saldırılar karşısında, işçi-emekçi veya yoksul kesimlerin sağlıksız ve kötü koşullarda barınmasını değil, daha iyi ve insanca yaşanabilecek koşullarda “karşılıksız” bir barınma hakkı sağlanmasını savunmak gerekmektedir. Aksi takdirde günlük çıkarlar gereği ortaya atılan popülist taktikler, sömürülenlerin kötü ve sağlıksız koşullarda yaşamalarını meşrulaştırmaya hizmet etmektedir. Marksistlere düşen en önemli görev, sömürülen ve ezilen sınıfların nihai çıkarları açısından, aslında bir proleter devrime köprü niteliği taşıyacak geçiş talepleri üretmek ve burjuvazinin saldırılarına karşı işçi sınıfının en geniş kesimlerinin yer alacağı örgütlü ve kitlesel bir mücadeleyi savunmaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir