Van depreminin gösterdikleri

23 Ekim Pazar günü Van’da meydana gelen 7.2 büyüklüğündeki deprem bizlere ne yazık ki bir kez daha nasıl akıldışı bir sistemde yaşadığımızı gösteriyor. Ölü sayısının 300’e yaklaştığı ve bu sayının bini aşabileceği ifade edilirken, depremin gerçekleştiği gün akşam saatlerine kadar ne kurtarma ne de yardım ekipleriyle devletin ortalıkta görünmemesi, 1999 depreminde yaşanan tablonun hiç de geçmişte kalmadığını ortaya koymuş oldu. Dünyanın birçok yerinde ve Türkiye’de gerçekleşen her doğal felaketin binlerce insanın ölümü, yaralanması ve evsiz kalmasıyla sonuçlanıyor olması, bu toplumsal felaketlerin “doğal” olmadığını ve gerçekte kapitalist sistem adlı tek bir sebebi olduğunu her defasında binlerce insanın acısı pahasına ortaya sermektedir.

Van depremiyle birlikte yalnızca devletin hazırlıksızlığı ve geç müdahalesi değil, yıkılmaya hazır binalarda yaşayan yoksul emekçilerin ölüme mahkum edildiği acı gerçeği de bir kez daha su yüzüne çıkmıştır. Hükümet sözcüleri, durumu doğal bir afet olarak göstermeye çalışıp hızla yardım ettikleri ve seferber olduklarından dem vurarak sorumluluklarından sıyrılmaya çalışmaktalar. Medyada söz alan sözümona deprem uzmanları, göçük altında kalanlara “evlerinizi neden daha sağlam yapmadınız?” sorusunu yöneltiyorlar. Dürüst birkaç bilim insanı dışında hiç kimse 1999 depremi felaketinin ardından hiçbir önlem alınmadığını, yapıları sağlamlaştırma yolunda devletin en ufak bir çabasının dahi olmadığını ve sadece geçimlerini sağlayacak bir gelir elde edebilen yoksul emekçilerin nasıl olup da yaşadıkları binaları depreme dayanıklı hale getireceğini sorgulamıyor.

Kapitalizmin serbest piyasasının vahşi kuralları, herkese yaşadığı evi kendi imkanlarıyla sağlamlaştırmasını, bu imkanlardan yoksunsa tanrıya sığınmasını öğütlüyor. 1999 Marmara depremi ardından, deprem vergisi adıyla toplanan gelirlerin nereye harcandığı sorusunun yanıtı da meçhul. Van depremi bizlere, sıkça dillendirilen İstanbul başta olmak üzere deprem kuşağında yer alan tüm bölgelerdeki insanları aynı sonun beklediğini göstermektedir.

Binaların denetlenmesi, depreme ve diğer doğa olaylarına karşı dayanıklı hale getirilmesi tek tek bireylerin değil, devletin gerçekleştirebileceği bir konudur. Oturdukları binaları zaten sağlam zemine ve dayanıklı yapma imkanı bulunanlar, bugün çıkıp “neden evlerinizi sağlamlaştırmadınız” sorusunu da sorabilenlerle aynı sınıfa mensuplar. Bu zihniyetin tezahürleriyse insanlıktan çıkma noktasında sınır tanınmadığını ne yazık ki gösteriyor. 1999 depremi ardından depremzedelerin yerleştirildiği konutlarından, daha sonra zor yoluyla çıkarılmaları ve buralara tuzu kuru bürokratların yerleştirilmesi de bunlardan birisiydi.

Yine Marmara depreminin, gerçekte dinsizlere yönelik tanrının bir gazabı olduğunu çıkıp medyada uzman edasıyla söyleyenler de henüz hafızalardan silinmedi. Onbinlerce insanın kapitalizmin konut sorunu nedeniyle ölüme terk edilmesini gözlerden ırak tutmak için burjuva medyanın da üzerine atladığı bu “ilahi adalet” anlayışı bugün de Kürt halkına karşı hortlatılmış durumda. Hiç şüphesiz, medyamızın ikiyüzlülükte sınır tanımadığını, ölümlerden ve acılardan beslendiğini, Kürt düşmanı şoven milliyetçiliğin körüklenmesinde de başrolü oynadığını bilmek için dahi olmak gerekmiyor. Bugün de aynı medyanın çeşitli “insani” yüzleri televizyon programlarında kinlerini kusmak için bir fırsat bulmuş durumdalar. Yüzlerce insanın öldüğü Van depremi, Kürtlere karşı duyulan kinin hangi boyutlarda olduğunu gösteriyor. Bir kısmı “Allah terör yandaşlarını uyardı” derken, bir diğeri “her ne kadar Van’da da olsa…” diyebiliyor; kimisi de “Herkes haddini bilecek. Yeri geldimi taş atacaksınız, kuş avlar gibi avlayacaksın sonra yardım isteyeceksin. O polisler hemen yardımına koştu oradakilerin. Hem polise taş atıyorsunuz, hem de yardım istiyorsunuz” diyerek Kürtlerin depremi hak ettiklerini söyleyebiliyor.

Peki, bu modern giysiler içerisindeki ırkçı-gerici zihniyetin Kürt halkına hakaret ve yüzbinlerce insana bu şekilde hitap etme cesareti nereden geliyor? Bunun cevabı burjuva devletin Türk milliyetçisi yapısı ve başta Kürtler olmak üzere diğer halkları dışlayan bölücü karakteridir. İşte bu yüzden, yani sermaye sınıfının ve devletin, kısacası egemenlerin arkasında olduğunu bilen ve iddia edildiği gibi hiç de münferit olmayan bu açıklamalar yapılabiliyor. Burjuva medyanın dışında sosyal medyada da benzeri düşüncelerin dile geliyor oluşu (“vatan hainlerinin yardımına gidilmesin” vb.), Türkiye toplumunun bizzat egemen sınıf eliyle ne derece kin ve düşmanlığa sevk edildiğini göstermektedir. Topluma da sirayet eden bu ikiyüzlülük, yardım edilecek insanların hangi kimlikten ya da dinden olduğuna bakma gereğini duyacak kadar insanlıktan çıkmak; Somali’de yaşanan kapitalizmin felaketine karşı para yardımı yaparak kendini tatmin ederken, yanı başındaki bir halka sırtını dönmektir; kısacası bu kapitalizmin yarattığı “insan”dır.

Ve yine kalbinde sermayenin kar güdüsünden başka bir şey bulunmayan benzeri bir insan da, Van depreminin ardından televizyonda şunları söyleyerek kapitalistlerin açık yürekli sözcülüğüne soyunuyor: “Bu bir şans şimdi, Van yardım alacak, TOKİ de var, yeni bir kent inşa edebilirler.” Hiç şüphesiz bu kapitalistler için büyük bir şans ve onlar bunu kutlayabilirler! Marmara depreminin ardından akbabalar gibi bölgeye üşüşen sermaye sahipleri bu kez de Van’da boy gösterecek ve karlarına kar katacaklar, bu doğru. Yukarıdaki kapitalist zihniyet yalnızca Türkiye’ye özgü sanılmasın, dünyanın her yerinde kapitalistler “doğal felaketler”i ciddi bir rant ve kar alanına dönüştürmüş durumdalar, Somali’deki emperyalist ve kapitalist devletlerin “insanseverliği”ni ne çabuk unuttuk!

Yalnızca kapitalistler değil, onların devleti de eğer süreci kontrollü yönetebilirse, içinde bulunduğumuz felaket gündeminde aynı Marmara depreminin ardından yaptıkları (mezarda emeklilik yasası) gibi birçok yasayı meclisten geçirmeye, basın aracılığıyla nasıl bir seferberlik içine girdiklerini vurgulayarak prestijini yükseltmeye ve felaketi fırsata çevirmeye çalışacaktır. Yaşananların sorumlusu olan burjuva düzenin tüm kollarıyla felaketin gerçek sorumlusunu gizlemeye çalışması, Kürt düşmanlığına sarılması ve çöken evler ile yaşamların üzerinde yeni bir kar alanı görmesi şaşırtıcı değildir. Buna karşıysa bizlere Kürt halkının bu acı günlerinde onunla dayanışmayı ve her alanda şoven milliyetçiliğe karşı mücadeleyi yükseltme görevi düşmektedir.

Kapitalist sistemin felaketlerine karşı içten ve gerçek kardeşlik duygularıyla seferber olanlar bugün de, aynı 99’da Marmara’da ya da dünyanın her yerinde olduğu gibi yine işçiler ve emekçiler olmuştur. Felaket günlerinde sağlanan bu birliğin kalıcılaşması ile duyduğumuz acının gerçek sebebi olan sisteme karşı öfkemizi yöneltmek yoluyla deprem gibi doğa olaylarının insanlığa zarar veremeyeceği bir dünyanın kurulması için mücadele etmek, kapitalist sistemin kaçınılmaz sonucu olan ölümleri ve acıları durdurmanın tek yolu olarak önümüzde durmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir