38 Yıl Sonra 15-16 Haziran’ın Önemi

Tarihte öyle anlar vardır ki saysanız azdır; ama tartıda ağır gelir. 15-16 Haziran 1970’deki işçilerin kitlesel seferberliği de Türkiye işçi sınıfı tarihindeki bu nadir anların en önemlilerindendir. Ancak, bugün baktığımızda sosyalist hareketin, 15-16 Haziran işçi hareketinin siyasal sonuçlarını birçok açıdan aşamadığını; hatta anlayamadığını görüyoruz.

15-16 Haziran’a Giden Yolda Türkiye

27 Mayıs 1960 darbesi ile sanayi burjuvazisi, burjuvazinin diğer kesimleri arasından sıyrılarak ekonomi üzerindeki etkisini arttırmıştı. 1950’lerin ikinci yarısında başlayan korumacı/ithal-ikameci ekonomik politikalar 1960’larda hızlanarak devam etti. Bu ekonomik altyapı karşısında ona denk gelen üstyapısal düzenlemelerin yürürlüğe konması kaçınılmazdı. 1961 Anayasası ve onun ardından çıkarılan birçok yasa sanayi kapitalizminin bu yükselişinin gerekleriydi.

1961 Anayasası’nda Türkiye’nin “fertlere yalnız klasik hürriyetlerini sağlamakla yetinmeyip aynı zamanda, onların insan gibi yaşamaları için zaruri olan maddi ihtiyaçlarını karşılamalarına da kendisine vazife edinen” sosyal bir devlet olduğu tanımlaması yapılıyordu. Anayasa’nın 47.maddesinde ise “işçiler işverenle olan münasebetlerinde, iktisadi ve sosyal durumlarını korumak veya düzeltmek amacı ile toplu sözleşme ve grev haklarına sahiptirler” deniyordu. Ama 274 sayılı Sendikalar Kanunu ile 275 sayılı Toplu Sözleşme Grev ve Lokavt Kanunu 1961 Anayasası’ndan iki yıl sonra, o da Kavel direnişinin etkisiyle yürürlüğe girmişti.

Sanayi kapitalizminin gereği olan bu üstyapısal değişikliklerin yanında 1960’lı yıllar özellikle İstanbul, Ankara, Adana, İzmir, İzmit, Bursa, Aydın gibi şehirlere kitlesel göçün, yoğun proleterleşmenin, sendikalaşmanın ve sınıf mücadelesinde sertleşmenin yaşandığı bir dönemdi. 1963 yılında toplam ücretlilerin iktisaden faal nüfusa oranı %21,6 iken, bu oran 1971 yılında %29,2’ye yükselmişti. 27 Mayıs eliyle yeni bir siyasi çerçeve kazanmış olan toplumda sınıfsal çelişkiler hızla keskinleşiyor; Türkiye işçi sınıfı içinde yıllar sonra hem sendikalar, hem de TİP etrafından aktif bir mücadele dönemine giriliyordu. Bu mücadelenin ürünlerinin başlıcası 1967 yılında kurulan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) oldu. DİSK kurulduğu yıllardan itibaren özellikle İstanbul’da ve diğer büyük şehirlerde merkezileşmiş ve yoğunlaşmış olan özel sektöre ait büyük ölçekli modern sanayi tesislerinde çalışan işçiler için çekim merkezi olmuştu.

15-16 Haziran 1970, İşçi Sınıfı Örgütüne Sahip Çıkıyor

1970 yılı Haziran ayında Adalet Partisi ile Cumhuriyet Halk Partisi tarafından ayrı ayrı hazırlanan ve 274 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu’nda değişiklik öngeren iki tasarı komisyonda birleştirilerek tek tasarı halinde meclise sunuldu. Bu tasarının gerekçesi, 1963 yılından sonra yürürlüğe giren yasada boşluklar olduğu, bunun Türkiye’de bir sendika bolluğu yarattığı, bu bolluğun çalışma ve iş yaşamını engellediği ve emekçi sınıfına zarar verdiği idi. Yasa tasarısının amacının, ülkede güçlü sendikacılığı yerleştirmek olduğu söyleniyordu. Ancak yasanın getirdiklerine bakıldığında asıl amacın DİSK ve ona bağlı mücadeleci sendikaların faaliyetini kısmak (yani özel sektördeki işçilerin büyük ölçüde örgütsüz bırakmak) ve bütün işkollarında Türk-İş’i yetkili kılmak olduğu açıkça görülüyordu. Yasa tasarısı bir işçi sendikasının ve federasyonunun faaliyet yürütebilmesi için işkolundaki işçilerin en az üçte birini üye kaydetmiş olmasını zorunlu kılıyordu. Ayrıca tasarı sendika üyeliğinden ayrılmak için tek tek noter karşısına çıkmak, sendika kurmak için en az üç yıl işyerinde çalışmış olmak gibi kısıtlayıcı hükümler içeriyordu.

AP ve CHP tarafından desteklenen tasarı 4 ret oyuna karşı 230 oyla kabul edilerek Cumhuriyet Senatosu’na gönderildi. Bunun üzerine DİSK’in daha sürecin başında oluşturduğu çalışmaları, işyerlerine yaygınlaştırdı ve Anayasal Direniş Komiteleri kuruldu.

İşçiler 15 Haziran günü işyerlerine gelip bir süre bekledikten sonra yürüyüşe geçtiler. Anadolu yakasında Ankara asfaltı üzerindeki fabrikalardan çıkan işçiler büyük yürüyüş kolları oluşturdular. Eylemler sırasında bazı fabrikalar işçiler tarafından işgal edildi. Ankara asfaltındaki trafik yürüyüşler sonucunda durdu. Eylemler Tuzla, Çayırova, Köseköy, Yarımca ve İzmit’e de ulaştı. Avrupa yakasında eylemler sonucunda Londra asfaltı trafiğe kapatılırken Topkapı, Kağıthane, Levent bölgelerindeki fabrikalardan çıkan işçilerin birleşmemeleri için Galata ve Unkapanı köprüleri açıldı. Kadıköy ve Üsküdar’da toplanan işçilerin Avrupa yakasına geçmelerini engellemek için ise vapur seferleri iptal edildi. Eylemlere ilk gün 70 bin ikinci gün ise yaklaşık 150 bin işçi katıldı. İstanbul ve İzmit’teki sanayi bölgelerinde iki gün süren eylemler 16 Haziran aksamı bu kentlerde sıkıyönetim ilan edilmesi ve DİSK yöneticilerinin direnişi sona erdirme çağrısıyla sona erdi. İşçiler fabrikalarına geri döndü.

16 Haziran direnişi sonucunda, Sendikalar Yasasının direnişlere yol açan maddeleri Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. Eylemler sırasında biri polis dört kişi ölmüş, 422 işçi işten atılmış ve 162 kişi tutuklanmıştı. Buna karşın DİSK özellikle sanayi işçilerinin gözünde giderek daha çekici bir mücadele örgütü olarak görünmeye başladı. 15-16 Haziran’ın siyasal sonuçları ise sosyalistler için ayrı bir öneme sahipti. O güne kadar teorik düzeyde yapılan, “milli demokratik devrim”, “suni denge”, “öncü – gerilla savaşı” vb. birçok tartışma iki günlük pratik ile aşılmıştı. Ancak Türkiye sosyalist hareketinin önemli bir bölümü işçi sınıfının ayağa kalkışından ders çıkarmadı. Onların günümüzdeki izleyicileri de, 15-16 Haziran’dan gerekli sonuçları çıkarmamak için özel bir çaba sarf etmeye hala devam ediyor.

15-16 Haziran’ı Anlamak ve Aşmak

15-16 Haziran, işçi sınıfı ile burjuvazinin karşı karşıya gelmesine yol açmış; sınıfın kitlesel eyleminin meşruluğunu göstermişti. İşçi sınıfı, 15-16 Haziran’la birlikte, hem siyasal iktidarın hem de üzerine sürülen ordunun sınıfsal yapısını anlamaya başlamıştı. Bunun için de muazzam devlet ve ordu tahlilleri yapılması gerekmemiş; bir kaç günlük kitlesel seferberlik yetmişti. Ama o dönem Mihri Belli çizgisinde yürüyen Dev-Genç İstanbul Bölge Yürütme Kurulu’na bağlı gençler, 15-16 Haziran eylemleri boyunca, işçilere “Ordu İşçi Elele!” sloganı attırıyorlardı.

15-16 Haziran, işçi sınıfının rolünü sorgulayan tartışmalara fiilen nokta koymuştu ama küçük burjuva radikalleri bu açık sinyali almamış, alamamıştı. Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO), Türkiye Halk Kurtuluş Partisi – Cephesi (THKP-C), Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu (TİKKO) gibi örgütler sosyalist devrimin yerine “demokratik devrim”i, işçi sınıfının sermayeye karşı sosyalizm mücadelesinin yerine de köylülüğün ya da “öncü”nün (kurtarıcıların) silahlı eylemlerini geçirdiler. Radikal küçük burjuvazinin “işçi sınıfı” hatta “sosyalizm” adına uyguladığı gerillacılık ve terör, işçi sınıfının devrim ve sosyalizm mücadelesine, izleri bugün de sürmekte olan ağır bir zarar verdi.

15-16 Haziran’la birlikte, sadece ücret artışı için tepki gösteren bir sendikacılık anlayışının ötesine geçilmiş; işçi sınıfı içinde bir geleneğin tohumları atılmıştı. 15-16 Haziran’da, işçi sınıfı, militan biçimde örgütlerine sahip çıktı. Ama onun karşısına, yalnızca Türk-İş’in ipliği pazara çıkmış patronları değil; bütün ikiyüzlülüğüyle “sol” sendika bürokrasisi dikildi. Direnişi “Anayasal Direniş Komiteleri” kurarak örgütleyen DİSK’in sözde sosyalist önderliği, onun kendi denetiminin dışına çıktığını gördüğünde, 16 Haziran 1970 günü öğleden sonra İşişleri Bakanı ve İstanbul Valisi’yle yaptıkları görüşmenin ardından bir açıklama yaptı ve işçileri “gözbebeğimiz şerefli Türk ordusunun bir mensubuna kötü maksatlarla taş atabilecek ve tahrik edebilecek” kişilere karşı uyardı. Oysa yürüyen işçilere saldıranlar “şerefli Türk ordusunun mensupları”ydı. DİSK’in polise ve askere karşı direnen işçileri yalnız bırakan bu açıklamasından bir kaç saat sonra, İstanbul ve Kocaeli’nde sıkıyönetim ilan edildi. Ama işçiler direnişlerini işi yavaşlatma biçiminde sürdürdüler.

İşçi sınıfı bugün 1970’dekinden çok daha şiddetli saldırılarla karşı karşıya. Ancak işçiler bütünlüklü bir tepki gösteremiyor. Çünkü işçi sınıfı örgütsüz. Milyonlarca sigortasız işçinin, milyonlarca işsizin yanında yalnızca birkaç yüzbin sendikalarda örgütlü işçi var. Örgütlü işçilerse gerek sendika bürokratlarının müdahaleleriyle gerekse ellerindekini de tamamıyla kaybedecekleri korkusuyla her geçen gün bir adım daha geriye gidiyor. Bu durum sendikacılığının ve geleneksel sosyalist hareketin iflasının göstergesidir. İçinde bulunduğumuz kriz döneminde, işçi sınıfının yeni kitle seferberliklerinin patlaması kaçınılmazdır. Ancak bunların kazanımlarla sonuçlanması ancak enternasyonalist Marksist devrimci bir partinin inşası ve işçi sınıfı hareketini yönlendirmesiyle mümkündür.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir