Türkiye’nin savaş tehditlerinin ortasında, Suriye’de “güvenli bölge” kuruluyor

Yazdır

Çarşamba günü, Milli Savunma Bakanlığı, Türk ve ABD’li askeri yetkililerin Suriye’nin kuzeyinde bir “güvenli bölge” kurma konusunda anlaştıklarını açıkladı. Anadolu Ajansı’na göre, 30-40 kilometre genişliğindeki “güvenli bölge”, ABD ile koordinasyon halinde Türkiye’nin kontrolünde olacak.

Milli Savunma Bakanlığı, yaptığı açıklamada, “Türkiye’nin güvenlik endişelerini giderecek ilk aşamada alınacak tedbirlerin bir an önce uygulanması”; “Bu çerçevede, Güvenli Bölge tesisinin ABD ile birlikte koordine ve yönetimi için Türkiye’de Müşterek Harekât Merkezinin en kısa zamanda kurulması” ve “Müteakiben, Güvenli Bölgenin bir barış koridoru olması ve yerinden edilmiş Suriyeli kardeşlerimizin ülkelerine dönmeleri için her türlü ilave tedbirin alınması” konularında anlaşma sağlandığını belirtti.

Bu açıklama, Türk ve ABD’li yetkililer arasında üç gün süren görüşmelerden sonra ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin Suriye’ye askeri harekat düzenleme yönünde artan tehditlerinin ve hazırlıklarının ardından geldi.

Washington, Suriye’deki –ABD Özel Kuvvetleri’nin içine yerleştirilmiş olduğu– başlıca vekil gücüne yönelik böyle bir harekata karşı olduğunu açıkça ortaya koymuştu. ABD Savunma Bakanı Mark Esper, bunun ABD için “kabul edilemez” olacağı uyarısında bulunmuş ve tek taraflı müdahaleleri engelleyeceklerini eklemişti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçtiğimiz hafta sonu Bursa’da yaptığı konuşmada şunları söylemişti: “Afrin’e, Cerablus’a, El Bab’a girdik. Şimdi de Fırat’ın doğusuna gireceğiz. Biz, bunu Rusya ile de Amerika ile de paylaştık. O bölgede güvenlik koridoru oluşmalı.”

Erdoğan, ABD’nin Suriye’deki başlıca vekil gücü olan Kürt milliyetçisi Halk Savunma Birlikleri’ni (YPG) hedef almak üzere Suriye’nin kuzeyine daha önce iki kez düzenlenen askeri harekatlara işaret ediyordu.

Erdoğan, kendisini devirmeye çalışan NATO destekli darbeden sadece beş hafta sonra, 24 Ağustos 2016’da, YPG güçlerine karşı, Türkiye’nin Suriye’ye yönelik “Fırat Kalkanı Harekatı” adı verilen ilk istilasını başlatma emri vermişti. Bunu, Ocak 2018’de başlatılan “Zeytin Dalı Harekatı” izledi. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve onun İslamcı “Özgür Suriye Ordusu” vekilleri, Afrin kenti dahil olmak üzere Suriye’nin kuzeybatısının bir kısmını hala işgal ediyor.

Ankara’nın Fırat’ın doğusunda bir “güvenli bölge” kurmadaki başlıca hedefi, orada Kürtlerin önderliğindeki ön devlet oluşumunu ortadan kaldırmak ve Kürdistan İşçi Partisi (PKK) bağlantılı YPG milislerini bölgeden çıkarmaktır. Ankara, uzun süredir, Suriye’nin kuzeybatısında kontrol ettiği “güvenli bölge”yi Fırat’ın doğusuna genişletmesi gerektiğinde ısrar ediyordu. Erdoğan hükümeti, Türkiye’deki Suriyeli sığınmacı krizini de, muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) tam desteğiyle, bu amaç doğrultusunda ikiyüzlü bir şekilde kullandı. Kürt milliyetçisi Halkların Demokratik Partisi (HDP) ise, son dönemde tırmanan sığınmacı karşıtı kampanya karşısında sessiz kaldı.

Salı günü, Erdoğan, sinik bir şekilde, Türkiye’nin Suriye’deki askeri operasyonlarının hem göçmen meselesini çözeceğini hem de Suriyelilerin ülkelerine geri dönmelerine yardımcı olacağını ilan etti. CHP, aşırı sağcı müttefiki İYİ Parti ve onların medyadaki destekleyicileri, uzun süredir Suriyelileri geri gönderme üzerine referandum düzenleme çağrıları yapıyor ya da işsizlikten, yoksulluktan ve toplumsal eşitsizlikten onları sorumlu tutarak şovenizmi kışkırtıyordu.

CHP, Kemalist burjuva seçkinlerin geleneksel partisi olarak, Suriye’ye yönelik yeni bir istilaya desteğini açıkça ilan etti. CHP önderi Kemal Kılıçdaroğlu, 31 Temmuz’da Türk-İş’e yaptığı ziyaret sırasında şunları belirtti: “Türkiye, Ortadoğu politikasında kendi güvenliğini sağlamak zorundadır. Bu bağlamda [Suriye’de] barış koridoru da olabilir, özel bir bölge de olabilir. Dolayısıyla Türkiye, içinde bulunduğu coğrafyada kendi güvenliğini sağlayacak bütün adımları atmak zorundadır.”

Çarşamba günü, HDP ve çok sayıda başka Kürt milliyetçisi parti ve oluşum, “Kürdistan Bölgesel Yönetimi [IKYB] topraklarına yönelik devam eden saldırılar ile Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik saldırı tehditlerine karşı” ortak bir açıklama yaptı. Açıklamada, “Türkiye ve İran’ın, IKBY ve KSDÖY’nin [Kuzey Suriye Demokratik Özerk Yönetimi] egemenlik alanlarında giriştikleri işgalleri kınıyoruz,” deniliyordu.

Söz konusu partiler, emperyalizm yanlısı iflas etmiş stratejileri doğrultusunda, savaşlarıyla onlarca yıldır Ortadoğu’yu mahvetmiş olan güçlere kendilerine yardım etme çağrısında bulundular. Açıklama, “Başta BM, NATO, Avrupa Konseyi, AB Komisyonu ve uluslararası kurumları”, Türkiye’yi ve İran’ı uyarmaya ve “çözüm”e katkı sunmaya çağırıyordu.

Gerçekte, Ortadoğu genelinde hakim olan, bölgedeki tüm kapitalist güçlerin onlarca yıldır süren emperyalist katliamı durdurmaktan aciz olmasıdır. ABD’nin İran’a karşı savaş hazırlıklarının ortasında, Türkiye’nin Suriye’de yeni bir yasadışı “güvenli bölge” oluşturmak üzere askeri harekat düzenlemesi, hızla kontrolden çıkıp, bölgesel, hatta ABD ile Rusya arasında açık bir çatışmayı kapsayan küresel bir savaşa dönüşebilir.

Pentagon ile birlikte çalışan Erdoğan, bu yönde hızla ilerliyor. Salı günü Ankara’da 11. Büyükelçiler Konferansı’nda konuşan Erdoğan, “Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatlarıyla başlattığımız süreci inşallah çok yakında farklı bir aşamaya geçireceğiz,” dedi ve ekledi: “Amerika’dan gerek FETÖ elebaşlarının ülkemize iadesi, gerek PKK/YPG terör örgütünün silahlandırılmasına son verilmesi konularında da net adımlar bekliyoruz.”

Ankara, 2016’daki darbe girişiminden, ABD’de yaşayan vaiz Fethullah Gülen’i ve “Fethullahçı Terör Örgütü” (FETÖ) diye adlandırdığı örgütü sorumlu tutuyor. Washington ve Berlin tarafından desteklenen bu başarısız darbe girişimi, ABD önderliğindeki NATO ile Türkiye arasında artan gerilimleri yansıtıyordu. ABD başta olmak üzere NATO güçleri, Suriye’deki YPG milislerine verdikleri destek gibi stratejik meseleler üzerinden Türkiye ile ABD ve diğer NATO müttefikleri arasında büyüyen anlaşmazlıkların ortasında, Ankara’nın Rusya ve Çin ile daha sıkı ilişkiler kurmaya yönelmesini kabul edilemez görmüşlerdi.

AKP, 2016’daki darbe girişiminden kısa bir süre sonra, Rus yapımı S-400 hava savunma füzeleri satın alma hakkında konuşmaya başladı. Ankara, sonraki üç yılda, YPG’ye karşı iki askeri harekat düzenler ve ABD’nin Suriye’deki gücünü sınırlama temelinde Moskova ve Tahran ile kırılgan bir ittifak kurarken, Rusya ve İran destekli Suriye yönetimine karşı El Kaide bağlantılı İslamcı güçleri desteklemeyi sürdürdü.

ABD ile Türkiye arasında Suriye’de yasadışı bir “güvenli bölge” kurma konusunda yapılan son anlaşmaya karşın, iki hükümet arasındaki derin ve patlayıcı farklılıklar varlığını sürdürüyor. Türkiye’ye S-400 füzelerinin ilk sevkiyatının geçtiğimiz ay yapılmasının ardından, hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler, ABD Başkanı Donald Trump’a, Türkiye’ye –Rusya’ya karşı çıkarılan– Amerika’nın Düşmanlarına Yönelik Yaptırım Yasası (CAATSA) kapsamında yaptırım uygulaması için baskıyı arttırıyor.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, geçtiğimiz hafta, Washington’a, Ankara’nın ABD yaptırımlarına Türkiye’deki NATO üslerini kapatarak misilleme yapabileceği uyarısında bulundu ve şunları söyledi: “Şu anda İncirlik olsun, Kürecik [ABD radar üssü] olsun, diğer konularda olsun biz süreci işletiyoruz. Bize yönelik Amerika’nın çok olumsuz adımları olursa, eğer yaptırım veya daha ileri adımlar olursa bizim de Amerika’ya vereceğimiz cevaplar var.” NATO’nun İncirlik hava üssü, 2016’daki başarısız darbenin en önemli merkezlerinden biriydi. NATO’nun yanlışlıkla yayınladığı bir rapora göre, ABD’nin Avrupa’daki 150 nükleer silahından 50’si İncirlik’te bulunuyor.

Şimdilik, Erdoğan daha fazla bölgesel etki kazanmak için Washington’ı bir yandan eleştirip diğer yandan onunla uzlaşma peşinde koştuğu bir politika izlerken, Trump, Türkiye’ye F-35 satışlarını durdurmakla yetiniyor ve daha fazla yaptırımdan uzak duruyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

shares