“Wall Street’i işgal et” hareketi neye işaret ediyor?

17 Eylül’de Amerika Birleşik Devletleri’nde başlayan “Wall Street’i İşgal Et” hareketi, dünya çapında büyük bir etki yarattı. Popüler tabirle, “kapitalizmin kalbinde” gerçekleşen bu eylemler, hem burjuva basınının hem de çeşitli muhalif çevrelerin gündemine şu önemli soruları getirdi: Ulus-ötesi şirketleri ve uluslararası finans kuruluşlarını hedef alan göstericiler kim? Talepleri ne? Nasıl örgütleniyorlar? Herhangi bir ideolojiye sahipler mi? Bu hareket dünyanın geri kalanına yayılır mı? (Bütün bu sorular daha da çeşitlendirilebilir). Sorulardan da anlaşılabileceği gibi, meseleye ilgi duyan herkes ne olup bittiğini almaya çalışıyor.

Hareketin anatomisi

New York’ta başlayıp 100 civarında Amerikan şehrine sıçrayan işgaller, dünyanın pek çok farklı ülkesine yayılmış durumda ve yayılmaya da devam ediyor. “Walt Street’i İşgal Et” hareketinin sözcüleri kendilerini “merkezi bir örgütü ve lideri bulunmayan yatay bir ağ” olarak tanımlıyor. Hareketin koordinasyon görevini üstlenenlere “destekçi” adı veriliyor. Farklı kimliklere sahip göstericilerin ortak bir özelliği de, neredeyse hepsinin “egemen siyasete”, başka bir deyişle liberal demokrasinin kurumlarına şüpheyle bakıyor olması. Eylemcilerin ezici çoğunluğu mücadele yöntemi olarak “şiddetten arındırılmış araçların”, yani sivil itaatsizlik eylemlerinin ön plana çıkarılması gerektiğini savunuyor. Lakin bu hedeflerine ne derece ulaşabildikleri ayrı bir tartışma konusu. Malum şiddetin kendisini insanlar değil, bilakis kapitalist sistem ve aygıtları üretiyor. Örneğin, bazı ahmak polis müdürleri, biraz zorbalık yaparak göstericilerin direnişini kırabileceklerini sandılar. Kameraya alındılar ve görüntüleri YouTube’da büyük bir hızla yayıldı [1].

Pek çok görüşüne katılmasak da, ünlü “Marksist” filozof Slavoj Zizek şiddet sorunsalına sistem merkezli bir eleştiri yaparak, önemli bir noktaya parmak basıyor: “Peki, protestocular şiddet yanlısı mı? Evet, kullandıkları dil şiddet yüklü görünebilir (işgal vesaire), fakat onlar ancak Mahatma Gandi’nin şiddeti anlamında şiddet yanlısı. Şiddet yüklüler, çünkü hayatın işleyiş şekline son vermek istiyorlar –fakat küresel kapitalizmin sorunsuz işleyişini sürdürmek için gereken şiddetle kıyaslandığında bu şiddet nedir ki?” [2]

Hareketin sözcülerinin sevdiği kelimelerle söylersek, burada farklı olan “katı çizgilerle tanımlanmamış bir siyasi merkezin olmaması ve farklı kimlikleri barındıran daha esnek bir örgütlenme modeli üzerinden hareket ediliyor” olması. Göstericilerin iddiasına göre bu yolla, “katılımcı demokrasi” yaşamın her alanına rahatlıkla uygulanabiliyor. Eylemciler buna örnek olarak da “Arap Baharı”nın sembolü konumundaki Tahrir Meydanı’nı veyahut Yunanistan ve İspanya’daki kitle hareketlerini gösteriyorlar. Ayrıca, ne derece başarılı olduğu konusunda pek bilgi sahibi olmaksak da, eylemcilerin herkese açık olan ve kararları hep birlikte aldıklarını açıkladıkları “halk meclisi” toplantılarından da haberdarız. Fakat bu meclislerin içeriğine (işleyiş biçimine) ilişkin yeterince bilgi yok. Tek bildiğimiz Wall Street eylemcilerinin kendi ifadesiyle, “herkesin eşit söz hakkına sahip olduğu” bu meclislerde tüm kararlar uzlaşma yoluyla alınıyor. Lakin bu meclisler, basına yansıyan özellikleriyle, pek de yeni olmayan, geçmişte Dünya Sosyal Forumu örneğinde görülen cinsten “halk meclisleri” tipi örgütlenmelere benziyor. Ama şundan eminiz ki burada merkezinde işçi sınıfının yer aldığı konsey tipi “işçi meclislerden” söz etmek mümkün değil (Zaten eylemcilerin de böyle bir iddiası olduğu söylenemez). Yine de bu meclisler, ulus-ötesi şirketlerin egemenliği üzerine kurulu burjuva toplumlarında, “sıradan bireylere” (ellerini kaldırıp indirerek de olsa) demokrasinin belirli bir biçimini yaşama şansı veriyor. Azami özgürlük için mücadele eden hangi insan buna hayır diyebilir?

İşin iyi tarafı, hangi sınıf ve kesimden gelirse gelsin, eylemcilerin hedefinde, ulus-ötesi şirketlerin ve uluslararası finans kuruluşlarının olması. “Wall Street’i İşgal Et” hareketine katılanların büyük çoğunluğu, sorunun kaynağını uluslararası kapitalizmde görüyor (Bunun için taleplere ve sloganlara bakmak yeterli). “Wall Street’i İşgal Et” eylemlerinin basit bir biçimde, ileri kapitalist ülkelerde yaşanan ekonomik krizin neden olduğu “ulusalcı bir tepki” olarak damgalamak büyük bir hata olacaktır.

Üzerine çok şey söylenebilir ama kısa bir tanım yapmak gerekirse, “Wall Street’i İşgal Et” hareketi, küresel kapitalizme karşı yerel ölçekte birikmiş olan öfkenin, uluslararası alanda yaşanan patlama noktalarından sadece bir tanesidir. Lakin harekete katılanların kendilerini doğrudan doğruya Tunus’taki, Mısır’daki, Yunanistan’daki, İspanya’daki eylemciler ile özdeşleştirmesi, bu ülkelerdeki hareketlerle benzerliklerine vurgu yapması, kendilerini “küresel bir hareketin parçası” olarak tanımlamaları, işte bütün bu olgular, harekete damgasını vuran uluslararası özelliklere ışık tutuyor. Wall Street eylemlerinin küresel alanda yarattığı etkinin bir diğer önemli kanıtı da, bu hareketin 15 Ekim “Küresel Eylem Günü” ekseninde, toplam 82 ülkenin yaklaşık 1500 şehrine yayılmış olmasıydı. Bu hiç de küçümsenebilecek bir durum değildir.

Sıra Türkiye’ye geldiğinde, “Ayaklan İstanbul!” sloganıyla gerçekleştirilmek istenen eyleme katılım sınırlı oldu [3]. Lakin bunun böyle olacağı başta belliydi, zira aklı başında olan herkes bilmektedir ki, bu tip “yaratıcı” eylemler, bir ülkeye yapay bir biçimde adapte edilemez. Herhangi bir eylem biçiminin açığa çıkabilmesi için, eylemin gerçekleşmesi için gerekli olan toplumsal muhalefet dinamiklerinin benzerlerinin de, o ülkede az çok var olması gerekir. Fakat bazıları, benzer dinamiklerin şu an için Türkiye’de olmadığı gerçeğiyle yüzleşmekten çekiniyor. Bu somut gerçeklikle yüzleşmenin ötesinde, Wall Street rüzgârına kapılıp devrim şarkıları söyleyenler de var: “Lenin bilindiği gibi devrimi “ezilenlerin festivali” olarak adlandırır. Madem festival başladı, arkasından devrim heyulası niye New York’un üzerinde dolaşmasın!” [4].

Hareketin yönü

Henüz emekleme aşamasında olan Wall Street hareketinin ne yöne evrileceğini bugünden kestirmek güç ama imkansız değil. Lakin üzerinde yeterince araştırma yapılamamış olsa da, hareket, katılımcılarının “ideolojik renkliliği” (örneğin anarşistler, feministler, ekolojistler vb.) neticesinde tam bir koalisyon ağı görüntüsü veriyor. Kuşkusuz bu eylem sadece çeşitli radikal gruplardan ibaret değil. Yine bu geniş koalisyon şemsiyesi altında, kapitalizm karşıtı olduğunu söyleyenler olduğu gibi, hareketin içinde “insani bir kapitalizm” kurulabileceğini savunan reformistler, sendikalistler, sosyal-demokratlar ve sol liberaller de var [5]. Bu tablo akla “ikinci bir küreselleşme karşıtlığı faciası” ortaya çıkar mı sorusunu getiriyor. Elbette bunu zaman gösterecek. Yine de devrimci eylemciler sadece hareketin karşıtlarına değil, kendilerini destekler görünen, fakat eylemleri sulandırmak için elinden geleni yapan sahte dostlara karşı da her an uyanık olmalı.

Şunu da belirtmekte yarar var ki halihazırda Wall Street eylemcileri, kendilerine yakın internet sitelerinde, net bir anti-kapitalist söylem de kullanmıyorlar. Onlar, genel olarak, burjuva toplumun yüzde %99’unun, yüzde %1 tarafından nasıl haksızlığa uğradığına vurgu yapıyorlar. Ne istedikleri sorulduğunda, göstericiler, “sosyal adalet!” cevabını veriyorlar. En temel talepleri arasında, elitlerin gücünün sınırlandırılması ve liberal demokratik kurumların kapılarının, “sıradan insanlara açılması” var. Başka bir deyişle, liberal demokrasisinin tabana yayılması, özgürlükçü ve katılımcı bir “radikal demokrasi”nin kurulması, bu geniş koalisyonunun (radikal örgütleri dışarıda bırakırsak) bileşenleri arasında ortak payda olma özelliğine sahip. Açıkçası kapitalist sistemin restorasyonundan (yenilenmesinden) öte bir anlam taşımayan bu talebin, kapitalizmin devrimci yoldan tasfiyesi anlamına gelen işçi demokrasisi talebiyle herhangi bir bağlantısı yok.

Şunu belirtmekte yarar var ki Wall Street eylemlerinin eleştirilebilecek onlarca özelliği olmasına karşın, son tahlilde bu hareket, sömürü ve baskı üzerine kurulu mevcut dünya sistemine dönük, kayda değer bir toplumsal tepki hareketi olma özelliğine sahiptir. Bu hareket basit bir “gençlik isyanından” daha öte bir anlam taşıyor. Bu açıdan hareket, sistem eleştirisinden beslenen devrimci düşüncelerin gelişiminde bir tür “geçiş biçimi” olarak da ele alınabilir. Zira bu türden büyük sosyal mücadeleler hiçbir zaman yok olmaz; mutlaka arkalarında çeşitli deneyimler bırakarak tarih sahnesinden çekilirler, tıpkı “küreselleşme karşıtlarının” kapitalizme karşı nasıl mücadele edilmemesi gerektiğini bize “öğrettikleri” gibi! “Wall Street’i İşgal Et” hareketi hedeflerine ulaşamayacak olsa da, bu hareket kendisinden önceki tüm büyük isyanlar gibi kalıcı bir miras bırakacaktır.

Hareketin sınırları

Wall Street eylemcilerinin ortaya koyduğu en basit demokratik talepler bile ancak sosyalizm yoluyla çözülebilir. Nasıl mı? Örneğin, Amerikalı eylemcilerin gazetesi, Occupied Wall Street Journal’ın (İşgal Altındaki Wall Street Gazetesi) ilk sayısında yayınlanan “işgal bildirisinde” şunlar söyleniyor: “İpoteğe sahip olmadıkları halde evlerimize el koydular/ bizlerden aldıkları vergileri ortaklarına dağıttılar/ iş yerlerinde bugüne dek, cinsiyetçi, ırkçı ve yaşa bağlı bir ayrımı uyguladılar/doğayı katlettiler, besin kaynaklarını zehirlediler/ eğitim ve sağlık hakkımızı bir meta gibi sattılar/ öğrenim kredisi ile öğrencileri borçlandırıp onları rehin tuttular/basın özgürlüğünü yok ettiler/.” [6] Bütün bu sorunların esas kaynağı özel mülkiyet ve ücretli emek sömürüsü üzerine kurulu kapitalist sistemden başkası değildir. Bu yüzden eylemcilerin “demokrasi için harekete geçme talebi”, aslında “sosyalizm için harekete geçme talebinden” başka bir anlam taşımıyor. Çünkü İşgal Bildirisi’nde sıralanan bu talepler, bilakis işçi-emekçi kitlelerin bir araya gelerek kuracağı meclisler üzerine inşa edilecek olan sosyalist bir dünya federasyonunun kurulmasıyla çözüme kavuşturulabilir.

“Wall Street’i İşgal Et” hareketi işçi sınıfının damgasını taşımıyor olsa da, bu hareket özünde, geniş emekçi kitlelerin kapitalizme ve onun uygulamalarına duyduğu yaygın nefretin bir ürünü olarak doğdu ve gelişti. Lakin yazının hemen başlarında da belirtmiş olduğumuz gibi, hareket “enternasyonalist” bir niteliğe de sahip. Bu hareket, dünyanın değişik yerlerinde, birbirinden farklı pek çok kesimi ortak bir zeminde bir araya getirmeyi başardı. Lakin harekete karakterini veren liberal-gevşek örgütlenme anlayışı ve hareketin programatik açıdan net bir devrimci perspektifinin olmayışı, bütün bu olumlu özellikleri gölgede bırakmaya devam ediyor. Örneğin “Wall Street işgalinin San Francisco’daki uzantısında kalabalığa konuşan bir eylemci kitleye şu sözlerle hitap ediyor: “Bize programımızın ne olduğunu soruyorlar. Programımız yok. Güzel zaman geçirmek için buradayız.” [7]. Örgütsel bir merkez inşasından ve programatik ilkeler savunmaktan “itinayla kaçındıklarını” söyleyen eylemciler, hareketin zamanla güç kaybetmesi halinde, kendilerini derin bir açmazın içinde bulabilirler. Hareket genişledikçe, eylemciler arasındaki “fikir çeşitliliği” ve anlaşmazlıklar daha da büyük sorunlar yaratabilir.

Herhangi bir siyasi merkezi olmayan bu hareketin, ortak bir mücadele hattına sahip olmaması münasebetiyle, yöntemsel olarak tam bir “anarşiye” teslim olması halinde, ne derece kitleselleşirse kitleselleşsin, sayısız politik açmazla karşı karşıya kalması kaçınılmaz gözüküyor. Bu da hareketin, burjuvazi tarafından denetim altına alınma olasılığını daha da arttırıyor. Lakin harekete egemen olma mücadelesi veren, reformistler, sendikalistler, sosyal-demokratlar ve sol liberaller, burjuvazinin de desteğiyle, hareketi düzen içi sınırların dışına çıkmayan bir tür “sivil toplum hareketine” dönüştürmek için fırsat kolluyorlar (Ayrıca, Wall Street eylemlerine destek verenler arasında, Joseph Stiglitz, Paul Krugman, Jeffrey Sachs gibi, Keynesyen politikaları savunan yazarlar da var. Bunlar gelir ve servet daha adil dağıtılmadan, kamu altyapı yatırımlarına, sosyal programlara ağırlık verilmeden kapitalist ekonominin bu krizi aşabileceğine inanıyor). Hatırlatmakta yarar var ki bir döneme damgasını vuran “küreselleşme karşıtı hareketlerin” pek çoğu bugün, “insani bir kapitalizm” için mücadele eden sistem içi muhalefet gruplarına dönüştüler. Bu defa da aynı filmin oynanması muhtemeldir.

Hayri Kozanoğlu, Birgün gazetesinde yayınlanan yazısında, Wall Street eylemcilerinden Judith Stein’ın gözlemlerini şu şekilde aktarıyor: “Judith Stein’a göre meydanda dört çeşit insan var. Birinci grup gençler, özellikle Obama’dan sıtkı sıyrılan, sandık politikalarına artık bel bağlamayanlar. İkinci grup, kadın hareketi, ekolojik hareket gibi toplumsal hareketlerdeki deneyimlerini buraya aktaranlar. Üçüncüsü, ezeli sistem muhalifleri. Dördüncüsü, medya toplumunun efsununa kapılıp, olup biteni yerinde görmek için şenliğe koşanlar.” [8]. Kuşkusuz Stein’in sınıflandırması fazlasıyla yüzeysel olmakla birlikte, hareketin temel dinamiklerine ilişkin önemli ipuçları veriyor. Marksist/tarihsel maddeci bakış açısından kopmadan ele alındığında, Stein’in aktarımları, hareketin “sınıfsal karakterini” anlama da yararlı olabilir.

Hareketin nereye doğru evrileceğine ilişkin Amerikalı sosyolog Immanuel Wallerstein’in öngörülerine de kulak kabartmakta yarar var: “Gelecek açısından hareketin önünde iki seçenek olabilir: Hükümetin insanların açıkça sancısını çektiği ekonomik sıkıntıları asgariye indirmek konusunda ne yapacağına dair kısa vadeli bir yeniden yapılanmayı zorlamak; veya Amerikan halkının geniş kesimlerinin kapitalizmin yapısal krizinin ve artık çok kutuplu bir dünyada yaşadığımız için hasıl olan büyük jeopolitik dönüşümlerin gerçeklerine nasıl kafa yorabileceğine dair uzun vadeli bir değişime çalışmak.” [9] Salt Amerika’daki hareketin geleceğinin ne olacağını kestirmeye çalışıyorsak, Wallerstein’ın tespitlerinde haklılık payı olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Burada şu noktaya dikkat çekmekte yarar var, hareketin özellikle ABD ayağının zaman içinde “kısa vadeli bir yeniden yapılanmayı” temel alan bir sosyal muhalefet hareketine de dönüşme tehlikesi var.

Kimileri şimdi söyleyeceklerimiz için “felaket tellallığı” yorumu yapabilir. Zira insanlık tarihinin en büyük okullarından biri tarih bilimidir. Wall Street’i İşgal Et hareketi net bir program ortaya koyamadığı ve kapitalist sistem karşısında gerçek bir iktidar alternatifi yaratamadığı müddetçe, bu hareket, sistemin ve burjuvazinin istediği biçimde dönüşmeye, düzen içi sınırlara hapsolarak sönümlenmeye mahkumdur. Bu deneyimin acı örnekleri, sınıflar mücadelesi tarihi boyunca pek çok defa tekrarlandı. Bu defa da ortaya farklı bir tablo çıkacakmış gibi gözükmüyor. Dünyanın devrimci temellerde dönüştürülmesi ve sınıfsız toplum düzeninin evrensel inşası noktasında Wall Street hareketinin tarihsel sınırlılığı, onun programatik ve örgütsel açıdan kapitalizme karşı mücadelede işçi sınıfına ve diğer emekçi kesimlere yol gösterecek silahlara sahip olmayışından kaynaklanmaktadır.

Marksist dünya partisinin inşası

Wall Street eylemcilerinin haklı olarak dile getirdiği anti-kapitalist talepler, kapitalizm var olduğu sürece gerçekleşmesi mümkün olmayan taleplerdir. Bu talepler ancak (toplumun işçi ve emekçilerden oluşan çoğunluğunu kapsayan) “geçiş talepleri” biçiminde formüle edildiklerinde ve sosyalist işçi iktidarı hedefi ile taçlandırıldıklarında, gerçek manada uygulanabilir talepler haline gelebilir. Wall Street eylemlerine öncülük eden pek çok kesimin, sosyalizm için mücadele gibi devrimci bir perspektifi olmasa da, bu kesimlerin talepleri sınıfların ve sömürünün olmadığı bir düzen mücadelesinde gerçek karşılığını bulacaktır. Kapitalizm, insanlığın bugüne kadar yaratmış olduğu bütün ilerici ve demokratik değerlere düşman bir sistemdir. Bu sistemden kurtuluşun yolu, siyasi merkezden yoksun, kendiliğindenci ve yarı-anarşist örgütlenmeleri değil, tam anlamıyla proleter demokrasiyi ve Marksist enternasyonalizmi temel alan bir örgütlenme biçimini benimsemekten geçiyor.

Wall Street’i İşgal Et hareketi örneğinde olduğu gibi, tüm dünyada sınıf mücadelesinin yükselişe geçtiği bir dönemde [10], küresel kapitalizme karşı uluslararası temelde örgütlenmenin aciliyeti her zamankinden daha da önemli bir başlık olmaya devam ediyor. İşçi sınıfına kapitalizme karşı mücadelesinde dünya ölçeğinde rehberlik edecek Marksist bir dünya partisinin inşa edilmesi, Stalinizmin iflasını takiben burjuvazinin ve küçük burjuvazinin safına geçen bazı aklı kıt “solcuların” iddia ettiği gibi “modası geçmiş!” bir hedef değil, tam tersine önüne sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir dünya kurma hedefini koymuş olan her devrimcinin en temel görevidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir