Trump’ın Çin politikası nükleer savaş tehdidi oluşturuyor

Donald Trump’ın kabine adaylarını kesinleştirme görüşmeleri, onun yönetiminin, ABD’nin Çin hükümetinden kapsamlı ekonomik ve stratejik ödün taleplerini büyük ölçüde arttırma niyetinde olduğunu doğruluyor. Küçük bir şirket oligarkları tabakasının yağmacı tutkuları peşinde, bir askeri çatışmayla ve nükleer silahların kullanımıyla sonuçlanabilecek politikalar ileri sürülüyor.

Perşembe günü, Trump’ın dışişleri bakanı adayı Rex Tillerson, yeni ABD yönetiminin Çin’in arazi kazanma faaliyetleri ve Pekin’in Güney Çin Denizi’nde egemenlik alanı olarak iddia ettiği adacıklarda ve sığ kayalıklarda tesisler kurması karşısındaki tavrı konusunda benzeri görülmemiş açıklamalar yaptı.

Tillerson, “Çin’e, ilk olarak ada yapımına son vermesi; ikincisi, o adalara erişimine izin verilmeyeceği yönünde açık bir mesaj vereceğiz.” dedi.

Bu tür bir politikanın sonuçları çok büyüktür.  Tillerson’ın sözünü ettiği adalar Çin askeri personeli tarafından işgal edilmiştir. Onların çevresindeki sular Çin Sahil Koruma’sı ve donanması tarafından korunuyor; üzerlerindeki hava sahasında Çin hava kuvvetleri devriye uçuşları yapıyor. Çin’in oralara erişimini engelleyecek akla uygun tek yol, ABD uçak gemilerinin ve ilgili askeri güçlerin Güney Çin Denizi’ne büyük ölçekli konuşlandırılması olabilir.

Dünyanın dört bir yanındaki medya manşetleri, Tillerson’ın açıklamasını yaşama geçirme girişiminin en olası sonucunun savaş olacağının kabulünü yansıtıyor. Çin’in devlete ait olan ve yayın çizgisinin doğrudan doğruya Çin yönetiminin en yüksek makamları tarafından belirlendiğine inanılan gazetesi Global Times, bunun üzerine, sözünü sakınmadı.

Global Times’ın 13 Ocak tarihli başyazısında şunlar belirtildi: “Washington Güney Çin Denizi’nde büyük çaplı bir savaşı planlamadıkça, Çin’in adalara erişimini engellemeye yönelik diğer yaklaşımların her biri aptalca olacaktır. Eğer Tillerson büyük bir nükleer gücü kendi topraklarından vazgeçmeye zorlamak istiyorsa, nükleer güç stratejileri üzerine çalışmasında yarar var.”[vurgu bize ait]

Trump’ın arkasındaki toplumsal güçlerin ve ekonomik çıkarların çözümlenmesi, onun yönetiminin, Çin ile nükleer silahların kullanılması riski oluşturan topyekün bir savaş tehdidinde bulunmaktan daha fazlasına hazır olduğu konusunda kuşkuya yer bırakmamaktadır.

Trump daha yemin bile etmemişken, o ve kabinesini oluşturacak olan milyarderler ve eski generaller hizbi, bir dizi konuda Çin ile çatışmayı kışkırtacaklarının işaretini veriyor. Bu politikalar, Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki toprak taleplerini reddetmenin yanı sıra, Çin mallarına gümrük vergisi uygulanmasını, Pekin’in nükleer silah programına son vermesi için Kuzey Kore’ye baskı yapmasını ve “tek Çin politikası”nı tanımama tehdidini içeriyor. Washington, “tek Çin politikası” altında, 1979’dan bu yana, resmi olarak, Tayvan adasını bağımsız bir devlet olarak değil, Çin’in bir parçası olarak kabul ediyor.

Olası provokasyonlar listesine ek olarak, Trump’ın Kongre’deki başlıca destekleyicilerinden biri olan Arkansaslı Cumhuriyetçi Tom Cotton, “Hong Kong İnsan Hakları ve Demokrasi Yasası”nı çıkarmak için, Kasım ayında, Cumhuriyetçi Parti’nin başkanlık adayı Marco Rubio ile işbirliği yapmıştı. Yasa, ABD yönetiminin, Hong Kong’un anakaradaki yönetimden “yeterince özerk” kalmasını güvence altına almak için gerekli adımları atmasını şart koşacaktı. Tibetli milliyetçiler de, kendi davalarının yeni yönetim tarafından da kabul edilebileceğinin işareti olarak, Trump’ın seçilmesini coşkulu bir şekilde karşıladılar.

Çin’e odaklanma,  doğrudan doğruya, Amerikan şirket seçkinlerinin onu kendilerinin en büyük ekonomik, jeopolitik ve askeri rakibi olarak gören güçlü bir kesiminin çıkarlarından kaynaklanmaktadır.

Dev şirketler grubu ExxonMobil’in eski CEO’su Rex Tillerson, bu tabakayı temsil etmektedir. ExxonMobil, Tillerson’ın yönetiminde, Vietnam’ın ortaklığıyla ve Çin’in toprak iddialarını hiçe sayarak, saldırgan bir şekilde Güney Çin Denizi’ndeki olası petrol ve doğal gaz alanlarına erişme peşinde koşmuştu. 2014’te, onun alanlarından birini Çinli bir petrol platformu işgal etti. ExxonMobil’in anakaradaki Çin enerji üretiminde ve dağıtımında bir pay sahibi olma hevesi, aynı zamanda, Çin’deki yerli sanayiyi tekelleştiren devlet şirketlerinin egemenliğiyle de engellendi. Amerikan enerji şirketlerinin sözleşme tekliflerinin altı, tüm dünyada, hatta ABD işgali altındaki Irak’ta bile, Çinli rakipleri tarafından oyulmuş durumda.

Trump oligarklarının ezici Çin rekabetine ilişkin kaygısı, en açık biçimde, onların, Amerikan egemen sınıfı içindeki önce Rusya’ya karşı harekete geçmeye yönelik şiddetli taleplere karşı koyma kararlılığında görülüyor. Bu yüzden Trump, Demokratik Parti’den, Cumhuriyetçi Partili kimi kişiliklerden ve istihbarat örgütlerinden gelen, ABD seçimlerine müdahale iddiaları ve Beşar Esad yönetimini ABD destekli İslamcı asilerden korumak için Suriye’ye müdahalesi üzerinden Moskova’ya derhal meydan okuma çağrılarına şimdiye kadar aldırmadı.

Aynı zamanda, Trump’ın temsilcileri, Rusya ile ilişkilerin bütünüyle Putin yönetiminin ABD dayatmalarına ne ölçüde boyun eğeceğine bağlı olduğunun işaretini vermiş durumdalar. Savunma bakanı adayı James Mattis, dün yapılan bir onay oturumunda, Moskova’nın “başlıca tehdit” olduğunu söyledi. O “angajmandan yana” idi ama “Rusya ile işbirliği yapabileceğimiz alanların sayısı azalırken, çatışmak zorunda kalabileceğimiz alanların sayısı artıyor”du.

Hep birlikte ele alındığında, Amerikan oligarklarının Çin’e yönelik yağmacı gündemi, Çinli kapitalistlerin yaşamsal çıkarlarını ve Çin Komünist Partisi (ÇKP) rejiminin siyasi istikrarını, hatta varlığını tehdit etmektedir. Vahşi ve rüşvetçi Çin oligarşisinin temsilcisi olan ÇKP, kapalı kapılar arkasında uzlaşma çağrısı yaparken, ABD emperyalizmini nükleer savaşla tehdit etmekten başka herhangi bir yanıt verecek durumda değildir. Bununla birlikte, Amerikan kapitalizminin iflası ve yönetici seçkinlerin ABD’nin küresel egemenliğinin çöküşünü tersine çevirmek için her şeyi göze almış olması, onun Çin’i yarı sömürge bağımlı bir devlete dönüştürme amacından uzun vadeli herhangi bir geri adım atma olasılığını dışlamaktadır.

Dördünü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK), 18 Şubat 2016’da, Dünya Sosyalist Web Sitesi’nde, “Sosyalizm ve Savaşa Karşı Mücadele” adlı açıklamasını yayımladı. DEUK [bu açıklamasında] emperyalizme karşı uluslararası bir savaş karşıtı işçi sınıfı ve gençlik hareketini inşa etme ihtiyacını ileri sürüyor ve bu hareketin dayanması gereken sosyalist ilkeleri özetliyordu. Üçüncü bir dünya savaşının patlaması, yalnızca, işçi sınıfının, savaşın nedeni olan kapitalizmi ve ulus devletlere bölünmüşlüğü ortadan kaldırma uğruna dünya çapında ortak mücadelede birleşmesiyle önlenebilir.

ABD ile Çin arasında, nükleer bir soykırımla sonuçlanabilecek bir çatışma uzakta belirirken, DEUK’un perspektifi uğruna mücadelenin, zorunlu siyasi ivedilik anlayışıyla geliştirilmesi gerekiyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir