Ekonomik ulusalcılık ve savaş sonrası düzenin çöküşü

Paylaş

Yeni yıl, 2016’nın tersine, küresel mali piyasalarda göreli bir istikrarla başladı. Bir yıl önce, piyasalar, ABD Merkez Bankası’nın (Fed) faiz oranlarını 0,25 oranında arttırma kararı bağlamında dikkate değer bir çalkantı; petrol fiyatlarında keskin bir düşüş ve banka hisse senetlerinde bir değer kaybı yaşamıştı.

2017’de, şimdiye kadar, ABD piyasalarının Aralık ayında Donald Trump’ın ABD başkanlık seçimlerindeki zaferinin tetiklediği kabarmayla ulaşmış olduğu rekor düzeylerin etrafında dolaştığı mali cephede yeni bir şey yok.

Bununla birlikte, göreli sakin görünümün ardında, yalnızca mali piyasalar değil ama genel olarak dünya ekonomisi için de kapsamlı sonuçları olacak önemli değişiklikler yaşanıyor.

2016 yılının en önemli özelliklerinden biri, ekonomik ulusalcılığın tırmanması ve sağcı milliyetçi ve popülist hareketlerin yükselmesiydi. Ekonomik ulusalcılığa dönüş dünyanın birçok bölgesine yansıdı ama en keskin ifadesini, yeni Başkan Trump tarafından benimsenmiş “Önce Amerika” politikasında ve onun, kabinesine, Çin’in merkezi hedeflerden biri olarak yerleştirildiği bu gündemi açıkça ilerleten kişileri atamasında bulmaktadır.

ABD egemen sınıfının yönelimindeki bu değişikliğin önemli bir tarihsel anlamı var. Dünya ekonomisinin para ve ticaret bloklarına bölünmesinin II. Dünya Savaşı’na yol açtığı 1930’lu yılların yol açtığı felaketlerin ardından Amerikan egemen seçkinleri tarafından çıkartılan derslerden biri, savaş sonrası düzeni, korumacılıktan ne pahasına olursa olsun sakınan serbest ticaret üzerine kurma gereğiydi.

Bizzat “liberal” ticaret gündemi denilen şey, Avrupa’nın ve Asya’nın büyük bölümünün yıkımının tersine II. Dünya Savaşı katliamından görece zarar görmeden çıkmış olan Amerikan kapitalizminin rakipsiz küresel ekonomik egemenliği üzerine kurulmuş ve onun tarafından güvence altına alınmıştı. Savaş, ABD sanayisinin ve maliyesinin zaten baskın olan konumunu güçlendirmişti. Amerikan kapitalizmi, dünya piyasasını istikrara kavuşturmak, onu kendi ihraç mallarına ve yatırımlarına açmak ve ABD şirketlerinin kar etmesini kolaylaştırmak için, bir dizi kurumun ve programın (dolar temelli Bretton Woods para sistemi, Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması, Marshall Planı) oluşturulmasını destekledi.

Bugün, onlarca yıllık uzatılmış gerilemenin ardından, ABD’nin ekonomik hegemonyası geçmişe ait bir şey ve Amerikan kapitalizmi, kendisini, özellikle Çin’in büyümesi eliyle tehdit edilmiş görüyor. Savaş sonrası ekonomik düzenin ve Amerikan egemen sınıfının dizginsiz ekonomik ulusalcılığa yönelmesinin altında asıl olarak bu yatmaktadır.

Bu, küresel ekonomik sistemin ve onunla birlikte -dünya kapitalizminin istikrarının dayandığı- tüm siyasi ilişkiler sisteminin nereye doğru gittiği konusunda kayda değer bir kaygıya yol açmış durumda.

ABD’nin yeni yönelimine ilişkin kaygılar, Financial Times’ın ekonomi muhabiri Martin Wolf’un 6 Ocak’ta yayınlanan, “Dünya düzensizliğine doğru uzun ve sancılı yolculuk” başlıklı bir makalesinde dile getirildi.

Yazısına “İnsanlığın tarihten öğrenemediği doğru değil” diye başlayan Wolf, şunları yazıyor: “O bunu yapabilir ve Batı, 1914-1945 arası karanlık dönemin dersleri konusunda bunu yapmıştı. Ama o derslerin unutulmuş olduğu görülüyor. Bir kez daha,  keskin bir ulusalcılık ve yabancı düşmanlığı döneminde yaşıyoruz. 1980’lerin piyasa açılmalarıyla ve Sovyet komünizminin 1989-1991 yılları arasındaki çöküşü eliyle artmış olan cesur bir ilerleme, uyum ve demokrasi dünyasına ilişkin umutlar boşa çıkmış durumda.”

Wolf, sürekli ittifakları kabul etmeyen ve korumacılığı benimseyen bir başkanın yönetimindeki ABD’nin ve doğuda “hoşgörüsüz demokrasi”yle, Brexit’le ve Fransa’da Marine Le Pen’in cumhurbaşkanlığına seçilme olasılığıyla karşı karşıya olan yıpranmış bir Avrupa Birliği’nin söz konusu olduğu koşullarda bizi neyin beklediğini soruyor.

Financial Times’ın köşe yazarlarından Gideon Rachman da, yılın ilk yazısını aynı sürece ayırmış. Trump “Amerika’yı yeniden büyük yapma” sözü vermeden önce Çin’in, Rusya’nın ve Türkiye’nin zaten onun “nostaljik ulusalcılık” dediği şeye dönmüş olduğunu yazıyor. Yazar, Hindistan’da, Başbakan Narendra Modi “Hindistan’ı modernleştirme” uğraşını “Hindu gururu”na seslenme ile birleştirirken, Japonya’da Başbakan Shinzo Abe enerjik bir “ulusal diriliş” kampanyasının başını çekiyor, diye belirtiyor.

O, ayrılma kampanyasının “Birleşik Krallığın yalnızca 28 Avrupalı ulustan oluşan kulübün bir üyesi değil, baskın bir dünya gücü olduğu dönemin anıları”na seslenme girişimi olan “Küresel Britanya” vurgusu yaptığı Brexit referandumunda da ulusalcılığa güçlü bir başvuru olduğunu ekliyor.

Rachman, Almanya’daki herhangi bir parti için, “Almanya’yı yeniden büyük yap” sloganı üzerinden açıkça bir kampanya sürdürmenin oldukça zor olduğunu belirtiyor. Ancak bu slogan -en azından şimdilik- ortada olmayabilir ama benzeri güçler, Almanya’nın yalnızca Avrupa içinde bir güç işlevi göremeyeceği ve küresel ölçekte etki oluşturması gerektiği iddiasının sürekli tekrarlandığı dış politika, ordu ve akademi çevrelerinde iş başındalar.

Ekonomik ulusalcılığa dönüş Trump’ın, Le Pen’in ya da diğer siyasi önderlerin kişiliğinden veya psikolojisinden kaynaklanmıyor. O, basitçe, çeşitli siyasetçilerin, halkın var olan ekonomik ve siyasi düzene yönelik kaynayan hoşnutsuzluklarından yararlanmaya çalıştıkları ve kendi siyasi çıkarları için kullandıkları bir araç da değil.

Bu tür hesaplar elbette var. Ancak siyasi manevraların ve propagandanın altında, temel nesnel güçler işlemektedir. Bu güçler, dünya ekonomisinin 2008’deki ABD merkezli küresel mali krizinin patlamasından bu yana gidişatını inceleyerek saptanabilir. Bu, Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin (WSWS) o zamanlar vurgulamış olduğu gibi, konjonktürel bir gerileme dönemi değil; dünya kapitalist ekonomisinin işleyişindeki bir çöküştü.

Dünya ekonomisinin yüzde 85’ini temsil eden G-20 üyesi devletlerin önderleri, 2009’daki ilk toplantılarında, 1929’dan o güne kadarki en ağır mali krizle yüzleşirken, 1930’ların koşullarına geri dönüşün içerdiği tehlikeleri fark etmişlerdi. Onlar, en baştan itibaren ve sonraki tüm toplantılarında, korumacı ve ticaret savaşı önlemlerini engelleme sözü verdiler. Ama kapitalist ekonominin çelişkileri, kapitalist politikacıların vaatlerinden daha güçlü olduklarını kanıtladılar.

Mali erimeye ve onu izleyen Büyük Bunalım’a yanıt olarak kararlaştırılan politikalar, dünyanın büyük merkez bankalarının (Fed, Bank of England, Avrupa Merkez Bankası ve Bank of Japan) mali sisteme trilyonlarca dolar pompaladığı, parasal genişleme denilen şey üzerine kuruluydu. Bu önlemlere, Çin’deki, devlet harcamaları ve hızlı kredi genişlemesi üzerine kurulu kapsamlı bir kurtarma paketi eşlik etti.

Çin’deki kurtarma, Latin Amerika’dan ve Afrika’dan Avustralya’ya kadar emtia ihraç eden ülkeler için önemli bir destek sağlarken, büyük merkez bankalarının politikaları bütünsel bir mali erimeyi engelledi. Bu, kısa süreliğine, BRICS ülkelerinin (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika) dünya kapitalizmine yeni bir istikrar zemini sağlayabileceği yanılsamasına yol açtı. Bu beklenti kısa ömürlü olduğu kanıtlandı.

Mali sisteme daha önce tanık olunmadık ölçüde para enjekte edilmesi, sonuçta BRICS ülkelerinin bağımlı olduğu büyük ekonomilerde gerçek ekonomik büyümeyi canlandırmaya neredeyse hiçbir katkıda bulunmadı. Ama bu, söz konusu mali cömertliğin bedelini, toplumsal eşitsizliğin rekor düzeylere çıktığı bir ortamda gerçek ücretlerde, sosyal programlarda ve yaşam standartlarında yapılan kesintiler yoluyla geniş işçi kitlelerine ödetirken, küresel bir mali oligarşiyi zenginleştirdi.

Mali krizi izleyen yıllarda, merkez bankalarının yöneticileri ve politikacılar, uygulamış oldukları parasal önlemlerin zamanla ekonomik bir toparlanmaya yol açacağında ısrar ettiler. Ama bunun hayal olduğu, artık bütünüyle açığa çıkmış durumda. Ekonominin en önemli etmeni olan yatırımlar sürekli olarak kriz öncesi eğilimlerin altında kalmaya devam ediyor. Para darlığı yaygınlaşmış durumda. En önemlisi, dünya ticaretindeki büyüme dikkat çekici bir şekilde yavaşladı. Geçtiğimiz Eylül ayında, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), dünya ticaretindeki büyümenin, 2016 yılında, küresel gayrisafi hasılanın büyüme oranının altına düşeceğini belirtti ki bu, 1982’den bu yana yalnızca ikinci kez ortaya çıkan bir durum.

Genel durum, bir bütün olarak dünya ekonomisinin, kriz öncesi büyüme eğilimlerinde korunmuş olandan altıda bir (yaklaşık, yüzde 16,66) küçük olması gerçeği eliyle çarpıcı bir şekilde gösteriliyor.

Bu duruma yanıt olarak, geçtiğimiz yıl, DTÖ’nun belirttiği gibi, bütün tersine vaatlere rağmen, özellikle büyük ekonomilerde korumacı önlemlerin giderek daha fazla kullanıldığına tanık olundu. Trump ve onun “Önce Amerika” gündemi ile diğer büyük güçlerin bu tür ekonomik ulusalcılık politikaları, bu daha geniş ekonomik bağlama yerleştirilmelidir.

Onlar, son tahlilde, egemen sınıfın sürdürülebilir ekonomik büyümeyi destekleyecek herhangi bir önlem geliştirememesine yönelik tepkileridir. Sonuç olarak, dünya piyasası giderek artan oranda bir savaş alanı haline geliyor ki bu, önümüzdeki yıl her zamankinden daha belirgin hale gelecek bir gelişmedir.

Burada, çarpıcı tarihsel benzerlikler söz konusu. I. Dünya Savaşı’na yol açan ekonomik çöküşün ardından, 1920’li yıllarda, savaş öncesindeki güzel günleri yeniden canlandırmaya yönelik önlemler bulmak için oldukça çaba harcanmıştı. O çabaların hepsi başarısız oldu ve büyük güçler, dünya piyasasının çelişkilerine, sonuçta II. Dünya Savaşı’na yol açan, herkesin herkese karşı olduğu bir savaşla yanıt verdiler.

Günümüz koşulları ile 90 yıl öncesi arasında çok sayıda farklılık var. Ancak temel eğilimler aynı. Doğrusu, ulusal ekonomilerin birbirine bağlı olduğu bir küresel ekonominin gelişmesi ile dünyanın rakip ve çatışan ulus devletlere bölünmüşlüğü arasındaki temel çelişki yoğunlaşmıştır.

Bu, Martin Wolf gibi burjuva ekonomi yorumcularının küreselleşmenin çökmesi üzerine ağıtlar yakmasına yansıyor. Yalnızca 100 yıl önce, uluslararası kapitalist seçkinler, ulus devlet sisteminin çökmesine yönelik tepkilerini, insanlığı dünya savaşı dehşetine sürükleyerek yaşama geçirmişlerdi. Üç yıl sonra, uluslararası işçi sınıfı, Lenin’in ve Troçki’nin başında olduğu Bolşevik Parti’nin sağladığı bilinçli önderlik yoluyla, krize kendi yanıtını verdi: dünya sosyalist devrimindeki ilk hamle olan Rusya’daki 1917 Ekim Devrimi.

Gerçekten de tarihten çıkartılması gereken dersler var. Eğer insanlık felaketi önleyecekse, mevcut ekonomik ve siyasal sisteme yönelik derin toplumsal düşmanlığın, bir tür uzak umut değil ama günümüzün tek sürdürülebilir ve uygulanabilir programı olarak işçi sınıfının uluslararası sosyalizm programı uğruna bilinçli mücadelesine dönüştürülmesi gerekiyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir