Suriye’ye dış müdahale mümkün mü?

Ortadoğu’da “Arap Baharı” patlak verene kadar, Suriye’ye askeri müdahale ihtimalini kimse ağzına bile almıyordu. Fakat şimdilerde hem ABD ve AB gibi emperyalist merkezlerde hem de bizim gibi Suriye’ye komşu olan ülkelerde bu konu yüksek sesle konuşuluyor. Bunun en son örneklerinden biri, Fransız Dışişleri Bakanı Alain Juppe’den geldi. Juppe, “Suriye’deki sivilleri korumak için insani yardım koridoru oluşturalım” önerisi getirdi. Juppe’nin açıklamasının üzerinden kısa bir süre geçmişti ki, Birleşmiş Milletler (BM) ışık hızıyla resmi bir açıklama yaparak bu fikre karşı olduğunu açıkladı. BM’nin böylesi ciddi bir konuda, bu derece hızlı karar verip diplomatik bir açıklama yolunu seçmesinde elbette Washington’un ve Brüksel’in payı büyük. Tabii ki, Pekin ve Moskova’nın da “hayırcı cephe”de yer alması da diğer belirleyici etken.

Libya pastasını mideye indirmeye hazırlanan Fransa, Suriye’yi işgal etme hayalleri kura dursun (ne de olsa eski sömürgesi!), diğer taraftan Çin ve Rusya olup biteni “sessizce” izliyor gibi gözükse de, bu iki ülke gidişattan pek memnun olmadığını açıklamalarıyla zaman zaman belli ediyor. Hatta Rusya, işi pratiğe döktü ve savaş gemilerini Suriye’ye gönderip, peşi sıra “Suriye’ye dönük bir askeri operasyona karşıyız” mesajını vermekten çekinmedi. Lakin Çin de benzer bir tutum takınarak, Suriye’ye yapılacak bir askeri operasyonu desteklemeyeceğini açıkladı. Fransa, “yardım koridoru” önerisinin tamamen “insani” nedenlerden kaynaklı olduğu palavrasını sıksa da Fransa gibi düşünen diğer emperyalist ülkelerin ve küresel sermayenin Esad karşıtı kesiminin esas niyetinin, zamanla Suriye’deki rejimi değişime zorlamak ya da mümkünse tamamen değiştirmek olduğu anlaşılıyor. Tabii ki, bu hedefe ne derece ulaşabilecekleri ise ayrı bir muamma… Sonuçta, emperyalist merkezlerde yapılan “kusursuz planların” ancak bir saatin sahip olabileceği kadar dakik bir biçimde gerçekleşeceğini sanmak en hafif tabirle saçmalıktır.

Suriye krizi, uluslararası arenada birbirine benzer çizgide ilerleyen güçleri mıknatıs gibi birbirine çekiyor. Fransa’dan sonra, Suriye’ye müdahale konusunda en çok kafa patlatan lider Recep Tayyip Erdoğan. Fakat Erdoğan hükümetinin Fransa’ya yönelik Libya deneyiminden kaynaklı bir güvensizliği var. Erdoğan Sarkozy’den hiç hazzetmiyor ve Fransa’nın Türkiye’yi devre dışı bırakmaya çalışarak Libya’ya müdahale etmesini hala içine sindirebilmiş değil. Kuşkusuz Türk devleti için Libya’da işler yavaş yavaş yoluna giriyor. En başta “Sürecin dışında mı bırakılıyoruz?” korkusuna kapılan Erdoğan hükümeti, hem ABD-AB’nin hem de “çalışkan” Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun sayesinde yeniden Libya’nın restorasyonu (yeniden paylaşımı) sürecine eklemlenmiş gözüküyor.

Dış destekli olduğu anlaşılan silahlı “direniş hareketi”, Esad rejimini her geçen gün daha da sertleşmeye itiyor [1]. Kuşkusuz bu durum adım adım ülkeyi topyekûn bir iç savaşa doğru sürükleyebilir. Hatta Esad rejiminin düşmesi halinde Nusayrilerin, Sünnilerin, Kürtlerin ve Hıristiyanların birbirine girmesi, büyük etnik ve dinsel kıyımların yaşanması ihtimali çok yüksek.

Yaygın iddia Suriye’de bilançonun çok ağır olduğu şeklinde. Lakin kimse gerçek ölü ve yaralı sayısını bilmiyor. Esad rejimine karşı çıkan BBC, CNN ve El-Cezire gibi uluslararası burjuva haber ajanslarının verdiği haberlerin de pek bir güvenilirliği yok. Çünkü bu medya gruplarının her biri küresel sermaye gruplarının çıkarlarına paralel yayın yapıyor. Haliyle ya Suriye’de olup bitenleri çarptırarak ya da taraflı bir biçimde dünya kamuoyuna sunuyorlar. Bu sebepten dolayı emperyalist haber merkezlerinden gelen ya da üretilen haberleri doğru bir süzgeçten geçirerek ele almakta, özetle Marksist bakış açısından taviz vermeden konuyu yorumlamakta yarar var. Sonuç olarak, Suriye’ye yönelik büyük bir medya kuşatması var ve emperyalist güçler bu ülkeye dönük bir dış müdahaleyi meşrulaştırmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar.

Esad rejiminin sert tavrı, ABD ve AB’nin de baskısıyla Erdoğan hükümetini de Suriye konusunda aynı sertlikte tavır koymak zorunda bırakıyor. “Zorunda” derken, elbette ki bu durum isteksizce olmuyor; sonuçta bu gerilimler Erdoğan’ın “bölgesel lider” olma vizyonuna hizmet ediyor. Lakin Suriye’nin yüz yüze geleceği müstakbel bir dış müdahale senaryosu sonunda, Ankara hükümetinin bölgesel liderlik rolünü güçlendirme şansı çok yüksek.

Erdoğan Suriye konusunda kamuoyunu yanına çekmek için şaşırtıcı bir “taktik” uyguluyor. Şöyle ki, bizzat Başbakan, Esad sanki ona kişisel bir “ihanette” bulunmuş havası yaratma çabası içinde. Ne de olsa Erdoğan vakti zamanında Esad kardeşini kazanmak, Suriye’deki BAAS rejimini küresel kapitalist sisteme (uluslararası piyasalara) entegre etmek için elinden geleni ardına koymadı. O günlerde, iki ülke arasında milyarlarca dolarlık ticaret anlaşmaları ve ekonomik alışveriş gerçekleşiyordu. Ayrıca, Davutoğlu’nun dış politikadaki “komşularla sıfır sorun” vizyonu, çatışmaların, işgallerin ve savaşların damgasını vurduğu bir bölge olsa da, bir süreliğine Türkiye kamuoyuna hakikaten “ulaşılabilir bir hedefmiş” gibi gösterilmeye çalışıldı. Tabii ki bu son gelişmeler, Türkiye’nin özellikle emperyalist merkezlerden büyük takdir alan ve “dönüştürücü diplomasi” diye pazarlanan politikasının da sonu anlamına geliyor.

Hatırlayacaksınız, Erdoğan ve Esad aileleri birlikte tatile çıkmıştı. Fakat Süleyman Demirel’in dediği gibi, burjuva siyasette “dün dündür, bugün bugündür”. Şimdilerde Erdoğan, Esad’ı Hitler ve Stalin’le kıyaslıyor. Hükümet kapalı kapılar arkasında – eğer Fransa ve diğer Batılı emperyalist devletlerle yaşanan “güven bunalımı” aşılabilirse – insani güvenlik koridoru oluşturma ve bunu gerçekleştirmek için sınırda görev yapan askeri birlikleri kullanma planları yapıyor. Tabii ki, şimdilik bunların hepsi birer “matematik hesabı”. Son tahlilde, uluslararası emperyalist güçlerin yeni tepinme arenası olarak Suriye, öyle Türkiye’nin tek başına midesine indirebileceği kadar kolay bir lokma değil. Türkiye’nin küresel kapitalist hiyerarşi içindeki konumu bu durumun gerçekleşme ihtimalini sıfırlıyor.

Bütünüyle küresel sermayeye bağımlı ve emperyalist ülkelerle kıyaslandığında ciddi bir sermaye birikimine sahip olmayan bir Türk burjuvazisinin tek başına bu çapta bölgesel müdahaleler yapması mümkün değildir. Türkiye burjuvazisi bu haliyle ancak küresel sermayenin, bulunduğumuz bölgeye ve dünyaya “istikrar sağlama” misyonuna siyasi-askeri açıdan koşulsuz destek veren taşeron bir güç olabilir. Bu konuyu daha önceki yazılarımızda da ele almıştık:

“…Türkiye burjuvazisinin… ABD emperyalizmi önderliğinde gerçekleşen emperyalist müdahalelere katılımı ile örneğin- İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, İsveç vb. emperyalist ülkelerin katılımı arasında niteliksel bir fark var… Bu katılımdan, kuşkusuz, Türkiye burjuvazisi… bir şeyler kazanıyor. Ama bu, asıl yatırımcının karından çok, onun aldığı işin bir bölümünü büyük ölçüde yine ondan aldığı ön ödemelerle (sermayeyle) daha ucuza yapan bir taşeronun kazancına benzer. Biz, bu yüzden, Türkiye burjuvazisinin… konumunu, küresel sermayenin bölgesel taşeronu olarak ifade etmenin daha uygun olduğunu düşünüyoruz.” [2]

Arap Birliği’nin tıpkı daha önce Kaddafi’nin aleyhine döndüğü gibi, bu defa da Esad’ın aleyhine dönmesi beklenmedik bir gelişme değil. Çünkü Arap Birliği, başta ABD olmak üzere, batılı emperyalist ülkelerin fonlamalarıyla (mali yardımlarıyla) varlığını sürdüren, bu merkezler ne talimat verirse paşa paşa yapmak zorunda olan bir kuruluştur. Birliğin, siyonist İsrail Devleti ile olan yakın bağı ise ayrı bir tartışma konusu. Fakat şunu unutmamakta yarar var: Arap Birliği’nin Esad’a sırt çevirmesi bu ülkeye yönelik bir dış müdahaleyi kolaylaştırıcı bir faktör olacaktır. Suriye’ye saldırma planları yapan büyük güçler, “meşruiyet arayışlarına” boşu boşuna Arap Birliği’nden Suriye karşıtı (9 maddelik) bir karar çıkartarak başlamadılar.

Emperyalist merkezler Suriye’ye yönelik bir askeri müdahale yapamasa bile, Arap Birliği ya da – yaptırımlar vb. – diğer yöntemlerle Esad yönetiminin boynundaki ipi daha da sıkmaya çalışacaklardır. Zaten bu ip daha şimdiden sıkılmaya başlandı; Arap Birliği’nin aldığı kararlar gereğince, Suriye’ye uçuşlar yasaklanacak, Şam’ın banka hesapları dondurulacak ve Merkez Bankası ile ilişkiler kesilecek…vs. liste epeyce kabarık. İşin “traji-komik” tarafı ise, Türkiye ve Suriye’nin sınır komşusu olması münasebetiyle, Arap Birliği’nin aldığı yaptırım kararlarının yüzde 80’lik bölümünün ancak Türkiye tarafından uygulanacak olmasıdır [3]. Bu da Erdoğan hükümetinin nasıl da “bıçak sırtı” bir konumda olduğunun diğer bir kanıtıdır. Kısa bir süre önce Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim, bunun bir “ekonomik savaş” olacağını belirtti. Muallim’in açıklamasını takiben Şam yönetimi Türkiye’ye karşı kendi “yaptırım paketini” açıkladı. Bu gelişmeler ışığında şu yalın tespiti yapmakta bir sakınca yok: Bu mücadele iki ülke açısından da “ağır bedellerin” ödendiği bir süreç olacaktır.

Fakat uluslararası planda gerçekleşen tüm baskılara rağmen, kısa vadede Suriye’ye yönelik askeri bir müdahale yapılması hiç de kolay gözükmüyor. Örneğin, Erdoğan hükümeti müdahaleyi desteklemeye istekli olsa da, dış ve iç dinamiklerden kaynaklı belirsizlikler, Ankara hükümetini adım atarken iki kere düşünmek zorunda bırakıyor. Çünkü Ankara’nın dış müdahaleye liderlik etmesi halinde, en büyük tehdit, Türkiye’yi bekleyen gerçek akıbetin ne olacağının bilinememesidir. Ayrıca Türkiye’nin böyle bir eyleme kalkışması halinde, emperyalist merkezlerden gelecek olan desteğin “sınırsız” olacağının hiçbir garantisi yoktur. Örneğin, Ürdün’de yayın yapan Sebil Gazetesi’nden Münir Şefik Türkiye’yi bekleyen tehlikeye dikkat çekiyor:

“Türkiye’nin halihazırda aciz ve tereddüt içinde olan Amerikan ve Avrupa şartlarını iyi hesap etmesi gerekiyor. Ankara’nın Arap devrimleri karşısında çöken Amerikan ve Avrupa’nın müttefiklerinin deneyimini iyi okuması yeterli olacaktır. Türkiye bu işe karışırsa, onu dikenini kendi elleriyle çıkarır halde tek başına bırakacaklar.” [4]

Gücü yabana atılamayacak bir ulusal orduya ve disiplinli bir iç istihbarat örgütüne (al-muhaberat) sahip bir Suriye, özellikle “PKK kartını” kullanarak Türkiye’yi istikrarsızlaştırma yolunu seçebilir. Ankara hükümetinin resmi olarak PKK ile görüşmeleri “kestiğini” açıkladığı ve Kürdistan Topluluklar Birliği (KCK) adı altında burjuva milliyetçi Kürt siyasi hareketine ve onun hegemonyası altında faaliyet yürüten sol yapılara yönelik polisiye-hukuki operasyonlara hız verdiği bir ortamda, Erdoğan ve kurmaylarının böylesi bir riski almaya pek istekli olmayacağı çok açık. Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) durumu ise daha farklı; o askeri ve siyasi operasyonlar nedeniyle “sıkıştığı köşeden” kurtulabilmek için, Suriye devletinin desteklediği “düşük yoğunluklu” bir istikrarsızlaştırma planına, kendi bölgesel-askeri çıkarları ve uluslararası konjonktür gereği destek vermekten çekinmeyebilir. Ne de olsa bu bölge “kurtlar sofrası” ve güçler dengelerinin buralarda değişime uğraması öyle çok uzun bir zaman almıyor.

Lakin ABD ve AB emperyalizminden aldığı cesaretle Erdoğan hükümeti, Suriye ile daha fazla sürtüşmeye devam etmekte ısrar ederse, kesinlikle kendisini, PKK ile başa çıkmak için işbirliğine muhtaç olduğu İran’la da daha fazla papaz olmuş bir halde bulabilir. Tarihsel ve stratejik müttefiki konumundaki Suriye’ye müdahale edilmesi halinde İran’ın füze rampalarını Türkiye’ye çevirmesi hiç de sürpriz bir gelişme olmayacaktır. Çünkü İran şu basit gerçeğin farkında: Suriye’nin düşmesi halinde sıra İran’daki molla diktatörlüğüne gelecektir. Tahran için Şam vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Fakat yine de köklü bir devlet geleneğine sahip olan İran’ın, Esad rejiminin çökmesi halinde ne yapacağı konusunda mutlaka bir “ikinci planı” vardır. Burjuva basına yansıyan haberlere göre, İran’ın bazı Suriyeli muhalif siyasetçilerle gizli görüşmeler yaptığı iddia ediliyor. Şayet bu haber doğruysa, İran bunu iki nedenden yapıyor olabilir: ya İran bu yolla Esad sonrası döneme kendini hazırlıyor ya da muhaliflere “dost” görünüp onlar hakkındaki bilgileri Şam yönetimine sızdırıyor.

Ayrıca, Suriye’ye yönelik bir uluslararası müdahale kararının BM’den oy birliğiyle alınması mümkün değil. Rusya ve Çin’in Suriye için alınacak böyle bir kararı veto etmesi sürpriz olmayacak. BM’de Libya’ya ilişkin alınan kararın daha sonra NATO tarafından nasıl kullanıldığını iyi bilen Çinliler ve Ruslar, bu defa kendi küresel ve bölgesel çıkarlarını sağlama almadan, Suriye’ye yönelik bir operasyona kolay kolay yeşil ışık yakmayacaklardır. Arap Birliği üyesi olan Irak ve Lübnan ise, 9 maddelik yaptırım kararına daha şimdiden uymayacağını açıkladı. Bu iki ülke ekonomisi ticaret üzerine kurulu olduğu için, onların yaptırım kararlarını desteklememesi gayet doğal bir durum.

Açıkcası “ABD ve AB ülkeleri bir çılgınlık yapabilir, ekonomik krizle taçlanan sorunları bir nebze olsun hafifletebilmek için böyle bir askeri girişimde bulunabilir” tezini ortaya atanlara katılmak da hiç kolay değil. Çünkü ekonomik krizin yakıcı ateşinin her yandan bacayı sardığı bu ortamda, Rusya ve Çin’in desteğini almadan Suriye’ye yapılacak bir dış müdahale, daha önceki yazılarımızda da ortaya koymuş olduğumuz gibi, bölgede yeni çatışmaların patlak vermesiyle sonuçlanacak bir süreci tetikleyebilir. Sonuç olarak, ekonomik krizle bağlantılı olarak, kapitalist sistemin geleceğinin istim üstünde olduğu bir konjonktürde, bu ülke, küresel ve bölgesel güçler arasındaki şiddetli bir mücadelenin yeni mekânı olmaya uzun bir süre daha devam edecek gibi gözüküyor.

Birleşmiş Milletler’in dış müdahale için “ikna edici” bir bahane bulamaması durumunu ve dış müdahaleye engel olan iç ve dış askeri-ekonomik engelleri bir tarafa koyarsak, Suriye’ye müdahale edilmesi halinde, bu süreç Suriye ile sınırlı kalmayarak, İran devleti, Lübnan Hizbullah’ı ve Filistinli radikal İslamcı örgütleri de kapsayan bir bölgesel “direniş kuşağının” doğmasına neden olabilir. Ne yazık ki son gelişmeler bütün bir bölgenin adım adım savaşa sürüklendiğini doğrulayacak cinsten.

Ayrıca, Suriye’ye karşı ABD ve AB destekli bir NATO saldırısının gerçekleşmesi durumunda, sadece ABD ve AB emperyalizmi değil, İsrail de aynı şekilde hedef tahtası haline gelecektir. Çünkü NATO öncülüğünde gerçekleşecek olan bir dış müdahale bölge halklarının gözünde İsrail saldırganlığının bir parçası olarak algılanmaktan kurtulamayacaktır. Suriye’ye dönük bir dış müdahale en çok da İsrail-Filistin sorununun bugünden tahmin edilemeyecek ölçekte yeni boyutlar kazanmasına neden olabilir. Sonuçta bütün bu gerilimler, kapitalizme karşı işçi sınıfına önderlik edecek devrimci partilerin varolmadığı bir ortamda, bölgede Arap milliyetçiliğinin ve siyasal İslamcılığın yeniden yükselişe geçmesini tetikleyebilir.

Bunların dışında, “Peki siz ne öneriyorsunuz?” diye soranlara vereceğimiz cevap çok net: Haziran ayı içinde yazdığımız bir yazıdan yapacağımız şu alıntı hem Suriyeli hem de bölge işçilerinin, emekçilerinin ve ezilenlerinin kurtuluşunu nasıl ele aldığımızı tüm açıklığıyla ortaya koyuyor. Marx’ın temellerini attığı ve Troçki’nin geliştirdiği Sürekli Devrim Kuramı’nın yol gösterdiği enternasyonalist-Marksist perspektifler sadece Suriye’de değil, tüm dünyada işçilere, emekçilere ve ezilenlere gerçek özgürlüğe, eşitliğe ve barışa giden devrimci yolu göstermeye devam ediyor:

“Marksist bir partinin önderlik edeceği kitlesel öz örgütlenmeler (Sovyetler / konseyler) olmaksızın, bugün Suriye’de dağınık ve yönsüz bir görünüm sergileyen kendiliğindenci halk hareketinin, BAAS diktatörlüğü karşısında zafer elde etmesi mümkün değildir. Suriyeli emekçiler ancak iktidar perspektifine sahip öncü bir örgütlenmenin bayrağı altında toplanarak ve genel eşitlik, özgürlük ve demokrasi taleplerini sosyalizm mücadelesi ile birleştirerek, bu kokuşmuş BAAS rejiminden kurtulabilirler. Geriye kalan, askeri diktatörlük, iç savaş ve emperyalist müdahale vb. bütün bu “çözümler”, Suriye halkına ve emekçilerine daha fazla acı yaşatmaktan başka bir işe yaramayacaktır.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir