Yunanistan’da İsyan ve Marksist Önderliğin Önemi

Yunanistan’ın, başta başkent Atina olmak üzere birçok kentinde, 15 yaşındaki Aleksandros Grigoropulos’un 6 Aralık Cumartesi gecesi polis tarafından öldürülmesinin ardından, altı gün boyunca, polis ile çoğunluğunu öğrencilerin oluşturduğu göstericiler arasında yoğun çatışmalar yaşandı.

Çatışmaların ilk gününde kamuoyuna bir açıklama yapan Başbakan Kostas Karamanlis, Grigoropulos’un ailesinden özür diledi; istifa talebi başbakan tarafından reddedilen İçişleri Bakanı Prokopis Pavlopulos ise yaptığı açıklamada, solcu ve anarşist gençlerin protestolarını “meşru” olarak tanımladı. Öte yandan, Aleksandros Griogropulos’u öldürmekle suçlanan polis memuru, bir meslektaşıyla birlikte, cinayet suçundan gözaltına alındı. Ama bu açıklamalar ve gözaltı hiçbir işe yaramadı. Associated Press’in haberine göre, kendilerini “anarşist” ve “otonom” olarak niteleyen gençler Molotof kokteylleriyle, taşlarla ve sopalarla, “domuzlar, katiller!” sloganları eşliğinde polise saldırmaya devam ettiler. Atina’da, Selanik’te, Yanya’da, Patras’ta ve Girit adasında çok sayıda banka şubesini, işyerlerini, polis karakollarını, kamu binalarını ve araçlarını ateşe veren öğrencilere, kentlerin yoksulları da katıldı.

Bu durum, Yunan burjuvazisinin, göstericilere karşı basın eliyle yoğun bir kampanya başlatmasına yol açtı –ki daha önce birçok ülkede yüzlerce, binlerce kez sergilenmiş olan bu tavır, hiç de şaşırtıcı değildi. Burjuva basını, protestocuları “her fırsatta huzursuzluk çıkartan terörist güruh” olarak tanımladı; devleti “düzeni ve halkın huzurunu sağlamak için” harekete geçmeye çağırdı. Olayların başlangıcında, içişleri bakanının istifa talebiyle birlikte çökmenin eşiğine gelen hükümet, bu kampanyanın da etkisiyle, kendisini hemen toparladı; “bir avuç anarşist”e teslim olmayacağını açıkladı ve olağanüstü hal ilanı da dahil bütün olasılıkları masaya yatırdı. Bu arada, ortaya çıkan krizden yararlanmaya çalışan ana muhalefet partisi PASOK’un önderi Papandreou da, hükümetin istifa etmesini ve seçime gidilmesini istedi. Özetle, Yunanistan’da geçtiğimiz hafta boyunca yaşananlar, mali–ekonomik krizin nasıl kolayca siyasi kriz dönüşebileceğini gösterdi.

Yunanistan’ın bütün kentlerine yayılan sokak çatışmaları, her ne kadar, polis terörüne karşı protesto gösterisi olarak başlamış olsa da, onun ardında, uzun süredir krizin faturasını işçi sınıfına çıkartmayı amaçlayan “önlemler” uygulayan hükümete olan tepki yatıyordu. Krizin faturasını ödemeyi reddedenler, elbette, gösterici gençlerle sınırlı değildi. Onlar, gerçekte, işçi sınıfının (anne-babalarının) düzene olan öfkesini; kapitalizmin yol açtığı yıkıma tepkisini ifade ediyorlardı. Gençlik, bu tepkiyi, Marksist bir işçi sınıfı önderliğinin olmadığı koşullarda, kendi sabırsız ve perspektifsiz yöntemiyle; bankaları ve işyerlerini yakıp yıkarak ve düzenin üniformalı bekçilerine saldırarak açığa vurdu –ki bunda şaşırtıcı bir şey yoktu.

Genel grev”

Öte yandan, Yunanistan işçi sınıfını on yıllardır cendere içinde tutan sendika bürokrasisi, olayların patlamasından birkaç gün önce, “hükümetin sosyal harcamalarda ve maaşlarda artışa gitmesini sağlamak” için, 10 Aralık Çarşamba günü bir günlük genel greve gidileceğini açıklamıştı. Yunanistan’daki toplam çalışanların neredeyse yarısını (2,5 milyon kişiyi) temsil eden Yunan Genel İşçi Sendikaları Konfederasyonu (GSEE) ile Memurlar Yüksek Yönetim Konseyi (ADEDY) tarafından düzenlenen bu genel grevde bankaların, okulların, resmi kurumların büyük bölümü kapandı ve ulaşım durdu. Ancak sendikaların Atina’da düzenlediği yürüyüş, umulanın çok altında bir katılımla gerçekleşti.

Bu tür “genel grev”lerin, Yunanistan sendika bürokrasisinin on yıllardır sıkça uyguladığı bir tür “basınç azaltma” yöntemi olduğu hiç kimse için sır değil. Öte yandan, işçi sınıfının mücadele tarihindeki en aşağılık sınıf işbirliklerine imza atmış olan Yunan Stalinist ve sosyal demokrat sendika bürokrasisinin, ülkedeki hükümetlerin bugüne kadar uyguladığı bütün emekçi düşmanı politikalara destek verdiği de unutulmamalı. Ancak, tarih, sendikaların “normal” dönemlerde işçi sınıfını düzen sınırları içinde tutmaya hizmet eden yöntemlerinin, kriz ortamında, bizzat bu örgütleri de vuran umulmadık sonuçlara yol açabileceğinin de örnekleriyle dolu.

Kriz ve Yunan ekonomisi

Ciddi bir sanayi sermayesine sahip olmayan Yunanistan ekonomisi asıl olarak bankacılık, turizm ve denizcilik sektörleri üzerinde ayakta durmaktadır. Bu sektörlerin ekonomideki belirleyiciliğinin, ekonomisi on yıllardır AB’nin büyük emperyalistlerinin talepleri doğrultusunda biçimlenmekte olan Yunanistan’ı uluslararası mali kriz karşısında son derece kırılgan hale getirdiği biliniyor. Yunanistan ekonomisinin başlıca ayaklarını oluşturan turizm ve deniz taşımacılığı başlangıçtan beri uluslararası talebe; yani, dünya kapitalizminin dinamiklerine tabi durumda. Son yirmi yıl içinde, bu sektörlere, bankacılık eklenmiş; Yunan mali sektörü, Balkanlar’daki bürokratik diktatörlüklerin çökmesinin ardından, bu ülkelerin dünya kapitalizmiyle bütünleşmesinde önemli rol oynamıştı.

Ancak, Yunan mali sermayesinin, Balkanlar’da, Rusya’da, Ukrayna’da –ve Türkiye’de– özellikle bankacılık sektöründe önemli yatırımlarına yönelmesi, yalnızca onun ülke ekonomisi içindeki ağırlığını değil; Yunanistan bankacılık sisteminin uluslararası dinamiklere bağımlılığını, dolayısıyla kırılganlığını da arttırdı. Son uluslararası mali krizle birlikte, Yunan bankacılık sektörü, bu sermaye yatırımlarında ciddi zararlara uğradı ve hükümetten yardım talebinde bulundu. Yunanistan hükümeti de, mali sermayenin bu talebini karşılamak için, elbette elinden geleni yapacaktı –ki yaptı ve yapıyor. Ancak o, bu kez, kendi bankalarını ve şirketlerini kurtarmak için milyarlarca avroya ihtiyaç duyan AB’deki “abi”lerine bel bağlama şansına –en azından eskisi kadar– sahip değildi. Yunan hükümeti zarar eden bankalara ve şirketlere aktarılacak parayı büyük ölçüde “kendi” emekçilerinden almak zorundaydı (hâlâ da öyle).

Bu “zorunluluk”, refah düzeyi ve yaşam koşulları zaten AB’nin kuzeyli ve batılı üyelerinin oldukça altında olan Yunan emekçilerinin hızla yoksullaşmasına ve işsizliğin artmasına yol açtı. Küresel mali krizin hem dünya hem de AB ekonomisinde ciddi bir küçülmeye yol açacağının kesinleşmesi, ülkede işsizliğin giderek artacağının ve Yunanistanlı emekçilerin önümüzdeki aylar içinde daha fazla yoksullaşacağının ilanıydı. Yunanistanlı emekçiler, öncelikle de gençlik bu gerçeği görmüş ve ilk tepkisini göstermiştir.

Yunanistan’da yaşananların, bu ülkeyle sınırlı kalacağını düşünmek için hiçbir neden bulunmuyor. Geçtiğimiz altı gün boyunca Yunanistan’ı sarsan çatışmalar, önümüzdeki aylarda, bir ya da birçok Avrupa ülkesinde her an ortaya çıkabilecek toplumsal çalkantıları gösteren bir örnektir. Daha önce kimi Latin Amerika, Asya ve Afrika ülkelerinde yaşanan ama dünya kapitalizminin merkezlerine “uzak” olduğu için “yerel” olarak değerlendirilen toplumsal çalkantılar, yaklaşık bir hafta süren bu çatışmalarla birlikte, artık AB sınırları içine taşınmıştır. Bu, dünya üzerinde, yaşanmakta olan krizin toplumsal sonuçlarından etkilenmeyecek herhangi bir ülke olmadığının göstergesidir.

Yunanistan gençliğinin, ülkenin başlıca kentlerini birer iç savaş alanına çeviren başkaldırısı, yukarıda değindiğimiz gibi, gerçekte, onların anne babalarının; yani emekçilerin kapitalizme isyanının kendiliğinden, bilinçsiz, perspektifsiz ve erken bir ifadesidir. Ancak bu “isyan” yukarıda değindiğimiz sınırlar içinde kaldığı ölçüde, kaçınılmaz biçimde, sermayenin ekmeğine yağ sürecek; onun emrindeki burjuva hükümetlerin asıl olarak işçi sınıfını vuracak baskı önlemlerine meşruiyet sağlayacaktır.

Burjuva basının “anarşistlerin ve otonomların terörü” üzerine kopardığı yaygara ve Yunanistan parlamentosunda yalnızca bir sandalye çoğunluğuyla ayakta duran merkez sağ hükümetin önderi Karamanlis’in, “öncelikli görevimiz ülkede güvenliği sağlamak ve ekonomik açmazı aşmaktır,” yollu açıklaması boşuna değildi. Ana muhalefet partisinin önderi Papandreou’nun istifa talebini reddederken, ülkenin içinden geçtiği derin krize vurgu yapan Karamanlis’in önceliği, gerçekten de, kriz eliyle çöküşün eşiğine gelen sermayenin yeniden ayakları üzerinde yükselmesini ve kamu düzenini sağlamaktır.

Ülkedeki sendika bürokrasisinin önemli bir kesiminin desteğine sahip olan Papandreou, Karamanlis hükümetinin politikalarının, daha önce kendisi tarafından uygulananların devamı olduğu gerçeğini gizlemeye çalışarak, “bu hükümet halkın güvenini yitirmiştir,” diyor. Yani Papandreou, sermayenin yeniden ayakları üzerinde yükselmesini sağlama görevini, kamu güvenliğini de sağlayarak, daha başarılı biçimde yerine getireceğini ilan ediyor. Onun bu çıkışı, sermayenin Yunanistanlı emekçilerin on yıllardır içinde tutuldukları, asıl olarak iki parti üzerinde kurulu “burjuva demokratik” sarmalı koruma çabasının ifadesidir (Stalinist “Komünist Parti” de dahil, diğer önemli “sol” partiler, geleneksel olarak PASOK’un destekçileridir).

Ancak, Yunanistan gençliğinin ilk işaretini verdiği kitlesel radikalleşme, emekçilerin bu sarmal içinde uzun süre tutulmasının mümkün olmadığını gösteriyor. Bu, yalnızca küreselleşme sürecine tepkili orta sınıflar içinde, emekçileri de yanına çekebilecek yeni ulusalcı siyasi oluşumların ortaya çıkabileceğinin değil; aynı zamanda, Marksist bir önderliğe duyulan yakıcı gereksinimin de ifadesidir.

Marksist önderliğin önemi

Geçtiğimiz hafta içinde Yunanistan’da patlayan “isyan”ın şu ya da bu şekilde, hem de çok daha şiddetli biçimde, Türkiye’de de yaşanacağından hiç kuşkumuz olmasın. Bu anlamda, kapitalizme ve onun son krizine ilişkin bilimsel Marksist çözümlemeler üzerinde yükselen uluslararası bir perspektife ve devrimci bir programa sahip partinin varlığı, yaklaşmakta olan toplumsal çalkantılarda, işçi sınıfı için yaşamsal önem taşımaktadır. Bu yüzden, Türkiyeli Marksistler, Yunan gençliğinin isyanını, “yaşasın–kahrolsun” türü ucuz sloganlara prim vermeksizin sağlıklı biçimde değerlendirmeli ve gereken dersleri çıkarmalıdırlar.

Geçtiğimiz hafta içinde Yunanistan’da yaşananlardan çıkartılması gereken başlıca ders, işçi sınıfının, önümüzde duran keskin toplumsal altüst oluşlar sürecinde sermayenin bütün kesimlerinden bağımsız gerçek bir siyasi güç olarak yer alması gerektiğidir. Bu da, Marksizmin ulusalcı, sendikalist, Stalinist vb. akımlara ilişkin uzlaşmaz tavrında ısrar etmek; işçi sınıfının orta sınıflardan ideolojik, siyasi ve örgütsel bağımsızlığını korumak anlamına gelir.

Emekçilerin ve gençliğin insanca bir yaşama duyduğu özlem, hızla iflas etmekte olan burjuva demokratik sarmalın dışında; yalnızca, uluslararası düzeyde örgütlenmiş Marksist bir önderlik altında gerçekleşebilir. Bunun dışındaki her türlü çözüm –yeniden “ulusal” sınırlar içine kapanma hayalleri de dahil– işçi sınıfı ve emekçiler için yeni yıkımlar anlamına gelecektir. Kapitalizmin, insan soyunu savaşlar ve doğal çevrenin tahribatı eliyle yok oluşun eşiğine getiren uzun süreli krizine ilişkin tek ilerici çözüm, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin ve onun ifadesi olan ulus devletlerin ortadan kaldırılması; kapitalist tekeller eliyle büyük ölçüde küreselleşmiş olan üretimin ve tüketimin yalnızca insanların gereksinimlerini karşılamak amacıyla gerçekleştiği sınırsız, sınıfsız ve sömürüsüz sosyalist bir toplumun kurulmasıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir