Türkan Albayrak’ın Zaferi, Sendikacılığın İflasıdır

Haksız yere işten çıkarıldığı gerekçesiyle aylardır Paşabahçe Devlet Hastanesi’nin bahçesinde mücadele veren ve son olarak açlık grevine giden Türkan Albayrak, 4 Kasım günü, İl Sağlık Müdürlüğü’nün teklif ettiği işi kabul ederek, Sarıyer’de çalışmaya başladı.

Taşeron bir firmada temizlik işçisi olarak çalıştığı Paşabahçe Devlet Hastanesi’ndeki işinden, “sözleşmesinin her yıl yenilenmesine itiraz ettiği” ve “sendikal faaliyetlerde bulunduğu” için işten çıkarılan Türkan Albayrak, önce, hastanenin bahçesine bir çadır kurarak direnişe geçmişti. 111 gün boyunca bu çadırda yaşayan Albayrak, bir sonuç alamayınca 29 Ekim’de açlık grevine başladı. Direnişini asıl olarak dostlarının ve devrimcilerin desteğiyle sürdüren Albayrak, olayın muhalif burjuva basında yer almasından ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ve BDP’lilerin ziyaretinden sonra, 2 Kasım günü, Sağlık Bakanlığı’nın talimatıyla, İl Sağlık Müdürlüğü’nden işine geri dönme teklifi aldı. Albayrak, Sarıyer Toplum Sağlık Merkezi’nde sözleşmeli personel olarak işe başlayacak. Böylece, Albayrak’ın direnişi, açlık grevinin birinci haftasında, direnişinin ise 118. gününde zafere ulaşmış oldu.

Öncelikle, Albayrak’ın direnişinin, başlangıçta, bir avuç devrimcinin dışında hiç kimse ve hiçbir örgüt tarafından desteklenmediğini; onun, bütün tehditlere ve saldırılara, deyim yerindeyse tek başına karşı koyduğunu vurgulamak gerek. Albayrak’ın ve devrimcilerin bu ısrarı sayesindedir ki, direniş, eylemin ikinci ayına girerken, önce kimi sanatçıların ve aydınların, ardından da burjuva medyasının ilgisini çekmeye başladı. Önce reklam peşinde koşan sendikacılar ve oy avcısı burjuva politikacılar geldiler; onları, İl Sağlık Müdürlüğü’nden yetkililer izledi.

Ders çıkarmak gerekiyor

Türkan Albayrak’ın 118 gün süren direnişi, bir kararlılık ve ısrar örneği olarak ne denli takdire değerse, başta sendikalar olmak üzere “emeğin ve emekçinin örgütü” olduğunu iddia eden örgütlerin sergilediği tutum açısından bir o kadar ibret vericidir. Albayrak, kuşkusuz önemli bir zafer kazanmış ve patronlara geri adım attırmıştır. Ama unutmayalım ki bu kazanım, devrimci çevrelerin desteğine karşın bireyseldir. Dahası, bu kazanım, yine onu gündeme getiren burjuva medya eliyle, Sağlık Bakanlığı yetkililerinin “anlayışlı tutumu” sayesinde verilen bir tür “bağış” gibi sunulduğu için, her gün onlarca işyerinde direnen binlerce Albayrak için gerçek bir örnek olmaktan uzaktır.

Albayrak’ın eylemi, taşeron firmaların elinde köle gibi çalıştırılan onbinlerce işçiyi örgütlemekten ısrarla kaçınan, sermayenin onlarla kadrolu işçiler arasına ördüğü duvarı yıkmak bir yana daha da kalınlaştıran sendikaların ne denli zavallı bir konumda olduğunu gözler önüne sermiştir (bir şube yöneticisinin Albayrak’a yönelik “bölücü, terörist” karalamasına gelince; bu tür laflar, yalnızca işçi düşmanı bir faşistin ağzından çıkabilir).

Sendikaların, özellikle de “solcu” olanların, kendilerine rağmen direnen işçileri arada bir basın eşliğinde ziyaret ederek “dayanışma” gösterileri yapma konusunda gerçek birer uzman olduklarını biliyoruz. Ama bu “dayanışma” gösterileri, patronlara ve hükümete yönelik -ve artık mide bulandırıcı bir hal almış olan- sızlanmalardan ibaret açıklamalar olmanın ötesine geçmemektedir. Onlar aynı ikiyüzlü sızlanmaları Albayrak’ın direnişiyle ilgili olarak da sergilediler.

Sendikaların bu sızlanmaları hiç bir işe yaramadı ama burjuva medyanın ve prim yapmak isteyen muhalif burjuva politikacıların ziyaretlerinin de katkısıyla, hükümet işe el koydu ve Albayrak’a -hem de yaşadığı semtte- iş verdi. Sonuçta, hükümet, “bu tür haksızlıklardan haberi olduğunda” ne denli “sağduyulu” olduğunu göstermişti! Böylece sendikalar, TC tarihindeki en işçi-emekçi düşmanı hükümetlerden biri olan AKP iktidarına aradığı fırsatı sunmuş oldular. Ülkenin dört bir yanında direnen diğer işçilerle de bugüne kadar hiç bir somut dayanışma içine girmemiş olan sendikalar, Albayrak’ın direnişinde de “sınıf dayanışmasını ve mücadeleyi boşverin, onun yerine burjuva hükümetin sağduyusuna güvenin” mesajı vermişlerdir.

Hiç kimse kendisini ve işçileri kandırmasın! Albayrak’ın, az sayıda devrimcinin desteğiyle sürdürdüğü onurlu direnişi onun yeniden -ve daha iyi koşullarda- işe dönmesini sağlamıştır ama bu, işçi sınıfının somut bir dayanışma eyleminin ürünü olmamıştır. Binlerce gazetecinin hiçbir sosyal hakka -hatta bir sözleşmeye bile- sahip olmadan çalıştırıldığı burjuva medyasının da (sahi, Sabah grubundaki grevcilere ne oldu?) katkısıyla, ortalama işçinin bilincine, “büyüklerimiz, haberdar olduklarında, haksızlıklara müdahale edebiliyor” biçiminde, zehirli bir tohum serpilmiştir.

Albayrak’ın onurlu direnişi sendikaların, muhalif burjuva politikacıların ve medyanın yoğun çabası sonucunda bireysel eylem sınırları içinde tutulmuş ve sonuçta iktidarın değirmenine su taşımıştır. Bu eylemden çıkarılacak ilk ders şudur: İçinde bulunduğumuz koşullarda, en sıradan -hatta tek bir işçinin- direnişi bile hiç umulmadık siyasi sonuçlara yol açabilecek şekilde yaygınlaşabilir ve burjuvazi bunun farkındadır. İkinci olarak, başta sendikalar olmak üzere mevcut önderliklerin hiç biri, bu eylemleri işçi sınıfı açısından birer fırsata dönüştürecek devrimci bir perspektife sahip değildir. Tersine, onlar, en sağcısından en “solcu”suna kadar, işçi sınıfının kolektif eylemine yol açabilecek her eylemi boğmak; bunu başaramadıklarında ise yolundan saptırarak düzen sınırları içinde tutmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Bütün bu nedenlerden dolayı, sosyalistler, Albayrak’ın onurlu direnişine sahip çıkarken, onun sendikalar, burjuva medyası ve hükümet tarafından nasıl manipüle edildiğini göstermek durumundadırlar. Alttan alta derinleşmekte olan ekonomik krizin siyasi – örgütsel düzeydeki yansımaları şimdiden görülmekte; mevcut sendikal ve siyasi önderlikler, ekonomik krize paralel biçimde çalkalanmaktadır. Bu çalkantıların işçi sınıfı içinde de ifadelerini bulması ve mevcut yapıların / önderliklerin yerlerini yenilerinin alması kaçınılmazdır.

Sendikalar, II. Dünya Savaşı sonrasında, ulusal korumacılıkla damgalanan onyıllar boyunca büyüyen “ulusal pasta”dan pay alma sürecinde altın çağlarını yaşamışlardı. Ama ulusal piyasalar üzerinde oluşan bu örgütlenmelerin, küresel piyasaların damgasını vurduğu bir dönemde işçi sınıfının karşı karşıya olduğu sorunlara çözüm sunması mümkün değildir. Onların yerini, küreselleşme gerçeğine uygun yeni örgütlenmelerin alması kaçınılmazdır. Bu yeni örgütlenmeler, burjuva ulus devletler eliyle işçi sınıfına dayatılmış bütün sınırlamaları aşmak; ister istemez kapitalizm karşıtı, devrimci ve enternasyonalist bir perspektife sahip olmak zorundadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir