Yedinci Yılında 19 Aralık Katliamı

19 Aralık cezaevi operasyonlarının üzerinden tam yedi yıl geçti. Tutuklu ve hükümlülerin, F tipi hücre sistemine geçişi engellemek amacıyla başlattıkları açlık grevlerini, ölüm orucuna dönüştürmeleri üzerine, eş zamanlı olarak 20 cezaevinde birden düzenlenen ve adına “hayata dönüş” adı verilen operasyon sonucunda ikisi asker olmak üzere toplam 32 kişi ölmüştü. Operasyon sonrasında F tipi cezaevlerine karşı sürdürülen eylemlerde başta ölüm oruçları olmak üzere çeşitli nedenlerden dolayı 121 kişi hayatını yitirmişti.

1996’da Diyarbakır E Tipi Cezaevinde, 1999’da Ankara Ulucanlar’da, 2000’de Burdur’da yaşanan operasyonlardan sonra Türkiye cezaevleri tarihinin en büyük operasyonu olan 19 Aralık’tan sonra, binlerce tutuklu ve hükümlü, F Tipi Cezaevlerine sevk edildi. Fakat tutuklu ve hükümlülerin F tipi cezaevlerine taşınmasıyla sorunlar bitmemiş aksine mahkumlar daha cezaevinden içeri girer girmez dayak, tecavüz ve taciz gibi uygulamalara maruz kalmış ve bütün bunların ardından operasyon öncesi başlayan ölüm oruçları F tipi cezaevlerinde de devam etmişti.

Yaklaşık üç gün süren operasyonun sonunda mahkumların ve askerlerin ölüm nedenleri üzerine tartışmalar burjuva medyasının manipülasyonuyla gündemde kendine yer bulmuştu. Dönemin Adalet Bakanı H. Sami Türk’ün “teslim ol çağrısı yapan askerlere kalaşnikofla karşılık verildiği” ve “ölen askerlerle mahkumların bu çatışmada öldüğünü” ifade eden açıklamaları gene aynı bakanlığın bir kurumu olan Adli tıp tarafından yapılan açıklamalarla yalanlanmıştı. Adli Tıp kurumu ölen askerlerin operasyona katılan askerlerin silahlarından çıkan kurşunlarla öldürüldüğünü tespit etmişti. Bununla birlikte, askerlere silahla karşılık verilmesi üzerine mahkumların öldüğü ifade edilmiş olsa da mahkumların büyük bir kısmının öldürücü dozda gaz bombası nedeniyle öldürüldüğü gene aynı kurum tarafından belirlenmişti. Dahası, Bayrampaşa cezaevinde yanarak ölen kadınların bedenlerinde bulunan yanıcı kimyasal maddeler operasyonda kimyasal silah da kullanıldığını gösteriyordu. Bu konuda son belge, Zeki Bingöl’ün, 2007 yılının Mart ayında yayınlanan “Bayrampaşa Cezaevi Gerçeği” adlı kitabında anlattıkları oldu. Birlik komutanlığının, “19 Aralık Hayata Dönüş operasyonu sürecinde kullanılan ve Kara Kuvvetleri komutanlığından getirilen bombaların ne olduğunu bilmediğini” ifade eden açıklamaları, kullanılan kimyasal silahlar hakkında yeterinde açıklayıcı.

Operasyona ilişkin tartışmaların sürdüğü günlerde, bu saldırıların neden olduğu ölümler konusunda operasyon emrini veren ve yönetenlere değil, operasyondan sağ kurtulan mahkumlara karşı davalar açıldı. 154 hükümlü hakkında, “faili belli olmayacak şekilde adam öldürmek, isyan ve intihara azmettirmek suçlarından” ömür boyu hapis istemiyle dava açılmıştı. Daha sonra 2005 yılında Ağır Ceza Mahkemesi, tutuklu yargılanan yedi hükümlünün tahliye kararı dışında 147 hükümlü hakkında açılan davayı onaylamış, bütün bu gelişmeler yaşanırken F tipi cezaevlerinin mimarlarından olan ve operasyon sırasında Cezaevleri Genel Müdürlüğü görevinde bulunan Ali Suat Ertosun’a, 2004 yılında hükümet kararıyla ‘Devlet Üstün Hizmet Madalyası’ verilmişti.

F tipi hücre sistemi

Devletin böylesine büyük bir operasyon düzenlemesine neden olan F tipi cezaevleri ilk kez, İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerika’da CIA tarafından bir dizi çalışmanın ve deneylerin sonrasında kuruldu. Daha sonra başta Almanya olmak üzere yüksek tecrit uygulamalarıyla beraber bir çok ülkede uygulamaya konan bu sistem, Türkiye’de AB’ye uyum politikaları çerçevesinde, yine AB’nin ekonomik desteğiyle hayata geçirildi.

F tipi cezaevleri birer ve üçer kişilik hücrelerden oluşuyor. Altı metrekarelik hücrelerin duvarları (adına duvar diyebilirseniz eğer), bir süre sonra insan bilincinde ciddi hasarlara neden olan izolasyonla kapatılmış durumda. Mahkumlar, iyileştirme programlarını kabul etmedikleri takdirde kimseyle görüştürülmüyorlar. Hücreler 24 saat kameralarla izleniyor. Mahkumlar, “uyulması gereken kurallar”a uymadığı takdirde; mektupları ulaştırmama, görüşe çıkarılmama, görüşlerde Kürtçe konuşmama ve en temel yaşamsal ihtiyaç olan su ve elektriğin kesilmesi gibi cezalarla karşılaşıyorlar. Bu duruma birde sürekli yapılan radyo yayınları, ulaştırılmayan gazete ve kitapları eklerseniz, bütünüyle insanlardan ve “dışarıdan” izole edilen mahkumların sağlıklarının hiçe sayıldığını görebilirsiniz. Bu konuyla ilgilenen akademisyenlerin tecrit tipi mahkumiyet sisteminin psikolojik ve bedensel tahribata neden olduğu, bilimsel bakış açısıyla “işkence” olarak kabul edilmesi gerektiğini vurgulayan açıklamaları F tipi cezaevlerinin işlevini yeterince açık ifade ediyor. Siyasi tutukluları yalnızlaştırma, psikolojik savaş yoluyla bireyi çöküşe sürükleme üzerine kurulu bu sistem burjuvazinin düzenini korumak için ne kadar pervasızlaşabildiğini gösteriyor.

Tecrit ve serbest piyasa ekonomisi

Küreselleşen kapitalizmin krizinin derinleştiği böyle bir dönemde, burjuvazi, işçi sınıfının kazanımlarının gaspı için burjuva ekonomi yasalarını birbirini ardına yasalaştırmaktan geri durmuyor. Bununla beraber, saldırılar karşısında gördüğü en küçük direnişi hazmedemeyen burjuvazi ve onun parlamentoda örgütlenmiş temsilcileri, işçi sınıfını sadece işyerlerinde kapitalist mülkiyet ilişkileri çerçevesinde örgütlemekle yetinmiyor; aynı zamanda bir bütün olarak yaşamın bütün alanlarında işçi sınıfını, hakim sınıf ve onun ideolojisi çerçevesinde yeniden üretiyor. Başta medya ve eğitim olmak üzere, toplumu her alanda yeniden düzenleyen kapitalizm, bu uygulamalarına karşı çıkanları “toplum refahı ve huzuru adına” çıkardığı kanunlarla ya doğrudan yok ediyor ya da cezaevlerine kapatıyor. Hatta cezaevlerine yollamakla da yetinmeyen burjuvazi, onları cezaevlerinde tamamıyla örgütlü mücadeleden ve toplumdan yalıtarak, dahası sağlını elinden alarak yaşama edimlerini gasp ediyor.

Bütün bunların ışığında bakıldığında, AB’ye uyum yasaları adı altında inşa edilen ve 121 kişinin ölümüne neden olan F tipi cezaevlerinin, dönemin koalisyon hükümetinin, Kemal Derviş yasaları olarak bilinen ve uluslararası kapitalizme eklenme çabası olarak değerlendirebilecek neo-liberal politikalarıyla aynı döneme gelmesi elbette rastlantı değildi. Küreselleşen kapitalizmin ulus-devletleri aşarak dünya ekonomisini belirlediği ve tüm dünyada serbest piyasa ekonomisini “tanrı buyruğu” gibi kabul ettirdiği böyle bir dönemde, sermaye sınıfı, uygulanan ekonomi politikaları karşısında harekete geçebilecek kitlelere, cellatlarına aşık olmaktan başka şans tanımamak için elinden geleni yapıyor. Küreselleşen ekonomi karşısında küresel bir güvenlik sistemi, yığınların, yaşamın her alanında kapitalizmin karşısında boyun eğmesini sağlamaya yönelik saldırılardan sadece bir tanesidir.

Sonuç

İronik bir biçimde “Hayata dönüş” adı verilen operasyonun üzerinden yedi yıl geçmesine rağmen, dönem dönem F tipi cezaevleri hakkında tartışmalar sürmeye devam ediyor. Son olarak, Behiç Aşçı’nın cezaevlerinde süren tecride karşı başlattığı ölüm orucu, Hrant Dink’in öldürülmesinin ardından Adalet Bakanlığının bir genelge yayınlamasıyla sona ermiş; fakat cezaevlerinde tecrit uygulamaları konusunda tartışmalar bitmemişti. Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü’nün 22 Ocak’ta yayınladığı “tretman şartı aranmaksızın haftada 10 saat görüşme, ortak alan kullanımına” izin veren genelgenin, zaten çok kısmi bir iyileştirme olduğunu ifade eden duyarlı aydın ve tutuklu yakınları, buna rağmen genelgenin yalnızca bir cezaevinde uygulandığını diğerlerindeyse aynı koşulların sürdüğünü belirterek konuyu yeniden gündeme getirmeye çalıştılar.

Görülüyor ki, Behiç Aşçı’nın bedenini bir yıla yakın bir süre ölüme yatırması da, ne yazık ki sorunu ortadan kaldırmadığı gibi, devletin sözünü verdiği iyileştirmeleri bile hayata geçirmemesiyle sonuçlandı. Tüm bunların sonucunda Marksist devrimciler; her türlü devlet terörüne karşı siyasi tutsaklarla dayanışmalarını gösterirlerken, aynı zamanda, cezaevlerinde uygulanan baskı, dayak, işkenceler, bireyi psikolojik olarak yok etme operasyonları ve genel olarak F tipi hücre sistemine karşı savaşımın, “dışarı”daki kitleler mücadele etmedikçe ortadan kalkmayacağını vurgularlar. Devlet terörüne karşı verilen mücadele, tutsakların bedenlerini ölüme yatırmalarıyla değil, ancak işçi sınıfının örgütlü savaşıyla mümkün olabilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir