TRT Şeş, Kürt Sorunu ve Sermaye

Dünya gündemi Siyonist İsrail devletinin Gazze’yi işgal ederek Filistin halkına yönelik acımasız saldırıları ile çalkalanırken, Türkiye’de Kürtçe Kanal TRT Şeş’in devlet televizyonunda yayın hayatına başlaması, ilk defa bir devlet adamının -Başbakan R.Tayip Erdoğan’ın- yeni yılın ilk günü saat 19.00’da yayın hayatına başlayan TRT Şeş’i, “TRT Şeş bi xer be ( TRT Şeş Hayırlı olsun)” diyerek Kürtçe kutlaması, yıllarca baskı altında tutulan Kürt kimliğinin, dilinin ve kültürünün tanınmasında önemli bir adımdır. Bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürt politikasında statükonun köklü biçimde değişmekte olduğunun sinyalidir.

Erdoğan’ın Kürtçe sözleri basına manşet olarak taşındı, AKP’nin “demokratik açılım”ı Türkiye’nin gündemine bomba gibi düştü. İlk defa; bir devlet adamı Kürtçe konuşuyor, devlet televizyonunda Kürtçe kanal yayınlanıyor, Türk burjuva basını Kürtçe yazıyordu.

TRT Şeş’in yayın hayatına başlaması nedeniyle düzenlenen kokteylli törene Devlet Bakanları Mehmet Aydın, Mehmet Şimşek, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın yanı sıra, AKP’li Kürt milletvekilleri de tam kadro katıldılar. TRT Şeş’in yayına başlamasını “seçim malzemesi” olarak nitelendiren DTP’liler protesto amacıyla törene katılmazken, bazı Kürt siyasetçiler, aydınlar ve sanatçılar orada hazır bulundular ve kanalın açılmasını desteklediklerini belirttiler.

Düzenlenen törende gazetecilerle röportaj yapan Devlet Bakanı Mehmet Şimşek Kürtçe sözlerle TRT Şeş kanalını kutlarken, Ertuğrul Günay’da TRT Şeş’le ilgili görüşlerini şöyle açıkladı: “Gereksiz acılar çeken Mehmet Uzun’u, Ahmet Kaya’yı, Ahmet Arif’i hüzünle hatırlıyorum. Bazı insanlar sadece Kürtçe bir şarkı söyleyebilmek için, Kürtçe bir albümden söz ettikleri için bugün hepimizin hüzünle hatırladığı acılar yaşadılar. Onların anısına karşı manevi görevimizi de yerine getirdiğimiz düşüncesindeyim.” Törenin bitiminden sonra başlayan programa, Kürt sanatçısı Rojin ve Nilüfer Akbal’ın yanında sahneye çıkan AKP Van milletvekili Gülşen Orhan, Şivan Perwer’in Kürtçe okuduğu Dotmam (Amca Kızı) şarkısını (bir zamanlar devlet tarafından yasaklanmıştı) seslendirdi. Programda, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “Herkes şunu görecek ki, herkes bu ülkenin sahibi, herkes bu ülkenin onurlu, eşit vatandaşıdır ve herkes kendi kültürünü varsa farklılıklarını güzel bir şekilde ifade edebilmektedir” dediği mesajı ile Başbakan Erdoğan’ın Kürtçe kutlama mesajı ve Türkiye’de ifade özgürlüğü ve demokratikleşme yönünde atılan adımları anlattığı konuşması yayınlandı.

AKP Hükümetinin açılım paketinde sadece Kürtçe kanal yer almıyor. TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin, Kürtçe kanalın başlangıç olduğunu, ileride Arapça ve Farsça kanalların da hayata geçirileceğini ve böylece çok dilli kanal hedeflediklerini belirtti. Alevilerin Muharrem ayına girmesine günler kala, TRT’de ilk kez Alevilerin katıldığı sohbetler gerçekleşti. TRT Şeş’nın açılış törenine katılan YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan da, YÖK’ün hedefinin, hazırlıkların tamamlanmasının ardından, 2010 yılında üniversitelerde Kürt Dili ve Edebiyatı bölümünün açılması olduğunu belirtti. Özetle, AKP, Türkiye’nin kangrenleşmiş “Kürt sorunu”na yönelik somut adımlar atmaya başladı.

Muhalefet partilerinin Kürtçe kanala tepkisi gecikmedi. Taraf gazetesinin haberine göre, DTP’nin Eşbaşkanı Emine Ayna, TRT Şeş kanalının Kürtlerin verdiği mücadelenin sonucunda elde edilen “müthiş bir kazanım” olduğunu söyledikten sonra, TRT Şeş’in açılışına neden katılmadıklarını şöyle açıkladı: “AKP’nin Kürt sorununu şiddetle çözme ısrarına ve Kürtlere sahip çıktığı iddiasına destek vermemek için açılışa katılmadık. Bu tavrımız kanala karşı olduğumuz anlamına gelmez. Kürtçe TV için AKP’yi ne kutlarız ne de teşekkür ederiz. Bunun için mücadele veren Kürt halkına teşekkür ederiz sadece. Bu kanal kurulduysa Kürtlerin verdiği mücadele sayesindedir”. Ayna, ayrıca, devlet kanallarında farklı kimliklere dönük yayınları destelediklerini söyledi. DTP’nin şahin kanadı Kürtçe kanala eleştirel destek verirken, güvercin kanat olumlu görüş bildirdi. PKK ise, “Kürtçe TRT yayını bir siyasal asimilasyon projesi, ihanet kanalıdır. Kendisine Kürdüm, onurluyum diyen hiçbir Kürdün bu ihanet kanalında yer almaması ve hizmet etmemesi gerekir” diyerek TRT Şeş’e çıkacak Kürt sanatçıları tehdit etti.

Ana muhalefet partisi CHP’nin Genel Başkanı Deniz Baykal, partisinin son yıllarda erozyona uğramış olan geleneksel Kürt düşmanı konumuna geri keskin bir dönüş yaptı ve traji komik biçimde, TRT Şeş için, “70 milyonun parasının bir kesim için harcanması doğru değil” diyerek AKP’ye eleştiri oklarını yöneltti. Kürt düşmanı kimliği ortada olan faşist MHP ise, Kürtçe kanal için “Türkiye’yi 36 etnik guruba bölen zihniyetinin ilk adımı gerçekleşmiştir” diyerek AKP’nin Kürt açılımını PKK’ye hizmet ettiğine dair suçlamada bulundu.

AKP, elbette ki ne ülkeyi bölüyor ne de PKK’ye hizmet ediyor; böyle bir amacı olmadı, olamaz da zaten. AKP hükümetinin TRT Şeş açılımı, Ergenekon’dan İsrail’in Gazze saldırısına kadar; altında Türkiye’nin küresel sermaye ve ABD-AB ile ilişkilerinin yattığı çok daha geniş bir yelpaze içinde anlaşılabilir.

Önce, TRT Şeş atağının yaklaşmakta olan yerel seçimlerle ilgisine değinelim. Biliyoruz ki AKP, altı yıllık iktidarı boyunca, Kürt sorunun çözümüne yönelik hiç bir ciddi adım atmamış ya da atamamıştı. Başbakan Erdoğan, 2005 yılında Diyarbakır’a yaptığı gezide Kürt sorunun çözümüne yönelik mesajlar vermiş, “Kürt sorunu benim meselemdir” demişti. Ancak o zaman “Kürt sorunu benim meselemdir” diyen Başbakan, 2008 yılına kadar Kürt sorunun çözümünde yerinde saymıştı.

2008 yılında, Kürtlere yönelik devlet terörü ve milliyetçi-faşist güruhların saldırıları ile birlikte, AKP’nin Türk şovenizmi kokan açıklamaları da, Kürt halkı içinde belirgin bir rahatsızlık yarattı. Kürt milliyetçisi DTP öncülüğünde düzenlenen kitlesel gösteriler faşist çetelerin ve devletin kolluk güçlerinin saldırısına uğruyor, Kürtler Altınova’da, Muğla’da, Adana’da, İstanbul’da ve daha bir çok yerde milliyetçi-faşist güruhlar tarafından linç edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyordu. Bütün bunlar yaşanırken, Başbakan Erdoğan’ın faşistlerin “Ya sev ya terk et” sloganını dile getirmesi, AKP’ye oy veren Kürt seçmenlerini oldukça rahatsız etti; Kürt illerinden yaklaşık % 50 oy almış olan AKP’nin bu tavrı, anketlere göre, oylarında ciddi bir düşüşe yol açmıştı. Şimdi AKP, TRT Şeş ile birlikte, yerel seçimler öncesinde, “demokratik hak ve özgürlükler”i genişleterek önemli bir “açılım” yapıyor. Böylece, bozguna uğrayan milliyetçi Kürt hareketini manipüle edecek, Kürt seçmenlerin gönlünü alacak, düşüşe geçen oylarını artıracak, DTP’nin elindeki önemli bir kozu almış olacak. Ancak bütün bunlar, TRT Şeş’in yayına başlamasının yaklaşan yerel seçimlere ilişkin taktik girişimden ibaret olduğu anlamına gelmez.

AKP hükümetinin “Kürt açılımı”, devlet politikasında (hükümet değil!) küreselleşme sürecinin gereklerine ve Türkiye’nin bölgede oynamaya soyunduğu yeni role uygun önemli bir değişimi ifade etmektedir. Aslında bu değişimin işaretleri on yıla yakın süredir veriliyor, hazırlıkları yapılıyordu. Ancak bu adımların atılması, bizzat yönetici seçkinler içindeki Türk şovenisti ulusalcı kanadın güçlü direnişinin ne ölçüde kırılacağına bağlıydı. ABD’nin ve AB’nin tam desteğini arkasına almış olan AKP hükümeti, şimdi, devletin içindeki direniş odaklarını önemli ölçüde etkisizleştirmiş (Ergenekon operasyonu bunun en önemli ayağıdır); deyim yerindeyse, ABD-AB eksenli politikaların bölgedeki aktörü olmaya hazır hale gelmiş durumda olduğu için, “Kürt açılımı”nı uygulamaya koyabilmektedir.

Devlet iktidarının diğer ortağı olan Genelkurmay, bu değişimden hiçbir rahatsızlık duymamakta; aksine küreselleşme gerçeğinin ve Türkiye’nin bu süreçte bölgede oynayacağı rolün bilincinde, değişimden yana tavır almaktadır. İlker Başbuğ devir-teslim töreni konuşmasında şunları söylemişti: “Yaşamakta olduğumuz küreselleşme çağında, küreselleşmeye toptan karşı çıkarak, ülkeleri küreselleşmenin dışında tutmaya çalışmak gerçekçi bir yaklaşım değildir. Önemli olan, ulusal menfaatlere ve ulusal kültüre zarar vermeden, küreselleşmenin içinde yer almaktır”. Başbuğ göreve gelir gelmez ilk yaptığı iş Kürt illerini ziyaret etmek olmuş; yaptığı ziyaretlerde, aynı kendisinden önceki Genelkurmay Başkanı gibi, PKK’ye karşı mücadelede başarılı olmak için askeri operasyonların yeterli olmadığını, bunun yanı sıra ekonomik yatırımların ve sosyo-kültürel açılımların yapılması gerektiğini ilan etmişti. ABD’nin ve AB’nin desteğiyle silahlı Kürt ulusalcılarına önemli darbeler indiren ordu, bu şekilde, Kürt sorunun çözümüne yönelik adımlar atılmasına yeşil ışık yakmış oldu. Dünya konjektürünün ve Türkiye büyük sermayesinin bölgesel çıkarları gereği, AKP hükümeti ile ordu arasında tam bir uyum sözkonusuydu: “Kürt sorununun çözümü”ne yönelik “demokratik açılım”lar gerçekleştirilecek, PKK’ye karşı mücadelede başarı elde edilmesi için ne gerekiyorsa yapılacaktı. Bütün bunlara ve ordu üst yönetiminin son yıllardaki açık politikasına rağmen, “Cumhuriyet mitingleri”nin ‘gazına’ gelip, ordu ile AKP arasında –deyim yerindeyse- savaş yaşandığını ve ordunun AKP’yi devireceğini vb. ilan edenler, içeride TRT Şeş ve “Ergenekon Davası”nda; dışarıda ise Irak’ta atılan adımlar sonrasında, TSK’nın küreselleşmeci AKP hükümeti ile elele küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini daha net görüyor olmalılar.

Türkiye Irak arasında yoğun diplomasi trafiği

Türk dış politikası, 2008 yılının son aylarında yoğun diplomasi trafiğine sahne oldu. Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi 2009–2010 dönemi geçici üyeliğine seçilmesi, Türkiye, Irak ve ABD arasında PKK ile mücadele kapsamında üçlü komisyon kurulması, son ayların en önemli gelişmelerinden biriydi. Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi’ne geçici olarak üye seçilmesinden sonra, 12 Ekim tarihinde, Dışişleri Bakanı Ali Babacan, 17 Ekimde BM Genel Kurulunda yapılacak ve Türkiye’nin de aday olacağı BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliği seçimleri için ABD’ye gitti. Bu arada, Türkiye’nin Irak Özel temsilcisi Murat Özçelik ve bir Dışişleri Bakanlığı heyeti de Irak yoluna düştü.

Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin Yeşil Bölge’deki ofisinde gerçekleşen görüşmenin ardından, ntvmsnbc’nin haberine göre, Türkiye’nin Irak Özel Temsilcisi Murat Özçelik kısa bir açıklama yaparak “ Olumlu ve kapsamlı bir görüşme yaptık. İlişkilerde yeni bir sayfa açmayı umuyoruz” dedi. Aynı habere göre, heyetin daha sonra görüştüğü Irak Başbakanı Nuri El Maliki’de, PKK’nin Aktütün karakoluna saldırısından üzüntü duyduğunu, PKK’nin Irak topraklarını kullanmasından “utanç duyduklarını” söyledi. Heyetin, diğer durağı K.Irak Bölgesel Kürt Yönetimi lideri Mesud Barzani’ydi. Görüşmenin ardından, Barzani, Türkiye ile ilişkilerde yeni sayfa açıldığı yönünde açıklamada bulundu. Heyetin bu görüşmelerine ilişkin hurriyet.com.tr’nin haberine göre, Türkiye Heyeti “PKK konusunda olumlu gelişmeler yaşanırsa arkasından açılacak fırsat penceresi, hem Erbil yönetimi hem de Türkiye için yeni dönem başlatır” mesajını verdi.

Bu arada, NTV Ankara Temsilcisi Murat Akgün ile röportaj yapan Babacan, Irak’ın kuzeyindeki bölgesel yönetimin lideri Mesud Barzani’nin Türkiye ile ilişkilerde yeni bir sayfa açıldığı yönünde yaptığı açıklamanın hatırlatılması üzerine, Irak’ın kuzeyindeki yerel yönetimle doğrudan diyaloğa geçmiş durumda olduklarını söyledi. Bağdat’ta aylar önce temaslar kurulduğunu ve sonra da devam ettirildiğini anımsatan Babacan, sadece yüz yüze değil farklı kanallarla kurulan bir iletişim bulunduğunu kaydetti. Babacan daha sonra, “ Bundan sonra yoğun ama sessiz bir diplomasi trafiği devam edecek, bizim tarafımızdan çok da fazla açıklama duymayacaksınız” dedi.

Kerkük sorununa değinen Babacan, Kerkük’le ilgili Türkiye’nin önerdiği modelin kabul gördüğünü ve bunun için çok teşekkür aldıklarını belirtti. Konuşmasının devamında, son dönemde Irak’ın içinden geçtiği bu zor dönemi dikkate alacaklarını ama bir yandan da PKK ile ilgili ciddi bir sorunun ortada olduğunu ve bunun çözümlenmesi için Bağdat ve yerel yönetimle konuşmaya devam edeceklerini ifade etti. Babacan’ın bahsettiği Kerkük modeli, Kerkük’te Türkmen dilinin resmi dil olarak kabul edilmesi ve Kerkük’ün özel statüye kavuşmasıdır. Bunlardan birincisi, geçtiğimiz günlerde kabul edildi, ikincisinin olması için bir ön adım atılmış oldu.

Özetle, Türkiye’de TRT Şeş ve üniversitelerde Kürdoloji bölümleri açılması gündeme gelirken, Türkiye, Irak ve ABD arasında PKK’yi ortadan kaldırmak için ortak mekanizmalar oluşturuyor, yalnızca Irak’ın değil ama Ortadoğu’nun yeniden biçimlenmesinde hiç olmadığı kadar ciddi görüşmeler sürdürülüyor.

Sermaye’nin ucuz Kürt emekçisine ilgisi

Türkiye’nin ABD ve Irak ile ilişkilerinden ya da Ortadoğu’daki planlarından söz edildiğinde, çoğu kişinin aklına öncelikle –hatta yalnızca- askeri stratejiler ve bu alandaki işbirlikleri geliyor. Oysa askeri alan, ekonomik – mali alanlara bağlıdır ve sermayenin bu alanlardaki çıkarları gerektirdiği ölçüde ön plana çıkar.

Kendi ulusal pazarını uluslararası sermayeye açmış olan Türkiye burjuvazisi, çokuluslu şirketlerle bütünleşir ve uluslararası piyasalar için üretim yaparken, daha fazla kar amacıyla, rotasını emek-gücünün ucuz olduğu ülkelere çevirmektedir. Yüzlerce şirketin üretimlerini Rusya, Çin ve Mısır gibi ülkelere taşıdığını biliyoruz. Ancak bu ülkelerin, gerek ekonomik gerekse siyasi nedenlerle önemli riskler içerdiği de ortada. Türkiye burjuvazisi, bu yüzden, yatırımlarını işsizliğin ve yoksulluğun yüksek olduğu, enerji kaynaklarına yakın ve hem sanayi hem de tarım sektörü için son derece uygun koşullar taşıyan Kürt illerine kaydırmak için can atıyor.

Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği 21 Şubat 2008’de yaptığı açıklamada istihdamda daha az kamu yükü, daha fazla teşvik ve uzmanlaşmış sanayi bölgeleri yaratılmasını istemişti. Arkasından Zorlu Holding Tekstil Grubu Başkanı Vedat Aydın “Gidelim Doğu’ya bir iki il seçelim ve asgari ücret uygulamasını kaldıralım. İsteyene istediği ücret verilsin, adam evde aç oturacağına 50 YTL’ye niye çalışmasın” demişti. Sermaye, bölgeye göz dikmiştir. Sabancı Holding’e ait şirketlerden Sapeksa Şanlıurfa’da satın aldığı çiftlikte bölgeye uygun tohumlar üretecek. Tikveşli Şanlıurfa’da damızlık süt sığırı işletmeciliği yapacak. Koç Holding, Ata Grubu ile Harran’da GAP’ın en büyük besi çiftliğini kurdu. Ceylan Holding Diyarbakır’da tekstil ve gıda yatırımına hazırlanıyor. Kürt illerindeki toprakların verimli ve elverişli olması dolayısıyla uluslararası tarım-gıda tekellerince yağmalanmaktadır. Şu ana kadar 67 İsrail şirketi toprak satın almış durumda. Bölge, İsrail şirketleri dışında ABD, İngiltere, Fransa gibi emperyalist ülkelere açılmaktadır.

Ancak, Türkiye burjuvazisinin ve emperyalist sermayenin yatırım yapabilmesi için bölgenin alt yapısal temellerinin atılması; en önemlisi de –hoş bir “hayal” gibi görünse de- güvenliğin ve istikrarın sağlanması gerekiyor. AKP hükümeti mülk sahibi sınıfların taleplerini yerine getirmek için bölgenin alt yapısını inşa ederek, yıllardır yılan hikayesine dönen Güneydoğu Anadolu Projesini hayata geçirmeye hazırlanıyor. Başbakan Erdoğan, 12.03.2008 tarihinde, New York Times’a bir demeç vermiş; Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ne 11-12 milyar dolar yatırım yapacaklarını ve TRT’nin Kürtçe yayınlarını genişleteceğini söylemişti. AKP’nin Kürt illeri için ekonomik paketinde şunlar yer alıyordu: Beş yıl içinde iki büyük baraj ve sulama kanalları inşa edilecek, yeni yollar yapılacak, istihdam artırılacak.

Erdoğan ekonomik paket açılımını yoksul Kürt halkını düşündüğü için değil, sermayenin çıkarları doğrultusunda yapmaktadır. Türkiye burjuvazisinin, çok uluslu şirketlerin ve Dünya Bankası’nın sık sık dile getirdiği “Türkiye’de (siz bunu Batıda diye okuyun) ücretlerin yüksek olduğu” ve bu durumun hem yatırımları hem de işsizlik oranlarını olumsuz etkilediği yolundaki şikayetler, AKP hükümetini harekete geçirmiştir. AKP’nin bölge için hazırladığı çalışmanın adı “GAP Strateji ve Eylem planı” idi. Plana göre bölgedeki kamu kurumları, sivil toplum örgütleri, işveren ve sendikalardan oluşacak asgari ücret tespit kurulu, asgari ücreti bölgelere göre belirleyecek. Bütün bu hesapların yalnızca Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları içindeki Kürt illeriyle sınırlı değildir. Küresel sermaye ve onunla daha sıkı işbirliği içinde olmak için can atan Türkiyeli kapitalistler, Irak’taki Bölgesel Kürt Yönetimi topraklarını da planlarına dahil etmektedirler. Kürt emekçilerinin bütün bu planlar dahilinde yoğun sömürüsünden yararlanacak olanlar arasında elbette Kürt burjuvaları geliyor. Kapitalizmin mevcut gelişmişlik düzeyinde, “ulusal kapitalizm”i planlama ve yüksek gümrük duvarları yoluyla koruyan ulus devlet projesinin geçersizliğini görerek “ulusal kurtuluş” projelerini rafa kaldıran Kürt burjuvalarının uluslararası sermayenin talepleri doğrultusunda davranmayı sürdüreceğinden kimse kuşku duymamalı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir