The Economist’ten CHP’ye Seçim Desteği

12 Haziran’da yapılacak genel seçimlere on gün kala, küresel sermayenin “saygın” ekonomi dergisi The Economist’in internet sitesinde “Türkiye’nin Seçimi – Oylar Muhalefete” başlığıyla bir yazı yayınlandı. İmzasız yayınlanan makalede açıkça CHP için oy istendi. 6 Mayıs 2011 tarihli sayısında Türkiye ekonomisinin aşırı ısındığını ve acilen önlem alınması gerektiğini belirten The Economist, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ı ağır sözlerle eleştirdi.

AKP’nin kurulduğu günden bu yana gerçekleştirdiği “başarıları” anlatarak başlayan makalede, dördüncü paragraftan sonra, Recep Tayyip Erdoğan’ın yargının, basının ve ordunun denetim mekanizmalarını kırdığı, denetimden yoksun Erdoğan ve partisinin Türkiye demokrasisinin geleceğini tehlikeye attığı söyleniyor. The Economist’te çıkan makalede Çin’deki siyasi rejimle kıyaslama yapılarak, Erdoğan’ın seçimleri kazanması halinde daha da otoriter bir rejim kuracağı vurgulanıyor. Bu durum karşısında, makalenin son paragrafında önerilen çözüm ise, seçmenin CHP’ye yönelerek bu gidişatı durdurması oldu: “AKP’nin bir sonraki hükümeti kuracağına kesin gözüyle bakılıyor. Fakat bizim Türklere tavsiyemiz, oylarını CHP’ye vermeleri. Kılıçdaroğlu ve partisinin seçimlerden güçlenerek çıkması, hem anayasanın tek taraflı bir biçimde oluşturularak şimdikinden de kötü bir hale gelmesini önleyecek, hem de muhalefet için gelecek seçimleri kazanmak adına anlamlı bir umut verecektir. Bu tercih, Türkiye demokrasisini garanti altına almak için atılabilecek en mantıklı adımdır.”.

Makaleye ilk tepkiler

The Economist’te yayınlanan makaleye, Twitter üzerinden cevap veren Başbakan Yardımcısı ve Baş Müzakereci Egemen Bağış, makalede öne sürülen görüşlerin “deli saçması” olduğunu ve yaklaşan genel seçimler nedeniyle, böyle bir makalenin AKP’yi zayıflatmak isteyen güçlerin işine yarayacağını söyledi.

The Economist’te çıkan makaleye bir yanıt da Bloomberg HT’nin Ekonomi Direktörü Kerem Alkin’e canlı yayında özel röportaj veren Sanayi Bakanı Nihat Ergün’den geldi. Ergün, “Demokratikleşme sürecindeyiz, otoriterleşme yok. Otoriterleşen bir ülkenin sınırlarını diğerlerine kapatacağını, Türkiye’nin ise sınırlarını birçok ülkeye açtığını” söyledi.

The Economist’in Türkiye Temsilcisi Amberin Zaman ise, kendisiyle yapılan röportajda şunları söyledi: “AK Parti şahane şeyler yaptı. İsrail ve Amerika’da bazılarının fısıldadığı gibi şeriatçı filan da değil, seçimi de kazanacak. Ancak Erdoğan gittikçe otoriterleşiyor. Anayasayı tek başına değiştirmesini, Cumhurbaşkanlığı emellerine hayat vermesini sağlayacak bir çoğunluk Türkiye için risktir. CHP’ye yeni reformcu kimlik kazandıran Kemal Kılıçdaroğlu’nun bir alternatif oluşturması Türk demokrasisinin geleceği açısından fevkalade önemli.”.

The Economist’in Avrupa Editörü John Peet ise, Habertürk’ün makaleye ilişkin sorusu üzerine “Örneğin ABD seçimlerinde Cumhuriyetçi aday John McCain yerine Demokrat aday Barack Obama’yı seçin dedik. İngiltere’de Cameron’u, Almanya’da Merkel’i, Fransa’da Sarkozy’yi, İtalya’da da Veltroni’yi destekledik” açıklamasını yaptı.

Erdoğan ise partisinin Konya mitinginde halkı CHP’ye oy vermeye çağıran The Economist dergisine çattı: “Uluslararası bir dergi (The Economist) bir yorum yayınlıyor. Yorumda, öyle dolaylı filan değil doğrudan doğruya ‘Oyunuzu CHP’ye verin’ deniyor. Ya bu nasıl bir pervasızlıktır, bu nasıl bir densizliktir? Seçim analizi yapmak başka bir şeydir, ‘Şu partiye oy verin’ diye çağrıda bulunmak başka bir şeydir. Bu dergi çıkıp, ‘AK Parti’ye oy verin’ deseydi, açık söylüyorum buna da karşı çıkardık. Uluslararası bir yayın organının, bu kadar açık şekilde çağrı yapması, esasında CHP’nin nasıl bir proje olduğunu da ortaya koymuştur. Neymiş, (CHP, demokrasinin teminatıymış)”.

Küresel sermayenin AKP’ye alternatif arayışı

Türkiye siyasetindeki ana burjuva partilerinin hepsi, küresel sermayenin bu bölgeye dönük geliştirdiği projelere yedeklenmek için birbiriyle yarışıyor (yoksa iktidara gelmeleri bir “mucizeye” bağlı) ve son 8 yıldır bu yarışta AKP, CHP’ye kıyasla açık ara öndeydi. Fakat gelinen noktada, emperyalist sermayenin AKP’yi yavaş yavaş “gözden çıkarmaya” başladığını, sermaye kulübüne hizmet için CHP’nin hazırlanmakta olduğunu görüyoruz. Büyük bir sürpriz olmazsa, 12 Haziran’da gerçekleşecek olan genel seçimlerde birinci parti AKP, ikinci parti CHP olacak, fakat bu aşamada AKP’nin oyları düşer ve CHP’nin oyları yükselişe geçerse, işte o zaman “yeni” CHP, bir sonraki seçimlerde AKP karşısında dünya ve Türkiye burjuvazi için yeni bir iktidar alternatifi olma şansı yakalayabilir. Fakat yine de 12 Haziran genel seçimlerinde, The Economist’te çıkan yazıda da belirtildiği gibi şimdilik “Türk seçmenin… iktidarı tekrar Erdoğan’a emanet etmek isteyeceğini” öngörmek için dahi olmak da gerekmiyor.

Lakin AKP’nin elde ettiği güç bazı küresel sermaye odaklarında büyük bir endişe yaratmış olmalı ki, Erdoğan’ı küplere bindiren makalede şu sözlere yer veriliyor: “Erdoğan seçim anketlerinde, parlamentonun üçte ikilik çoğunluğunu elde etmesine yetecek kadar önde gözüküyor ve bu ona diğer siyasi partilerin ve kuruluşların fikirlerini görmezden gelerek yeni anayasayı oluşturma fırsatı verecek. Bu durumun Türkiye için iyi olmayacağı öngörülüyor.” Makalede de vurgulandığı gibi, AKP anayasayı tek başına değiştirebilecek bir parlamento aritmetiğine sahip olursa, bu “sınırsız” güç, ona CHP, MHP ve BDP karşısında büyük bir üstünlük sağlayacaktır. Bu durumda, Erdoğan ve partisi sadece iç siyasetteki rakiplerine karşı değil, emperyalist güçlerle olan ilişkilerinde de görece daha keyfi ve buyurgan bir diplomasi yürütebilecek bir güce kavuşabilir. Konuyla bağlantılı olarak, makalede şu dikkat çekici tespite de yer verilmiş: “AKP’nin sınır tanımaz hükümranlığına yöneltilen eleştiriler, İslami dünya görüşlerinden ziyade demokrasi konusundaki umursamazlıklarına odaklanmış halde. Erdoğan yargı ve orduyla giriştiği savaşlardan galip ayrıldıkça, tabi olduğu denetim mekanizmaları da etkisini yitirdi. Bu denetimsizlik, Erdoğan’ın hoşgörüsüzlüğünü ve despot içgüdülerini serbest bıraktı. Aynı dönemde yolsuzluklarda artış görülürken, basın özgürlüğü de saldırı altında; Türkiye’deki tutuklu basın mensubu sayısının Çin’i geride bıraktığı bildiriliyor. Aralarında eski ordu mensuplarının da bulunduğu Erdoğan’ın rakipleri ve muhalifler ise şişirilmiş komplo teorileri sebebiyle soruşturma geçirmekte ve yargılanmakta.” Alıntıda da vurgulandığı gibi, küresel sermayenin “Türkiye için iyi olmayacağını” öngördüğü olasılık, AKP’nin sınırsız bir güç sarhoşluğu içine düşerek, bu bölgeye dönük emperyalist projelere zarar verebilecek daha da otoriter bir rejim kurması olasılığıdır ki, işte emperyalist merkezleri (Türkiye konusunda) en çok kaygılandıran şeylerin başında da bu olasılık gelmektedir.

The Economist’te yayınlanan makale AKP’ye dönük çok yönlü eleştiriler barındırıyor. Makalenin bir bölümünde Erdoğan’ın yürütmekte olduğu Türk milliyetçisi politikalar ve uygulamaya koymak istediği başkanlık sistemi açıkça eleştiriliyor: “Bütün bunlar yetmezmiş gibi, Erdoğan seçim kampanyası süresince her zamankinden de keskin bir biçimde milliyetçi söylemlere yönelmiş halde. Başbakan ve partisi, Türkiye’nin en kalabalık ve huzursuz azınlığını teşkil eden Kürtlerle karşılıklı diyalog peşinde koşar gibi gözükmüyor artık. Partisinin anayasaya yapmaya yetecek üçte ikilik parlamenter çoğunluğu elde etmesi halinde, ülkeyi Fransa tarzı bir başkanlık sistemine götürme niyetinin ipuçlarını veren Erdoğan, başkanlık koltuğunu ise kimseye kaptırmayacak gibi gözüküyor. Hâlihazırda fazlasıyla merkezileşmiş olan ülke için bu büyük bir hata olabilir.”. Erdoğan’ın seçim süreci boyunca kullandığı keskin Türk milliyetçisi söylem, batılı emperyalist merkezlerde kaygı yaratıyor. Çünkü Kürt sorununun burjuva temelde çözümü noktasında, AKP’den daha fazla açılım beklentisi içinde olan sermaye sınıfı, Erdoğan’ın “Türkiye’nin en kalabalık ve huzursuz azınlığını teşkil eden Kürtlerle karşılıklı diyalog peşinde” koşması gerekirken, onun mevcut liberal-reformist burjuva Kürt önderlikleriyle ipleri germesinden pek hoşnut olmamışa benziyor. Bu yüzden, küresel sermayenin ve yerel taşeronlarının Kürt meselesine ilişkin geliştirdiği burjuva çözüm projesi, AKP’nin iç siyaset üzerinde egemenlik kurmak için Türk milliyetçisi politikalara yönelmeyi tercih etmesi nedeniyle, tamamen ortadan kalkmasa bile, ciddi anlamda darbe almış gözüküyor. Aynı makalede, Erdoğan’ın özlemini duyduğu Fransa tarzı başkanlık sistemine geçilmesi halinde “Hâlihazırda fazlasıyla merkezileşmiş olan ülke için bu büyük bir hata olabilir” eleştirisi de yapılıyor. Ulus ötesi şirketlerin, merkezi-bürokratik ulus-devletlerin sermaye hareketleri üzerindeki denetiminden kurtulmaya çalıştığı bir ekonomik evrede, Erdoğan’ın tek merkezden yönetilecek başkanlık sistemi modelinde ısrar etmesi, emperyalist merkezlerin bu projeye kaygıyla bakmasına neden oluyor. Neredeyse bütün ulus-devletlerin, ulus ötesi şirketlerin “kölesi” haline geldiği küreselleşme döneminde, sermaye, siyasi üst yapıya (burjuva devlete) görece bağımsız hareket alanı sağlamaktansa, onu tamamen liberalleştirmeye ve kendi çıkarları önündeki ulusal duvarları yıkmaya çalışıyor. Erdoğan’ın başkanlık sistemi hayallerini gerçekleştirmesi hiç de kolay olmayacak, çünkü emperyalist merkezlerin ve ulus ötesi şirketlerin önemli bir bölümü, bu otoriter başkanlık projesine (The Economist örneğinde olduğu gibi) kuşkuyla yaklaşmaya devam ediyor.

Makalede yeni anayasa konusunda şu tespitlere yer veriliyor: “Yeni AKP hükümetinin geniş kitleleri kapsayıcı bir tavır takınması herkes için oldukça iyi olurdu. Türkiye Anayasası’nın elden geçirilmeye ihtiyaç duyduğu son derece açık, fakat bu süreç bir AKP Projesi olmaktan çıkıp, diğer siyasi partilerin ve kuruluşların da desteğiyle yürütülmeli. Bunu sağlamanın en güvenilir yolu ise ana muhalefetteki merkez sol partisi CHP’nin genel seçimlerden güçlenerek çıkması. AKP ve CHP dışında iki küçük partinin daha TBMM’ye gireceğini varsayarsak, muhalefet partilerinin güçlenmesi AKP’nin üçte ikilik parlamenter çoğunluğa erişmesini engelleyebilir.”. 12 Eylül askeri diktatörlüğünün imzasını taşıyan günümüz T.C Anayasası’nın yerine liberal (“özgürlükçü”) bir anayasa yapma fikri üzerinde, AKP, CHP, MHP ve BDP kurmayları uzlaşmış gözüküyor. Konuya ilişkin daha önce şu tespitleri yapmıştık: “…AKP, temel taşları zaten büyük ölçüde döşenmiş olan yeni rejimin sınırlarını çizecek yeni bir anayasa yapılacağını çoktan ilan etti. Dahası, AKP (daha doğrusu büyük sermaye), liberal bir anayasanın gerekliliği konusunda, bütün büyük burjuva partilerini yanına çekti. Yeni ve liberal bir anayasanın gerekliliği konusunda, iktidardaki AKP ile önemli muhalefet partileri arasında ilkesel bir sorun bulunmuyor.” Küresel sermayenin sözcülerinin “…bu süreç bir AKP Projesi olmaktan çıkıp, diğer siyasi partilerin ve kuruluşların da desteğiyle yürütülmeli…” demesi, elbette bir tesadüf değil. Çünkü emperyalist merkezler, AKP’nin, CHP-MHP-BDP üçlüsünü dışarıda bırakarak anayasayı tek başına değiştirme ihtimaline soğuk bakıyor. İşte bu problemin çözülebilmesi için, AKP karşısındaki “en diri güç” konumundaki “…CHP’nin genel seçimlerden güçlenerek” çıkması gerekiyor. “AKP ve CHP dışında iki küçük partinin”, yani MHP ve BDP’nin desteklediği bağımsızların da meclise girmesi ve muhalefetin güçlenmesi durumunda, bu yolla, AKP’nin meclis çoğunluğunu elde etmesi engellenebilir ve yeni anayasa hazırlama sürecinde biraz olsun dizginlenen AKP, CHP-MHP-BDP’ye yönelik daha da uzlaşmacı bir iç siyaset yürütme noktasına getirilebilir. Emperyalist merkezlerin uzun vadeli stratejik beklentilerinin bu yönde olduğu aşikâr.

Makalede yer alan bir diğer ilginç ayrıntı ise, The Economist’in CHP’nin “yeni” imajına yaptığı özel vurgu: “Görünüşe göre, CHP’nin yeni lideri Kemal Kılıçdaroğlu (Sade ve sakin halleri sebebiyle Gandhi yakıştırılması yapılıyor), yüzü eskimiş öncülü Deniz Baykal’dan sonra partisine önemli bir dinamizm getirmiş durumda. Partiyi muhafazakâr kadrolardan temizleyen Kılıçdaroğlu, partiye yolsuzluklara karşı tahammülsüz bir anlayış kazandırmasının yanında, CHP’yi ordunun siyasetteki varlığına sempati duyan kimliğinden uzaklaştırmayı da başardı. Seçim yarışı süresince, Türkiye’nin her ilinin daha özerk bir yönetime sahip olacağı vaadinde bulunan Kılıçdaroğlu, özellikle Türkiye’nin güneydoğusunda Erdoğan’dan daha fazla destek toplayarak dikkat çekti.”. Alıntıdan da anlaşılabileceği gibi, CHP’nin yeni imajı emperyalist merkezlerde, Deniz Baykal döneminin seküler Türk ulusalcılığına kıyasla, çok daha fazla sempati ve taraftar topluyor. Bir zamanların Ecevit’ine nasıl “Kara Oğlan” lakabı bilinçli olarak yapıştırıldıysa, “dürüst” ve “namuslu” lider imajı ile cilalanmak istenen Kılıçdaroğlu’na da “Gandi” lakabı (burjuva medya tarafından) bilinçli olarak yapıştırılmak isteniyor. Küresel sermayenin sözcüleri, Kılıçdaroğlu’nun partiye getirdiği “dinamizmden” övgüyle bahsediyor. “Partiyi muhafazakâr kadrolardan”, yani Türk ulusalcılarından arındıran Kılıçdaroğlu (Önder Sav operasyonunu hatırlayın), yolsuzluğa ve askeri vesayete karşı çıkan “Yeni CHP” imajıyla, küresel sermayeye hizmet etmeye hazır olduğunun sinyallerini veriyor.

Emperyalist merkezlerin önem verdiği bir diğer husus da, kuşkusuz Kürt meselesidir. AKP’de aradığını bulamayan bazı sermaye çevreleri, Kılıçdaroğlu’nun “Türkiye’nin her ili daha özerk bir yönetime sahip olacak” vaadinde bulunmasından sonra, “CHP Kürt sorununu çözebilir mi?” sorusunu daha sık sormaya başladılar. CHP’nin (epeyce zayıflamış olsa da) askeri bürokrasi / hiyerarşi içindeki gücü ve etkisi düşünüldüğünde, Kürt sorununun burjuva-demokratik çözümü noktasında, AKP’den daha “avantajlı” bir konumda olduğu da söylenebilir. CHP, Kılıçdaroğlu liderliğinde başlayan liberal dönüşüm sürecinde, AKP’nin Türk ulusalcısı alternatifi değil, ama adım adım güçlenen siyasi rakibi olduğunu her fırsatta gösteriyor. Parti içindeki Türk ulusalcılarının tasfiyesiyle iyice hız kazanan değişim süreci sayesinde, CHP, daha önceki seçimlere kıyasla işçi ve emekçi kitleler arasındaki etkisini arttırmayı başardı. Bir daha ki erken ya da genel seçimde oylarını daha da arttıracağına kesin gözüyle bakılan “yeni” CHP’nin, “emeğin partisi” söylemlerinin altı kazındığında ise, onun AKP ile aynı sınıfın, yani burjuvazinin partisi olduğu rahatlıkla görülebilir. Bunun yanında Türk ulusalcılığını terk edip, küresel sermayenin güvenilir taşeronu olmak için hazırlanan CHP, Kürt meselesini de, Kılıçdaroğlu’nun “yerel yönetimlerin güçlendirilmesi anlamında özerkliği destekliyoruz.” açıklamasında olduğu gibi, ekonomik büyüme / insan hakları / demokrasi üçlüsü üzerine kurduğu “yeni” liberal söylemle çözmeye çalışacak gibi gözüküyor.

Küresel sermayenin sözcülerinden biri olan The Economist Dergisi’nde, böylesi taraflı bir makalenin yayınlanması kuşkusuz rastlantı değil. Eğer emperyalist sermaye ve onun yerel taşeronlarının bir bölümü, AKP’ye alternatif bir parti arayışı içindeyseler (özellikle son bir senedir bu süreç hızlandı), bu arayış belirli bir aşamadan sonra (belki olası bir erken seçim ya da bir daha ki genel seçimde) meyvelerini vermeye başlayacaktır. İşte o zaman AKP de tıpkı ANAP, DYP vb. gibi Türkiye’nin yakın tarihine damgasını vurmuş olan büyük kitle partilerinin başına geldiği gibi, burjuva partiler mezarlığındaki yerini almaktan kurtulamayacaktır. Sonuç olarak, AKP’nin seçimden zaferle çıkması halinde bile, uluslararası sermayenin açıkça Erdoğan’a karşı tavır aldığı bir konjonktürde (bu durum ticari faaliyetlerin devam etmesi önünde bir engel oluşturmaz), hele ki yeni bir küresel krizin patlaması halinde (dünya ekonomisindeki aşırı ısınma belirtileri göz önünde bulundurulduğunda) gelecek iki yılın AKP’nin iktidardaki son iki yılı olabileceğini öngörmek abartılı bir yorum olmasa gerek… Ne dersiniz?

Unutmayalım ki, 12 Haziran genel seçimlerinden kim zaferle çıkarsa çıksın, emekçi kitlelerin yaşamında hiçbir köklü değişiklik olmayacak, eski düzen, yani ücretli emek sömürüsü üzerine kurulu kapitalist-emperyalist düzen ve onun kokuşmuş burjuva partileri / kurumları var oldukça, emekçilerin özlemini duydukları özgür ve eşit bir yaşamın kurulması da mümkün olmayacaktır.

Sonuç olarak, 12 Haziran’da yapılacak olan genel seçimlere katılan partilerin hiçbiri işçi sınıfının enternasyonalist devrimci taleplerini ifade etmiyor. Bu yüzden, kendisini Marksist ya da işçi sınıfı devrimcisi olarak tanımlayan herkesi, 12 Haziran genel seçimlerinde liberal-demokrat Türk ve Kürt burjuva partileri eliyle oynanmakta olan seçim oyununu teşhir etmeye ve Marksist bir işçi sınıfı partisinin inşa mücadelesine katılmaya çağırıyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir