Yunanistan’da Syriza’nın İhanetinin Siyasi Dersleri – III. Bölüm

Paylaş

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin açıklaması

  1. Syriza’nın kökenleri ve evrimi

Syriza tarafından gerçekleştirilen ihanet gökten inmedi. Syriza, kendisini “Radikal Sol” bir parti olarak pazarlamasına karşın, uyguladığı politikalar onun tarihinden kaynaklanmaktadır. Syriza, kurulduğundan beri, işçi sınıfına ve Marksizme düşman bir burjuva partisiydi.

Syriza, 2004’te, Synaspismos (Koalisyon ya da SYN) örgütü etrafında toplanmış çeşitli küçük-burjuva partiler [koalisyonu –çev.] olarak ortaya çıktı. O zamanlar, Tsipras, KKE ile birlikte Yunan Stalinizminin çökmesinin başlıca kalıntısı olan SYN’nin genç bir önderiydi. Onun kendine çektiği DEA (Enternasyonalist İşçi Solu, SSCB’yi “devlet kapitalisti” bir toplum olarak ilan etmiş Troçkizm karşıtı bir grup) gibi gruplar, Albaylar Cuntası’nın 1974’te çökmesinin ardından ortaya çıkmış olan öğrenci hareketinden doğmuştu.

Bu öğrenci hareketi, kapitalizmin, faşizm, Yunan İç Savaşı ve onu izleyen askeri diktatörlükler eliyle Yunan halkının geniş kesimleri içinde gözden düşmüş olduğu koşullarda gelişmişti. Öğrenciler, onlara tanınma ve belirli bir siyasi etki sağlayan PASOK’un kontrolündeki sendikaların ilan ettiği protestolara ve grevlere seve seve katıldılar. Bununla birlikte bu, söz konusu öğrencilerin proleter devrim perspektifini destekledikleri anlamına gelmiyordu.

Onlar, küçük-burjuva aydınları içinde 1968 sonrasında uluslararası ölçekte yaşanan yaygın sağa kayma ile uyumlu bir şekilde evrildiler. O yıl, Sovyet ordusu Prag Baharı ayaklanmasını ezmiş ve Fransız Komünist Partisi, iktidarın Mayıs-Haziran 1968 genel grevinin ardından işçi sınıfı tarafından ele geçirilmesini engellemişti. Stalinist partiler, işçi sınıfının ve gençliğin yaygın radikalleşmesinin ortasında, kurulu düzenin savunucuları olarak açığa çıkıyorlardı. Onlar artık, Sovyet bürokrasisinin karşı-devrimci dış politikası ile uyumlu olarak daha önce oynamış oldukları, işçi sınıfı içinde toplumsal protestoları kontrol etme ve devrimci mücadeleleri engelleme rolünü oynayamıyorlardı.

Bununla birlikte, orta sınıfın öğrenci hareketi içinde temsil edilen kesimleri, Stalinizmin teşhirine, işçi sınıfı içinde gerçekten devrimci partiler inşa etmeye çalışarak tepki göstermediler. Onlar, bunun yerine, sol ya da sosyalist söylemi, işçi sınıfının devrimci bir güç olarak reddedilmesini ve Lenin ile Troçki’nin önderliğinde 1917’de Rusya’da kapitalizmi devirmiş olan Bolşevik Parti gibi devrimci partilerin inşası mücadelesine karşı çıkmayı gerekçelendirmek için kullandılar.

Onlar, [partiyi –çev.], bunun yerine, Syriza’nın Yunan küçük-burjuva politikasındaki başlıca rakiplerinden biri olan Antarsya’nın önderlerinden Panagiotis Sotiris’in belirttiği gibi, orta sınıf içinde inşa etme peşinde koştular. Sotiris, o zamanlar, Jakobin adlı dergiye, “biz tam olarak, solun üniversiteler bünyesinde yeniden gruplaşması gibi birleştirici deneylerin daha stratejik bir karakter taşıdığını düşünüyorduk. Onlar, örgüt ya da parti inşasının geleneksel biçimlerine karşı, radikal solun bu şekilde yeniden oluşmasına yardımcı olabilirlerdi.”

Bu tür küçük-burjuva politika biçiminin teorik ve siyasi temelleri, Britanya’daki Essex Üniversitesi’nde Syriza’nın mevcut önderlerinden çoğunu eğitmiş olan Arjantinli profesör Ernesto Laclau gibi postmodernist ve “post-Marksist” entelektüeller tarafından sağlanmıştı. Onun Belçikalı akademisyen Chantal Mouffe ile birlikte kaleme aldığı ve yaygın biçimde okunan 1985 yılındaki Hegemonya ve Sosyalist Strateji adlı kitabı, işçi sınıfına ve Marksizme yönelik topyekün bir saldırı başlattı.

Laclau ve Mouffe, okurlarına, “klasik söylemin ‘işçi sınıfı’ gibi mükemmel biçimde birleşmiş ve homojen bir etmen düşüncesini bir yana bırakma” çağrısı yapıyordu. İşçi sınıfının ve sosyalizm ya da sosyalist devrim için nesnel sosyoekonomik koşulların varlığını reddeden Laclau ve Mouffe, şunları yazdılar: “‘Hakiki’ işçi sınıfı ve onun sınırları arayışı yanlış bir meseledir ve bu yüzden, herhangi bir teorik ve siyasi geçerlilikten yoksundur. Bu, açıkça, … sosyalizme olan temel ilginin, mantıksal olarak, ekonomik süreçlerde belirlenmiş konumlardan çıkartılamayacağı anlamına gelir.”

Laclau, işçi sınıfının devrimci rolüne ilişkin reddini, zaman içinde, kapitalist toplumu kavramaya yönelik her türlü girişime, her zamankinden daha açık bir şekilde akıldışı bir düşmanlığa dönüştürdü.

1991 yılında kaleme aldığı “Tanrı bilir” başlıklı bir deneme yazısında “‘akıl’ emperyalizmi”ne karşı çıkan Laclau şunları yazıyordu: “Gelin, işçi sınıfının hala başlıca tarihsel özne olup olmadığına ya da tarihsel özne rolünün yeni toplumsal hareketlere geçip geçmediğine ilişkin tartışmayı göz önünde bulunduralım. Ben, sorunun bu şekilde formüle edilmesinin, hala, onun geçersizleştirmeye giriştiği eski yaklaşıma hapsolduğunu iddia ediyorum. Çünkü o, tarihsel değişimin, akıl yoluyla kavranabilen tarihsel ve toplumsal bütünlük eliyle tanımlanan tek bir ayrıcalıklı etmeninin var olması gerektiği düşüncesini sürdürmektedir. Fakat sorgulanması gereken tam da bu son varsayımdır.”

Synaspismos (SYN), krizin ve Andreas Papandreou başkanlığındaki PASOK hükümetinin çöküşünün ortasında, Şubat 1989’da oluşurken, orta sınıflar içinde egemen olan çılgınca akıldışıcı düşünceler böyleydi. SYN, KKE ile Yunan Sol Partisi arasında bir seçim koalisyonuydu. Yunan Sol Partisi’ne, KKE’den ayrılmış Stalinist bir eğilim olan “Avrupa Komünizmi savunucuları” (Avrokomünistler) egemendi ama o, aynı zamanda, PASOK’un eski üyesi Nikos Konstantopoulos gibi burjuva politikacıları da kapsıyordu.

Stalinizmin Avrokomünist karşıtlarının, Kremlin bürokrasisine karşı Troçki ve Dördüncü Enternasyonal tarafından geliştirilmiş olan Marksist muhalefet ile hiçbir ortak yanı yoktu. Troçki, asalak bürokrasinin devrilmesi için Sovyet işçi sınıfı eliyle gerçekleştirilecek bir siyasi devrimi, işçi demokrasisinin yeniden kurulmasını ve Ekim Devrimi’nin temel toplumsal kazanımlarını savunurken, Avrokomünizm, Stalinizmin sağa doğru bir açılımıydı.

Avrokomünistler, Laclau tarafından dile getirilen Marksizm karşıtı düşüncelerin bizzat Stalinist partiler içindeki artan etkisini yansıtıyorlardı. Onlar, devrimden, Marksizmden ve Ekim Devrimi’nden açıkça vazgeçerek, kendi egemen sınıfları ile daha sıkı işbirliği yapmak amacıyla Moskova ile aralarına mesafe koymaya çalıştılar. İtalyan ve İspanyol komünist partilerinde egemen olan bu eğilim, Moskova’daki Stalinist bürokrasinin Mikhail Gorbaçov yönetiminde kapitalizmi yeniden kurma ve Sovyetler Birliği’ni ortadan kaldırma yöneliminin habercisiydi.

SYN’nin oluşması, Yunan Stalinizminin bütün türlerinin işçi sınıfına yönelik çığır açan ihanetinin başlangıcıydı. Andreas Papandreou hükümeti çöktüğünde ama ND sonraki seçimleri kazanamadığında, SYN, ND ile bir koalisyon hükümeti kurdu. Bu, Stalinistleri, hem 1946-1949 Yunan İç Savaşı’nda hem de 1967-1974 Albayla Cuntası döneminde işçi sınıfı muhalefetini kanla boğmuş olan Yunan sağı ile ittifaka sokmuştu. Bu koalisyon, sonradan, 1990’da bozulana kadar, PASOK’u da içerecek şekilde genişletildi.

KKE ve Syriza’nın öncülleri, burjuvaziye, artık sıkı sıkıya kapitalist düzenin kampında olduklarının işaretini vermişlerdi. SYN yetkilileri, ND ile koalisyon hükümeti sırasında, içişleri ve adalet bakanları olarak hizmet ettiler. Dolayısıyla, onlar, işçilerin, Troçkist hareketin ve bizzat KKE’nin üyelerinin II. Dünya Savaşı’nın ardından başlayan Yunan İç Savaşı ve Albaylar Cuntası sırasında maruz kaldığı toplu katliamlarla ve işkencelerle ilgili belgelere hakimdiler. SYN, bu suçları soruşturmamakla kalmadı; sorumluların cezalandırılmasını mümkün kılacak olan çok sayıda belgenin ortadan kaldırılmasına da izin verdi.

Bir yıl sonra, SYN’nin Sovyet bürokrasisi içindeki müttefikleri, işçi sınıfını yağmalayacak ve Sovyetler Birliği’ni emperyalist müdahaleye açık hale getirecek şekilde, SSCB’yi dağıtıp, kapitalizmi yeniden kurdular. KKE ve Syriza’nın öncülleri, bu devasa suçlarla birlikte, işçi sınıfının 20. yüzyıldaki mücadeleleriyle olan eldeki her türlü bağı koparmış olduklarını gösterdiler. KKE, 1991’de SYN ittifakından ayrıldı ama SYN’yi önceki “Avrokomünistler”in güçlü bir kalesi olarak bıraktı.

Hem SYN hem de KKE, Sovyet bürokrasisinin karşı-devrimci politikalarına bağlı partilerden açıkça burjuva partilere dönüşümlerini tamamlamışlardı.

Syriza içindeki diğer eğilimler (DEA, Maocu ve çevreci oluşumlar, KKE’den ayrılanlar), bu kapitalizm yanlısı temel üzerinde Syriza’ya katılacaklardı. 2000 yılının başlarına gelindiğinde, DEA’dan Panos Petrou’nun, Syriza’nın kurulmasına ilişkin bir makalede yazdığı gibi, SYN, “seçimlerde gerileme içindeydi, parlamentoda temsil için gerekli seçim barajını aşmaya yetecek oyu alamama tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Bu, onun önceki yıllarda izlediği ve partiyi PASOK’un uydusu gibi gösteren merkez-sol politikaların sonucuydu.”

Syriza’nın 2004’te kurulması, daha “sol” bir görünümü korumayı ve Irak savaşı karşıtı protestolara katılan diğer partileri kendine katarak SYN’yi yaşatmayı amaçlayan bir manevraydı. Petrou’nun belirttiği gibi, “SYN’nin önderliğine göre, Syriza, en fazlasından, parlamentoya girmek için yüzde üçlük ulusal seçim barajını aşmaya yardımcı olacak bir seçim ittifakıydı.”

Onların rolü, Syriza içindeki toplumsal tabakaların artan servetini ve tutuculuğunu yansıtıyordu. Syriza bakanlarının büyük mevduat hesaplarına ve çok sayıda konutuna ilişkin haberlerin ortaya koyduğu üzere, eski öğrenciler, onları hali vakti yerinde orta sınıfa yerleştirecek kariyerler edinmek üzere mezun olmuşlardı. Avrupa ekonomisinin finansallaşmasından, yükselen bir gayrı menkul piyasasından ve avronun devreye girmesinden yararlanan bu kesimlerin Laclau’yu ve benzeri yazarları okumaları, onları kapitalizmin gerçek değerine inandırmıştı.

Onların ruh hali, son ifadesini, Laclau’nun sınıf mücadelesini, hatta toplumsal sınıf kavramını reddetmesinde buldu. Laclau, 2007 yılında yayımlanan İdeoloji ve Post-Marksizm adlı eserinde, “’kapitalizm karşıtı’ bir mücadelenin özneleri çok sayıdadır ve ‘sınıf’ gibi basit bir kategoriye indirgenemez. Mücadelelerin çoğulluğuna tanık olacağız. Toplumumuzdaki mücadeleler, küreselleşmiş bir çağa girdiğimiz ölçüde artma eğilimi gösterecekler ama onlar giderek daha az ‘sınıf’ mücadeleleridir.”

Syriza hükümetinin Yunan işçilerinin yaşam standartlarının devasa geriletilmesini sürdürmedeki rolü, bu tür akıldışıcı ve Marksizm karşıtı düşüncelerin gerici sonuçlarını göstermektedir. Gerçekliğin akıl yoluyla kavranamayacağına ilişkin gerici ısrar ve işçi sınıfının reddedilmesi, yalnızca adı “sol” olan küçük-burjuva partilere teorik bir yakıt sağlamıştır. Syriza, Yunanistan’ın ekonomik intiharı anlamına gelen akıldışı kemer sıkma politikalarını, geniş emekçi kitlesini bütünüyle hiçe sayarak uygulamaktadır.

  1. Syriza’nın “solcu” suç ortakları

İşçi sınıfının kemer sıkma politikalarına karşı mücadelesinin başlıca önkoşulu, bu tür kokuşmuş sahte sol siyasetten kopmaktır. Onların iflası, Eylül ayındaki seçimlerde anlamlı bir oy almak için Tsipras’ın ilk hükümetinin “solcu” karşıtları gibi görünen partilerin başarısızlığında açığa çıktı.

Sol Platform’un Syriza’dan ayrılmasının ardından Antarsya koalisyonundaki Maocu grupların desteğini kazanan Halkın Birliği (Laiki Enótita) partisi, parlamentoya aday sokmak için gerekli yüzde 3’ü bile elde edemedi.

Antarsya’nın geride kalan çeşitli Pablocu ve Maocu grupları kapsayan hiziplerini ve Savas Michael-Matsas’ın EEK’ini (İşçilerin Devrimci Partisi) bir araya getiren bir koalisyon, yüzde 0,85 oy aldı.

Yunanistan’da hüküm süren aşırı kriz ortamında elde edilen bu küçük oranlar, bu eğilimlerin Ocak 2015’ten Eylül 2015’e kadar oynadığı role ilişkin bir suç duyurusudur. Onlar, hiçbir zaman kendilerini Syriza’dan köklü bir şekilde ayırt etme ya da kitleleri devrimci bir perspektife kazanma mücadelesi vermedikleri için ciddi bir destek almadılar.

Sol Platform, Syriza’ya soldan gelecek bir muhalefeti önlemeye hizmet edecek şekilde, Ocak ayından Temmuz ayına kadar, sadakatle Syriza içinde faaliyet gösterdi. O, Syriza’nın Şubat ayında kemer sıkma politikasını uygulama sözü vermiş olmasına rağmen hala solcu politikalar uygulayabileceği yalanını destekledi. Onun Syriza önderliğine seslenen bir kararında, “Önceki tavizinizin ciddiyetine rağmen, hala, yönelimi değiştirerek ve gerekli radikal ve sosyalist politikaları benimseyerek, bu durumu kurtaracak zamanınız var.” deniyordu.

Sol Platform’un kendisini AB’nin kemer sıkma önlemlerine karşıymış gibi gösterme çabaları siyasi bir sahtekarlıktır. Sol Platform, Temmuz ayının sonunda, Syriza’nın merkez komitesinde, Tsipras’ın görüşmüş olduğu kemer sıkma önlemleri üzerine bir oylamayı önleme yönündeki çabaların başını çekti. Böylece, kemer sıkma önlemlerinin geçmesini sağlarken, aynı zamanda onlara karşı tavır almaktan kaçındı.

Sol Platform’un pısırık eleştirileri, Syriza’nın Temmuz ayındaki kemer sıkma anlaşmasını imzalamasının ardından Tsipras’ın AB ile ilişkilerine zarar verici bir hale geldiğinde, Tsipras hükümetini dağıttı ve onları partisinin milletvekili aday listesinden çıkarttı. Sol Platform, ancak bunun ardından, Syriza’ya ilişkin hayalleri pazarlamaya devam etmek ve işçi sınıfının Tsipras hükümetine karşı siyasi olarak bağımsız bir mücadelesini önlemek için, partiden ayrılıp Halkın Birliği partisini kurmaya karar verdi.

Sol Platform’un enerji bakanı olarak hizmet etmiş önderi Panagiotis Lafazanis, “Halkın Birliği, Syriza’nın en iyi programatik geleneklerini sürdürmek istiyor. Biz, daha radikal vaatlere bağlı kalmak istiyoruz.” açıklaması yapıyordu.

Lafazanis’in Syriza’nın gerici sicilini savunmaya başvurması, şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Antarsya’nın çeşitli hiziplerini, zamanın, Sol Platform ile Halkın Birliği partisi içinde doğrudan bir ittifaka girmeye uygun olduğuna ikna etti.

Michael-Matsas’a ve EEK’e gelince; onlar bunu, Syriza ve Yunan egemen sınıfı için yeni bir sol kılıf oluşturacak şekilde, Antarsya’nın diğer hizipleriyle bir “yeniden gruplaşma” fırsatı olarak gördüler.

Bu eğilimlerin yönelimi işçi sınıfına değil ama Syriza’ya doğruydu. Sonuçta, işçiler, doğru bir şekilde, onları kendilerine ihanet etmiş olan tüm siyasi düzenin parçası olarak gördüler.

Bu unsurların Ocak ayından Eylül ayına kadar geçen sekiz ay içinde uğraştıkları şeyler ile Lenin’in ve Bolşevik Parti’nin Geçici Hükümet’in Şubat 1917’de iktidara gelmesi ile Ekim Devrimi arasındaki sekiz aydan nasıl yararlandığını karşılaştırmak gerekiyor. Burjuva partilerin ve onların savunucularının işçi sınıfı üzerindeki etkisini kırma mücadelesi veren ve bu yolla Ekim Devrimi’ni hazırlayan Lenin ve Bolşevik Parti, kitlelerin Geçici Hükümet’e ilişkin yanılsamalarına ısrarla meydan okumuştu. Bolşevikler, çok daha karmaşık siyasi koşullar altında, işçi sınıfı üzerinde her zamankinden daha büyük etki kazanmayı ve böylece Ekim Devrimi’ni hazırlamayı başardılar.

Syriza’nın sözde solunda olan güçler arasında bu tür devrimci uzlaşmazlığın en küçük bir izi yoktu. Onların tamamı, bir Syriza iktidarının AB’nin kemer sıkma politikalarına karşı mücadelenin başını çekeceği hayallerini teşvik ederek onun iktidara gelmesini hazırladılar; ardından, Ocak ile Eylül arasındaki sekiz ayı Syriza hükümetine uyarlanarak, onun politikaları hakkında yalanlar yayarak ve onun ihanetini tamamlama yolunun açılmasını garantiye alarak geçirdiler.

13 Kasım 201

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir