Türkiye ve Küresel Ekonomik Kriz Üzerine Notlar

Türkiye’de politik gündem, AKP’nin kapatma davası ve Ergenekon operasyonuna kilitlenmiş durumda. Ekonomi haberleri zaman zaman ses bulsa da, bir yılı aşkın süredir devam eden küresel ekonomik kriz –henüz- Türkiye’nin gündemini belirler durumda değil, daha doğrusu işin görünen kısmı bu şekilde. Arka planda kalan gelişmeler ve haberlerde ise, sermayenin ekonomik krizi uzun süredir gündemine koymuş olduğu bir gerçek. Öyle ki, tam da bu nedenden ötürü, TÜSİAD ve AKP’nin arası açılmış durumda. Burjuvazi, hükümetin ekonomik krize karşı hiçbir önlem almayarak, tamamen kendi gündemine kilitlenmiş olmasından ötürü kızgın ve bu nedenden AKP’ye olan desteğini görece azaltmış durumda.

19 Haziranda toplanan TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi’nde (YİK) konuşan Arzuhan Doğan Yalçındağ “Bırakın orta ve uzun vadeyi, bir yıl sonra bile ne olacağını bilmiyoruz” diyerek büyük sermayenin bugünkü durum ve siyasi iktidar hakkında görüşünü özetlemiş oldu. Aynı toplantının konuklarından birisi olan Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Başkanı Kemal Derviş ise, bir süre önceki açıklamalarına kıyasla (Derviş mayıs ayının başında ‘Enflasyonda tsunami yolda, yoksullar %25 daha yoksullaşacak’ demişti) “iç açıcı” açıklamalarda bulundu. Özetle hem küresel ekonominin hem de Türkiye ekonomisinin içine girdiği yavaşlamayı atlatacağına ve yeniden hızlanma eğilimine gireceğine inandığını belirten Derviş, “bundan böyle reel sektör üzerinde durulması’” gerektiğini belirtti. Türkiye ekonomisinin can alıcı noktası olan bu konu, ekonomik krizin de aslı vuracağı nokta hiç şüphesiz. Öyle ki, Türkiye’yi devasa cari açığına rağmen ayakta tutan ve hatta ekonominin büyüdüğünü gösteren dışarıdan sıcak para akışı durmuş, daha doğrusu geri çekilmeye başlamış durumda.

2008 yılında Türkiye ekonomisinin yaklaşık 35 milyar doları enerji faturası olmak üzere toplam 46 – 47 milyar dolar civarında cari açık vermesi öngörülüyor. Bu da ciddi bir dış finansman sorunu ortaya çıkarıyor. Yüksek cari açığını dış finansmanla kapatan Türkiye gibi ülkeler için Moody’s’in Economy.com birimi analistlerinden Kim Forkes, “Konuşulduğu gibi piyasalarda ikinci bir çöküş yaşanırsa Türkiye gibi cari açığını finanse etmek için yabancı doğrudan sermayeye muhtaç olanlar zorlanacak” diyor. Bu “zorlanma ihtimali”nin bir süredir başlamakta olduğunu ise veriler gösteriyor. 2008’in ilk yarısında bahsedilen ülkelerden 12 milyar dolarlık yabancı sermaye çıkışı olduğu belirtiliyor. Geçen sene ise aynı dönemde bu piyasalara 2 milyar dolarlık sıcak para akmıştı. Haziran ayının ortasından itibaren bu piyasalardan çıkan paranın boyutu 2 milyar doları bulmuş durumda.

Piyasalar Portföy Fonları Araştırma (EPFR) ‘nin son raporuna göre Haziran’ın sadece son haftasında küresel hisse senetleri piyasasından toplam 44,1 milyar dolarlık para geri çekildi. 2008’in başından bu yana hisse senetleri piyasasından çıkan para ise 3,3 trilyon doları buldu. Yılın ilk yarısında gelişmiş piyasalardan çıkan para ise 104 milyar doları buldu. Çin piyasasından ise aynı dönemde 3,163 milyar dolarlık bir çıkış oldu. Sadece Hindistan piyasası bile yılın ilk çeyreğinde yüzde 27,3 düşüş yaşadı, Çin ise yüzde 23,14 değer kaybetti.

Ekonomistler, bu krizden, büyük cari açığa sahip ülkelerin en büyük darbeyi yiyeceği konusunda hemfikirler. Geçtiğimiz günlerde Reuters Haber Ajansının sorularını yanıtlayan Dankse Bank’s Analisti Lars Christensen “Türkiye piyasalarını bekleyen en büyük risk benim tahminlerime göre döviz kuru ve cari açık gibi görünüyor.” dedi. Politik riskin de bu etkileri artırdığını belirten Christensen bir gerçeğe ışık tutuyordu: ekonomik kriz siyasi krizden doğmaz, tam tersi geçerlidir, ancak ikincisi birincinin etkisini artırıp azaltabilir.

25-28 Haziran günleri arasında İstanbul’da gerçekleştirilen Dünya Ekonomi Kongresinin alt başlığı ise oldukça ilgi çekici. ‘Küreselleşmenin Meydan Okuması’ altbaşlığında gerçekleştirilen uluslararası kongrenin gündemini küresel ekonomik kriz oluşturuyordu. Kongre hakkında basına ayrıntılı bir bilgi verilmedi. Merkez Bankası başkanı Durmuş Yılmaz’ın konuşmasında, 1980 sonrası küreselleşme süreciyle daha hızlı büyümeye başlayan dünya ekonomisinin bu kez enflasyonist bir iklime girdiğini ve bu iklimde büyüme hızı yavaşlayan kimi gelişmiş ülkelerde faizlerin indirildiğini, enflasyonist kaygı taşıyan kimi gelişmekte olan ülkelerde ise yükseltildiğini belirtti. Devamında, 2006 yılı boyunca enflasyon hedeflemesi uygulayan 18 ülkenin 12 tanesi başarılıyken, 2007’de bu sayının 5’e, 2008’de de 1’e (Brezilya) düştüğünü açıkladı. Kapitalist ülkelerin enflasyon hedeflemesinin içinde bulunduğumuz yıl tamamıyla başarısızlığa uğradığını belirten bu açıklama, küresel ekonomik krizin yalnızca küçük bir göstergesi.

Türkiye için son olarak, açıklanan ilk çeyrek dönem verilerine bakmakta yarar var. Bu verilere göre 2008 yılı ilk çeyreğinde; özel tüketim harcamaları yüzde 7.3, sınai üretim yüzde 7 ve GSYİH yüzde 6.6 oranında arttı. Yalnızca dürüst burjuva ekonomistler için değil, Türkiye’de yaşayan herhangi biri için de pek inandırıcı olmayan bu verilerin asıl olarak “dış finansman ihtiyacı”na yönelik olduğu ve “yabancı sermayeye güven vermek” amacıyla verilerin çarpıtıldığı büyük bir olasılık olarak duruyor. Öyle ki, ilk çeyrekte cari açık %37 oranında artmışken, katma değer vergisi tahsilat rakamları ocak ayında 2.8 milyardan, şubatta 1.8 milyar ve martta 0.8 milyara gerilemişken, TOBB 2008 yılının ilk 6 ayında geçen yılın ilk 6 ayına göre açılan şirket sayısında yüzde 0,59’luk azalma olduğunu ve aynı dönemde kapanan şirket sayısında yüzde 19,24’lük bir artış olduğunu açıklamışken, bazı ekonomistler Türkiye’nin stagflation’dan (durgunluk içinde enflasyon) kurtulmasının mümkün olmadığını belirtirken, ekonominin son altı yıl içindeki en iyi ilk çeyrek dönemi yaşadığını söylemek pek inandırıcı görünmüyor.

Elbette Türkiye burjuvazisi için olumsuzluklar bunlarla sınırlı değil, öyle ki sermayenin krizi her zaman olduğu gibi –ve bugüne kadar hiç olmadığı kadar- küresel. Veriler, sermayenin 1929 buhranından sonra en kötü yarıyılı geride bıraktığını gösteriyor. Aynı şekilde borsalar da son 26 yılın en kötü performansını gösteriyor.

Para sermaye olarak kendini gösteren kriz, asıl olarak meta sermayeye dayanıyor. ABD’de kredi krizi olarak baş gösteren kriz, inşaat piyasasının kriziyle sınırlı kalmamış durumda. Çok kısa bir süre içinde bunun uluslararası bir kriz olduğu, enerji ve gıda piyasasında -ve elbette toplumsal çalkantılar biçiminde de- altüst oluşlara yol açtığı gözlemlendi.

2001 yılının sonundan bu yana petrolün reel fiyatı altı kat arttı. Ham petrol fiyatları, geçtiğimiz günlerde yeni bir eşiği daha geçerek 145 doların üzerine çıktı. Fiyatlar da son altı ayda dolar bazında yüzde 50 dolayında zamlandı.

Bu artışlar, petrol kaynağına sahip sermayenin karlarını devasa artırmış durumda. Venezuela devlet petrol şirketinin yılın ilk üç ayındaki kârının yüzde 80 dolayında arttığı açıklandı. Bu durum pek çok uluslararası petrol şirketi için de geçerli. Financal Times’ın her yıl açıkladığı “en büyük 500 şirket” istatistiği de bunu gösteriyor. Bu listede, ABD’li petrol devi Exxon dünyanın, Rusya’nın doğalgaz tekeli Gazprom ise Avrupa’nın en büyük şirketi. İstatistik banka tekellerinin küresel krizden ne denli zarar gördüğünü ve enerji tekellerinin devasa karlarını gözler önüne serdi. Şu ana kadar 380 milyar dolar zarar yazan Wall Street bankaları, dünyanın en büyük şirketleri listesinin en parlak isimleri arasına giremediler.

Aynı şekilde, ABD otomotiv sanayisinin kalbi olan Detroit’teki 3 dev şirketin satış rakamları haziran ayında son 15 yılın en düşük düzeyine geriledi. Chrysler’in hazirandaki satışları bir yıl öncesinin aynı dönemine göre yüzde 36 azalırken, Ford’un satış kaybı yüzde 29, General Motors’un kaybı ise yüzde 19 oldu.

Aynı şekilde Avrupa Birliği ülkeleri de krizden oldukça etkilenmiş durumda. Euro Bölgesinde enflasyon Haziran ayında yüzde 4 ile 16 yıllık tarihinin zirvesine çıktı. AB’de ortak para kullanan 15 ülkenin dahil olduğu Euro Bölgesinde bir önceki enflasyon rekoru yüzde 3,7 ile Mayıs ayında kaydedilmişti. AB istatistik kurumu Eurostat’ın verilerine göre enflasyon, geçen yılın aynı döneminde yüzde 1,9 seviyesindeydi.

Avrupa Birliği’nde, ekonomisi 2007’nin son çeyreğinde yüzde 0,2, bu yılın ilk çeyreğinde ise yüzde 0,6 küçülen Danimarka durgunluğa giren ilk AB ülkesi olurken, yayımlanan son veriler diğer Avrupa ülkelerinin de bu alanda tehlikeli bir dönemece doğru sürüklenmekte olduğunu gösteriyor. 2007’nin son çeyreğinde sınırlı da olsa büyüme kaydetmelerine rağmen bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 0,2 küçülen Portekiz ve İrlanda ekonomileri durgunluğa en yakın ülkeler. Aynı dönemde İngiltere’nin büyüme hızı yüzde 0,6’dan yüzde 0,3’e İspanya’nın ki de yüzde 0,8’den 0,3’e geriledi.

Son yıllarda oldukça hızlı bir gelişme gösteren Çin ve Hindistan ekonomileri de küresel krizden paylarını alacaklar. Yukarıda, Hindistan ve Çin piyasalarının 2008’in ilk çeyreğinde büyük değer kayıplarına (% 27,3 ve % 23,14) uğradıklarını belirtmiştik. Yine Dünya Bankası’nın verilerine göre bu ülkelerdeki büyüme oranları, Çin’de 2007’deki yüzde 11,9 seviyesinden, 2008’de yüzde 9,4’e ve Hindistan’da ise yüzde 8,7’den yüzde 7’ye gerileyecek.

Küresel kriz birçok sektörde sermayeye darbe vuruyor ve işsizliği artırmaya devam ediyor. Özellikle petrol fiyatlarının yükselişi, bununla bağlantılı sektörlerde büyük zararlara –ve iflaslara- yol açmış durumda. İflas etmemenin ve zararları finanse etmenin yolu ise sermaye için oldukça basit: işsiz ordusunu genişletmek. Kanada’nın en büyük havayolu şirketi Air Canada, yılsonuna kadar 2 bin kişinin de işine son vereceğini açıkladı. Amerikan otomotiv devi General Motors, geçen ay 10 binden fazla insanın çalıştığı dört fabrikasını süresiz kapatma kararı aldı. Alman şirketler grubu Siemens, 17 bin 200 çalışanını işten çıkaracak. Avrupa’nın dördüncü büyük bankası ve Yapı Kredi’nin ortağı olan İtalyan UniCredit, işgücünün yaklaşık yüzde 5’ine denk gelen 9 bin çalışanının işine son vermeyi planladığını açıkladı. Aynı şekilde, ABD’nin en büyük ikinci taşımacılık şirketi United Airlines, 950 pilotu işten çıkaracağını açıkladı.

ABD’de emlak krizi patlak verdiğinden bu yana işini kaybedenlerin sayısı 438 bin kişiyi buldu. İşsizlik oranı şu anda yüzde 5,5 seviyesinde olarak gösteriliyor. İşsizlik yardımından faydalanmak için yapılan yeni başvuruların sayısı ise 404 bine ulaştı.

Kriz ve Olası Sonuçlar

Geçtiğimiz aylarda gıda fiyatlarındaki büyük artış birçok ülkede ayaklanmaya varacak gösterilere neden olmuştu. Son günlerde ise, işçi sınıfını değil asıl olarak küçük burjuvaziyi birçok ülkede sokaklarda görüyoruz. Petrol fiyatlarındaki artış sonucu yıkıma uğrayan küçük burjuvazinin talepleri asıl olarak “zamların geri çekilmesi ve kendilerinin korunması” şeklinde. Bu taleple çiftçiler, balıkçılar, nakliyeciler, taksiciler, başta Avrupa olmak üzere çok sayıda ülkede eylemde. Birçok ülkede greve gidiyorlar. Bu kitleleri devrimci kılabilmek ise yalnızca işçi sınıfının önderliğinde verilecek sosyalizm mücadelesiyle mümkün. Aksi takdirde radikalleşen bu kitlelerin –geçmişte birçok örneğinin yaşandığı gibi- ileride tepkilerini işçi sınıfına yöneltmeleri ve burjuvazinin faşist diktatörlüklerinin toplumsal temelini oluşturmaları oldukça olası. Diğer büyük olasılık ise bu muhalefetin ekonomik olarak gerici talepleriyle kapitalist sistemin sınırları içerisinde kalması.

Keynesçiliğin çöküşüyle birlikte tam anlamıyla bütünleşmeye başlayan küresel kapitalizmin, krizleri aşması kısa vadede mümkün görünmüyor. Sermaye, spekülatif balonları şişirerek ertelemeye çalıştığı büyük krizden çıkmanın yollarını arıyor. Emperyalist sermaye dışarıya yaptığı yatırımları çekerek, kendi ülkesindeki finansman açığını kapatma telaşında. Bu ise, asıl olarak “sıcak para” yatırımı ile ayakta duran Türkiye gibi ekonomileri altüst etme eğilimi taşıyor. Merkezde başlayan kriz tüm halkalarına yayılmış durumda, zayıf halkalarda ise ekonomik ve toplumsal yıkımın daha çarpıcı olabileceği şüphesiz.

Sermayenin, küreselleşmeyle birlikte içine girdiği kronik krizi aşma yollarının başında ise emperyalist işgaller geliyor. ABD’nin Afganistan ve Irak işgallerinin ardından bir süredir gündemde İran bulunuyor. Son on yılda devletlerin silahlanma oranındaki büyük atış (yüzde %37) dünyanın yeni bir paylaşım savaşına doğru gittiğinin bir göstergesi.

Kapitalizmin içine girdiği krizin faturasını ekonomik saldırılarla ve/veya emperyalist savaşlarla işçi sınıfına çıkarmasını önlemek yalnızca işçi sınıfının ve onun sosyalist dünya partisinin elinde. Şu da bir gerçek ki, bugün içinde bulunduğumuz ortamda ne işçi sınıfının örgütlülüğü ne de sosyalist dünya partisi bu güce sahip. Ancak tarih belirli şemalar ve güç dengeleri üzerinden ilerlemez, büyük toplumsal altüst oluşlara hazırlık yapmış küçük ama merkezi bir gücün, kısa süre içerisinde etkisini devasa oranda arttırabildiğinin en basit örneklerini Almanya’da Spartaküs Birliği ve Rusya’da da Bolşevik Partisi gösterdi.

Marksist devrimcilerin küreselleşme olgusunun çözümlenmesi üzerinde yükselecek Leninist enternasyonalist bir partiye ihtiyaçları hiç olmadığı kadar yakıcı. Bugün içinde bulunulan krizin ileride büyük altüst oluşlara ve savaşlara yol açacağı (hatta açtığı) bir gerçek. Daha birkaç ay önce Mısır gibi ülkelerde kaçırılan işçi devrimleri ihtimallerinin gerçekliğe dönüşebilmesinin önündeki tek engelin Marksist bir önderliğin eksikliği olduğu ise bir sır değil.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir