AKP’nin totaliter diktatörlük gündemi ve işçi sınıfı – II

AKP’nin yeni dış politika yönelimi

AKP iktidarı yetkilileri, ABD’nin ve NATO’nun onlara karşı savaş planları ve askeri yığınak yaptığı Rusya ve Çin ile ilişkileri geliştirme niyetlerini uzun süredir açıkça ifade ediyor ve bu yönde adımlar atıyorlardı. Ancak onlar, bunu yaparken, Batılı müttefikleri ile ilişkilerini bozmamaya özen gösteriyor ve görece dikkatli bir dil kullanıyorlardı.

Bu durum, küresel kapitalizmin derinleşen krizi temelinde Washington’ın pervasızca tırmandırdığı uluslararası gerilimler karşısında uzun süre devam edemezdi ve etmedi de. Belirleyici uluslararası dinamiklerin içerideki en çarpıcı yansıması, 15 Temmuz 2016’da gerçekleşen başarısız darbe girişimi oldu. Üst düzey komutanların çoğunun şu ya da bu şekilde dahil olduğu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ve AKP iktidarını hedefleyen darbe girişimi, başta Washington ve Berlin olmak üzere, Ankara’nın NATO’daki emperyalist müttefikleri tarafından desteklenmiş ya da en azından onaylanmıştı.

15 Temmuz darbe girişiminin sokaklara dökülen yüz binlerce insanın tepkisi sayesinde başarısızlığa uğramasının ardından ipleri yeniden ele geçiren Erdoğan, zaten savaş ilan etmiş olduğu Gülen hareketine karşı son ve kapsamlı bir saldırı dalgası başlattı. İçerideki kapsamlı temizlik ve baskı sürecine, dışarıda, ABD’yi ve Almanya’yı açıkça hedefe yerleştiren yeni bir yönelim eşlik etti. Erdoğan ve hükümet yetkilileri, NATO’daki müttefikleri ile ilişkilerini daha da bozma pahasına, Rusya ile her zamankinden daha sıkı bir ortaklık geliştirdiler.

Ankara ile Moskova arasında ABD’ye rağmen geliştirilen bu sıkı işbirliği, şimdi, Suriye’de Esad yönetimi ile muhalif milisler arasında sağlanan ve Washington’ı bütünüyle devre dışı bırakan ateşkes ile birlikte yeni bir aşamaya girmiş durumda. Esad yönetimi ile bir süredir gizli görüşmeler yaptığı bilinen Ankara, tüm Suriye’ye yaymayı amaçladığı bu kırılgan ateşkesin ardından, İran ve Irak ile ilişkilerini de iyileştirmeye koyuldu.

NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip olan, emperyalistlerin jeostratejik hesaplarında önemli bir yer tutan Türkiye’yi yöneten AKP iktidarının bu son hamlesi, yalnızca Ortadoğu’daki dengeleri değiştirme potansiyeli taşımıyor. Ankara’nın Ortadoğu’daki yeni dış siyasi yönelimi, her biri kendi Kürt azınlığının olası bir kopuşuna izin vermemeye kararlı olan dört ülkenin (Türkiye, İran, Irak ve Suriye) egemenleri arasında bu ortak “bölünme” kaygısı ekseninde bir ittifakı da hedefliyor.

Hiç şüphe yok ki, bu yeni ittifak girişimi, kesinlikle “emperyalizm karşıtı” değildir. Ankara’daki siyaset çevrelerinde giderek daha sık biçimde dile getirilen “Suriye politikasında en baştan itibaren hata yaptık” söylemi, Kürt milliyetçisi burjuva ve küçük burjuva önderlikleri vekil güç olarak hizmetine almış görünen Washington’a bir karşı çıkıştan çok, onu Ortadoğu’da yeni bir yönelim benimsemeye zorlayacak bir taktik adım olarak görülmelidir.

Emperyalist-kapitalist sistemin bölgedeki savunucuları olan dört ülkenin egemen sınıfları ve onların siyasi temsilcileri, Washington’ın doğrudan hedef tahtasına yerleştirmiş olduğu Rusya’ya yanaşarak, emperyalist sistem içinde sağlam bir konum elde etmeye çalışıyorlar. Ankara’daki siyaset seçkinleri içinde, Obama yönetimi sert biçimde eleştirilirken Trump yönetiminin ondan farklı olacağı yönünde hayaller kurulduğunu gösteren açıklamalar bunun ifadesi olarak görülmeli.

Her bir yerel egemen sınıfın kendi çıkar hesaplarını yaptığı Ortadoğu’da oluşturulmak istenen bu ittifak, gerçekte, her birinin gözü diğerinin parasında olan bir hırsızlar koalisyonu olacaktır. Taraflardan birinin uygun gördüğü anda diğerinin boğazına sarılacağı böylesi bir ittifak, yeni ve daha kapsamlı çatışmalara zemin hazırlamaktan başka bir işe yarayamaz.

En önemlisi, bölgedeki devletlerin yaptığı bütün bu manevraların, kaçınılmaz olarak, ABD’nin Rusya ve Çin ile cepheleşmeyi askeri alanı kapsayacak şekilde tırmandırdığı koşullarda, nükleer silah sahibi güçler arasında doğrudan çatışmaya, yani bir üçüncü dünya savaşına yol açabilecek olmasıdır.

Sahte solun ve sendikaların yıkıcı rolü

Sahte sol ve sendikalar, milyonlarca insanın kitlesel ölümü ve toplumların devasa yıkımı ile sonuçlanabilecek olan bütün bu gelişmelerde son derece önemli ve yıkıcı bir rol oynamaktadır.

1950’li ve 60’lı yıllardan başlayarak Batılı üniversitelerde geliştirilmiş olan işçi sınıfı ve sosyalizm düşmanı kimlik politikaları üzerine kurulu programlarıyla sahte sol, özellikle SSCB’nin Stalinist önderlikler tarafından yıkılmasından ve kapitalist sömürüye açılmasından sonraki birkaç on yıl içinde hatırı sayılır bir izleyici kitlesi edindi. İşçi sınıfına olan tüm göstermelik bağlılıklarından vazgeçmiş olan eski Stalinistleri ve sendikacıları, moral bozukluğu içindeki küçük burjuva radikallerini (gerillacılar) ve Pablocuları saflarına katan sahte sol, bu işçi sınıfı düşmanı unsurların büyük katkısıyla, işçiler ve gençlik içinde korkunç bir kafa karışıklığı yarattı. İşçi sınıfını hem içeride hem de uluslararası ölçekte etnik, kültürel, dinsel, cinsel vb. temelde bölen burjuva kimlik politikalarının bayraktarlığını yapan sahte sol, uluslararası mali oligarşinin ABD önderliğinde geliştirdiği savaş ve diktatörlük gündeminin yaşama geçirilmesinde emperyalizmin hizmetine koştu. Bütün ülkelerdeki sahte sol partiler, sahte bir “insan hakları” maskesi altında, Yugoslavya’dan Ukrayna’ya, Irak’tan Libya’ya ve Suriye’ye kadar tüm emperyalist müdahalelere aktif destek verir ve onlara “devrim” yaftası yapıştırırken, içeride kapitalist saldırılara karşı işçi sınıfı direnişlerini etkin bir şekilde kıran sendikaları desteklediler.

En güçlü temsilcileri Almanya’daki Sol Parti, Fransa’daki Yeni Anti-Kapitalist Parti, Yunanistan’daki Syriza ve İspanya’daki Podemos olan bu akımın Türkiye’deki temsilcileri (ÖDP, EMEP ve çok sayıda küçük burjuva “sol” çevre), bu partilerin “kardeşi” Kürt milliyetçisi bir burjuva parti olan HDP’nin yörüngesinde, burjuva düzenin ve emperyalizmin sadık destekçileri olduklarını kanıtlamak için yıllardır ellerinden geleni yapıyorlar.

Sendikalardaki ortakları ile birlikte onlarca işçi mücadelesini yenilgiye uğratan Türkiye sahte solu, “Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı” adına, AKP ile anlaşmış olan Kürt burjuvazisinin kuyruğunda, sözde “çözüm süreci”ne övgüler yağdırdı. Bu gruplar, ABD emperyalizminin Irak ve Suriye’deki askeri müdahalelerini ve rejim değişikliği operasyonlarını çeşitli biçimlerde (“Suriye Devrimi”, “Rojava Devrimi”, “IŞİD ile mücadele”) açıkça desteklediler; AKP iktidarı ile Washington ve Berlin arasındaki ilişkilerin bozulmasından ve milliyetçi Kürt hareketine yönelik saldırıların yoğunlaşmasının ardından daha kısık sesle de olsa desteklemeye devam ediyorlar.

Coşkuyla selamladıkları Syriza’nın iktidara gelir gelmez bütün vaatlerini unutup AB’nin dayattığı işçi sınıfı düşmanı politikaları uygulaması ve AKP ile sığınmacı karşıtı bir ittifak oluşturması, Türkiye sahte solunda en küçük bir özeleştiriye bile yol açmadı.

İşçi sınıfı düşmanlığını sınırsız bir ikiyüzlülük ve keskin sloganlar altında gizlemeye çalışan sahte sol, çıkarlarını savunduklarını iddia ettikleri yoksul Kürt emekçilerinin asker-polis operasyonları eliyle bir yılı aşkın süredir uğradığı zulüm karşısında, HDP ne yaptıysa onu yaptı: Hiçbir şey!

Bu grupların, Türkiye’nin Suriye’ye yönelik askeri müdahalesi karşısında, burjuva muhalif basındaki haberleri tekrarlamakla yetinerek özünde “üç maymun” rolünü oynaması da tesadüf değildir.

Onların amacı, işçi sınıfının bağımsız bir siyasal güç haline gelmesini sağlamak ya da kapitalizm ve savaş karşıtı kitlesel bir işçi sınıfı hareketi örgütlemek değil; tersine, işçileri ve gençliği, sefalet içinde yaşamak ve emperyalist savaşlarda ölmek üzere burjuva siyaset kurumunun içinde tutmaktır. Sahte sol önderlikler, yıllarca, “çözüm süreci” adı altında Türkiye işçi sınıfına ve Ortadoğu halklarına karşı, AKP ile HDP arasında burjuva bir Türk-Kürt ittifakı kurulmasını desteklediler. Onlar, bu projenin çökmesinin ardından, yine aynı amaçla, 7 Haziran 2015 seçimlerine birlikte katıldıkları HDP’nin CHP ve MHP ile koalisyon kurma planına –utangaç “eleştiriler” ve “uyarılar” bir yana– onay verdiler. Onların temel siyasi programı, 7 Haziran seçimlerinin ardından AKP ile “geçici” hükümet kuran, önderleri gayri meşru şekilde hapse atılan ama bu durumda bile meclise dönmek dışında hiçbir şey yapmayan HDP’nin eş başkanı Selahattin Demirtaş’ın formülasyonunda özetlenmektedir: Türkiye devleti ile Kürt hareketinin, ABD emperyalizmi önderliğinde birlikte savaşması.

Bir zamanlar, çıkarlarını, göstermelik de olsa işçi sınıfı yanlısı ve emperyalizm karşıtı rolü oynamakta bulan küçük burjuva solcuları, sınıf mücadelesi, devrim ve sosyalizm gibi kavramları uzun süre önce çöpe atıp, onların yerine, “insan hakları”, “kültürel haklar”, “barış” ve “demokrasi”  gibi içi boş kavramları geçirdiler. Onlar, bu yolla, binlerce bağla bağlı oldukları emperyalist sistem içinde görece iyi bir konum elde etmeyi umuyorlar.

Bu yüzden, ne zaman “insan hakları”ndan bahsetse aslında emperyalist müdahalelere gerekçe yaratan sahte sol, benzer şekilde, servet eşitsizliğinden ya da çarpık gelir dağılımından söz ettiğinde, toplumsal servete onu üreten işçilerin sahip olmasını değil; onun en zengin yüzde 10’luk kesim içindeki adil dağılımını talep etmektedir. Onların büyük bir şevkle sarıldıkları “yüzde 99” sloganı, gerçekte, tepedeki yüzde 9’luk üst orta sınıf kesimin, en tepedeki yüzde 1 ile arasındaki giderek açılan servet farkına yönelik tepkisinin bir ifadesidir.

Özünde, sınıfsal olarak işçi sınıfına ve sosyalizme düşman olan bu yüzde 9’luk kesimin çıkarlarını ifade eden sahte solun, milyonlarca işçiye ve gence pazarlamaya çalıştığı bütün beklentileri ve hayalleri çökmeye mahkumdur. Bununla birlikte, sahte solcu hayallerin ve beklentilerin çökmesinin yıkıcı bedeli, emperyalist savaşlar ve diktatörlükler biçiminde, bir bütün olarak işçi sınıfına ve gençliğe ödetilecektir. Bunu önlemenin tek yolu, tüm ülkelerde, işçilerin ve gençliğin bu akımdan ve onun hizmet ettiği burjuva siyaset kurumundan kopması, yazgısını kendi ellerine almasıdır.

Devrimci işçi sınıfı önderliği

2008’den bu yana derinleşen küresel ekonomik kriz ve onun uluslararası alandaki siyasi sonuçları (ABD emperyalizminin yitirdiği ekonomik üstünlüğünü askeri yollarla yeniden elde etme çabası; tırmanan militarizm; yükselen ekonomik ulusalcılık ve hızla artan savaş hazırlıkları), yalnızca yıkıcı savaşlara, iç savaşlara, açık diktatörlüklere ve darbelere gebe yeni bir döneme işaret etmiyor. Burjuva ideologları ve onların sahte sol uzantıları ne kadar karamsarlık yayarsa yaysın, uluslararası ölçekte yaklaşan fırtına bulutları, aynı zamanda, kitlesel devrimci işçi ve gençlik hareketlerinin de habercisidir.

Uluslararası işçi sınıfı, 1914’te patlayan ve milyonlarca insanın katledildiği I. Dünya Savaşı’nı, toplamda on milyonlarca işçiyi örgütlemiş olan dönemin sosyal demokrat partilerinin ihaneti yüzünden önleyememişti. II. (Sosyalist) Enternasyonal’de bir araya gelmiş olan bu partilerin (Sırbistan ve Rusya hariç) tamamı, işçileri ve gençleri, “yurtseverlik” adına, kendi emperyalistlerinin çıkarları uğruna cephede birbirlerini boğazlamaya gönderdi. Başını Alman sosyal demokratlarının çektiği bu ihanet ve paylaşım savaşı kıyımı, kapitalizmin yol açtığı hiçbir sorunu çözmediği gibi, fazla değil, savaşın sona ermesinden 15 yıl sonra –bu kez Stalinist bürokrasinin ihanetinin belirleyici katkısıyla– Almanya’da Nazilerin iktidara gelmesini ve 1939’da II. Dünya Savaşı’nın patlamasını engellememişti.

Ancak bu arada, uluslararası işçi sınıfının Rusya’daki kolu, kapitalizmin, krize ve I. Dünya Savaşı’na yol açan temel çelişkisine (üretimin küresel karakteri ile üretim araçlarının özel mülkiyeti ve ulus devlet sistemi arasındaki çelişki) yönelik kendi çözümünü yaşama geçirmiş ve Bolşeviklerin önderliğinde 1917 Ekim Devrimi’ni gerçekleştirmişti. Milyonlarca işçinin ve köylünün Çarlık rejimine ve nihayetinde burjuva Geçici Hükümet’e son vermesi, yalnızca işçi sınıfını iktidara taşımamış, aynı zamanda, I. Dünya Savaşı katliamına da son vermişti.

Bu yıl, Şubat (Mart) ayında Çarlık despotizmini, Ekim (Kasım) ayında da onun yerini alan burjuva hükümeti alaşağı eden ve tarihteki ilk işçi devletinin kurulmasıyla sonuçlanan 1917 Rus devrimlerinin yüzüncü yıldönümü.

Lenin ile Troçki’nin önderliğindeki Bolşevik Parti’nin yol gösterdiği Rusya işçi sınıfının kıvılcımını ateşlediği dünya sosyalist devrimi, Stalinist bürokrasinin Rusya’da iktidarı işçi sınıfından gasp ederek totaliter bir diktatörlük kurduğu ve uluslararası komünist hareketi Kremlin’in dış politika aracı haline getirdiği bir süreçte uğradığı ihanetler sonucunda o dönemde başarıya ulaşamadı. Dahası, aynı Stalinist bürokrasi, 1933’teki yıkıcı politikasıyla iktidara gelmesinin önünü açtığı Hitler ile anlaşarak II. Dünya Savaşı’na ve SSCB’nin Nazi orduları tarafından istilasına yol açtıktan sonra, emperyalizm ile “barış içinde bir arada yaşama” programı doğrultusunda, savaş sonrasında, başta Fransa, İtalya ve Yunanistan olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde işçi sınıfının iktidarı almasını engelledi. Stalinist bürokrasi, emperyalist sistemin savaş sonrasında yaşamasına yardımcı olduğu 45 yılın ardından, SSCB’yi yıktı ve yüz milyonlarca insanı yeniden dizginsiz bir kapitalist sömürüye mahkum etti.

Bununla birlikte, nasıl ki sosyal demokrat önderliklerin ihaneti Marksizmin Lenin ve Troçki önderliğindeki Bolşevik Parti eliyle yaşama geçirilmesini önleyemediyse, Stalinizmin işçi sınıfına ihaneti de dünya devrimi ve komünizm programının, 1938’de Troçki ve yoldaşları tarafından kurulan Dördüncü Enternasyonal tarafından yaşatılmasını engelleyemedi.

Aralarında Troçki’nin de bulunduğu yüzlerce önderi ve on binlerce militanı hem “demokratik” ya da faşist burjuvazilerin hem de Stalinist bürokrasinin katilleri tarafından öldürülen Marksist hareket, 1950’lerin başlarında Dördüncü Enternasyonal içinde ortaya çıkan Pablocu revizyonist akımın onlarca yıllık yıkıcı çabalarına karşın, mücadelesini, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK) önderliği altında sürdürdü.

Dahası, sosyal demokrasiden Stalinizmin –Maocu, Enver Hocacı, Pol Potçu, Castrocu vb.– bütün türlerine ve her renkten küçük burjuva radikal akıma kadar, bir zamanlar “sosyalizm ve işçi sınıfı” adına konuştuğunu iddia eden tüm akımların emperyalizmin hizmetine girdiği koşullarda, Marksizmin dünya devrimi ve sosyalizm (sürekli devrim) programını savunan ve uygulamaya çalışan tek akım DEUK’tur.

DEUK’un ve onun ulusal şubeleri olan Sosyalist Eşitlik Partilerinin programı ve perspektifi, aynı zamanda, insanlığın 1917 Rus Devrimi’nin 100. yıldönümünde bir kez daha karşı karşıya olduğu bütün temel sorunlara yönelik tek gerçekçi ve bilimsel çözümü ifade etmektedir: Dünya işçi sınıfının kapitalist kâr ve ulus devlet sistemini yıkması ve üretimin yalnızca insan ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla işçilerin demokratik denetimi altında yeniden örgütlendiği bir dünya toplumu olarak sosyalizmi inşa etmesi.

Yaklaşık 15 yıldır AKP iktidarları eliyle sürdürülen işçi sınıfı düşmanı politikaların yol açtığı yıkımı durdurmanın yolu, egemen sınıfın savaş ve diktatörlük yönelimine karşı kitlesel bir işçi sınıfı hareketinin inşasıdır. Böylesi bir hareket, bütün diğer sınıflardan ve onların siyasi temsilcilerinden bağımsız ve onlara uzlaşmaz biçimde karşı olmak zorundadır.

Enternasyonalist sosyalist-devrimci bir işçi sınıfı partisinin inşasını öngören ve yalnızca DEUK tarafından savunulan bu perspektifin yaşama geçirilmesi, aynı zamanda, 1917 Ekim Devrimi’nin 100. yıldönümüne gerçek anlamını kazandıracaktır. Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin ve Toplumsal Eşitlik’in tüm okurlarını, bu hedef uğruna mücadelede aktif bir şekilde yer almaya ve Sosyalist Eşitlik Partisi’nin inşasına katılmaya çağırıyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir