AB zirvesi işçi sınıfına yönelik yeni saldırıları hazırlıyor

Paylaş

8 Aralık Perşembe akşamı Brüksel’de başlayan son Avrupa Zirvesi bir kez daha büyük beklentilere yol açtı. Almanya’da yayımlanan Die Zeit’a göre, bu toplantı “Avrupa’nın kader günü”. Haftalık gazete, “Avrupa’nın geleceği”nin söz konusu olduğunu yazıyor.

Zirve, Avro’yu istikrara kavuşturmak için alınan bütün önlemlerin mali piyasaların yeni saldırısıyla karşılaştığı bir yılın sonunda gerçekleşiyor. İspanya ve İtalya gibi büyük ülkeler bile borçlarını zar zor finanse edebiliyor. Bu hafta, Standars&Poor’s kredi derecelendirme kuruluşu, Avro Bölgesi üyelerinin kredi notlarını düşürme tehdidinde bulunarak, zirvenin katılımcıları üzerindeki baskıyı yoğunlaştırdı. Birçok ekonomist ve politikacı, Avro’nun yıkıcı ekonomik ve siyasi sonuçlarıyla birlikte çökmesini artık hesap dışı bırakmıyor.

Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Devlet Başkanı Nicolas Sarkozy bu zirvede mali piyasaları tatmin edecek önlemlerin benimsenmesi için ellerinden geleni yaptılar. Merkel’in sözcülerinden biri, zirvede, piyasaların yüksek beklentilerinin “çürük anlaşmalar” ya da “tipik Brüksel hileleri” eliyle altüst edilmemesi gerektiğini söyledi.

Fransız Maliye Bakanı Francois Baroin ne Merkel’in ne de Sarkozy’nin “güçlü bir sonuç elde etmeden görüşme masasından ayrılacağı”nı açıkladı. Eğer gerekirse, görüşmeler Cumartesi ya da Pazar günü devam edecek ya da yılbaşından önce bir başka zirve toplanacaktı.

Merkel ve Sarkozy, Avrupa Birliği anlaşmalarında, bütün Avro bölgesi üyelerini köklü kemer sıkma önlemleri uygulamaya zorlayan bir değişiklik yapılmasına çalışıyor. Onlar, sözleşmeye bağlı olarak, sıkı bir borçlanma sınırı koyan Almanya modeline benzer bir denk bütçe düzenlemesini uygulamakla yükümlü kılınacak. Buna ek olarak, gayrisafi yurt içi hasılalarının yüzde 3’ünü oluşturan bütçe açığı sınırını aşan ülkelere otomatik olarak yaptırım uygulanacak. Bu kurallara uyulmasını güvence altına alma görevi Avrupa Adalet Divanı’na devredilecek.

Fransız-Alman önerisi üzerinde, zirvenin başarısızlığına yol açabilecek sert anlaşmazlıklar yaşanıyor. Britanya Başbakanı David Cameron, AB sözleşmelerinde Birleşik Krallık’ın mali sektörünün çıkarlarını [olumsuz yönde] etkileyecek her türlü değişikliği reddedeceğini açıkladı. O, The Times’a yaptığı açıklamada, “Benim bütün bu tartışmalardaki görevim Britanya’nın ulusal çıkarlarını savunmak ve korumaktır” dedi.

Küçük ülkeler, Konsey Başkanı Herman Van Rompuy ve Komisyon Başkanı Jose Manuel Barroso ile birlikte, AB anlaşmalarında yapılacak değişikliğin ulusal parlamentolar ya da referandumlar tarafından reddedilebileceği gerekçesiyle, değişikliğe karşı uyarıda bulundular. Onlar, anlaşmaların kimi maddelerinde ve yönetmeliklerde değişiklik yapılmasından yanalar. Bu öneri, Alman hükümeti tarafından şu sözlerle geri çevrildi: “Biz, kimi katılımcıların durumun ciddiyetini hala anlamamış olduğu izlenimi ediniyoruz.”

Zirvede, Avrupa Merkez Bankası’nın (AMB) rolü konusunda da keskin farklılıklar gözlendi. Ülkelerin çoğu ABM’nin üye ülkeleri borçlar yoluyla desteklemesini talep ederken, Almanya bu düşünceye kararlılıkla karşı çıkıyor.

Bu çatışmalara rağmen, zirvenin bütün katılımcıları sıkı kemer sıkma önlemlerinin uygulanmasına herhangi bir alternatif olmadığı konusunda hemfikir. Alman hükümeti, borçlanma sorunu konusundaki katı tutumunun uluslararası ekonomik büyümeyi tehlikeye attığı yollu eleştiriye, sağlıklı kamu maliyesinin bir “Alman saplantısı” değil ama Avro bölgesinin güvenirliğine ilişkin sorunların üstesinden gelmenin bir önkoşulu olduğunu söyleyerek yanıt verdi.

Hafta başında, Fransız-Alman önerisini destekleyen İtalya Başbakanı Mario Monti, milyonlarca yaşlı insanı yoksulluğa mahkum eden sert bir kemer sıkma paketini ortaya koydu.

Avrupa Merkez Bankası’nın piyasalara yeni para akıtması gerektiğinde ısrar eden ABD, Britanya ve bazı güney Avrupa ülkeleri bile, bu talebi bütçe kısıntıları gereği ile birleştirmektedir. Bu yüzden, Britanya Başbakanı Cameron, Times’a yazdığı makalede, “Almanya’nın savunduğu gibi, çok daha sıkı mali disipline ihtiyaç olduğunu” belirtti.

Avrupa’daki durum, giderek daha fazla, Almanya’nın 1930’lardaki durumunu hatırlatıyor. O zamanlar, Başbakan Heinrich Brüning, ekonomik durgunluk sarmalını harekete geçiren, milyonlarca insanın işine, gelirlerine ve tasarruflarına mal olan ve Hitler’i iktidara gelmesine yardımcı olan kemer sıkma önlemlerini uygulamıştı. Avrupalı hükümetlerin elinde, bugün, bir kez daha, daha fazla tasarruftan, durgunluktan ve gerilemeden başka önerecek herhangi bir şey yok.

Üç yıl önce, ABD bankası Lehman Brothers’ın uluslararası mali sistemi çöküşün eşiğine getiren iflasının ardından, Amerikalı ve Avrupalı maliye uzmanları ve politikacılar 1930’lardan dersler çıkarmış olduklarını iddia etmişlerdi. Onlar, bu temelde, trilyonlarca dolarlık kamu fonlarını bankaların kasalarına aktarmalarını haklı göstermeye çalışmışlardı! Onlar şimdi, aynı bankaların, onları kurtarmak için borçlarını aniden arttıran ülkelere karşı spekülasyon yaptığı bir durumda, Brüning’inkilere benzer politikalar peşinde koşuyorlar.

Bu politika sınıfsal çıkarlar eliyle harekete geçirilmiştir. Aşırı zengin bir mali oligarşi son on yıllar içinde büyük bir servet biriktirmiştir ve Avrupa işçi hareketinin II. Dünya Savaşı sonrasında elde etmiş olduğu bütün toplumsal kazanımlar ortadan kaldırılana kadar rahat etmeyecektir. Onlara göre eğitime, sağlığa, emekliliğe, kamu hizmetlerine ve altyapıya yönelik kamu yatırımları, onların daha fazla servet peşinde koşmalarının önündeki kabul edilemez engellerdir.

Merkel ile Sarkozy’nin önerileri [işçi sınıfının] bu kazanımlarını ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Denk bütçe düzenlemeleri ve otomatik yaptırımlar, hükümetlerin toplumsal protestolara yanıt vermek için kullandığı her türlü mali kaynağı yağmalayacaktır. Onlar, bütünüyle, gözü kara bir şekilde destekledikleri mali piyasaların zorla kabul ettirdiği anlaşmaların insafına terk edilmektedir.

Onların kemer sıkma politikalarını haklı göstermek için kullandıkları argümanlar hem ikiyüzlü hem de sahtedir. Onlar, hiçbir ülke kendi varlıklarının ötesinde yaşayamaz; egemen bir ülke de dahil hiç kimse kazandığından daha fazlasını harcayamaz diye ilan ediyorlar.

Eğer herhangi birileri kendi varlıklarının ötesinde yaşıyorsa, bunlar Yunanistan’daki, İrlanda’daki, İtalya’daki ya da Almanya’daki işçiler ve emekliler değil ama mali oligarşinin üyeleridir. Bütün Avrupalı milyonerlerin (onlar şimdi ortalama 3 milyon kadar) toplam varlıkları bütün Avrupa ülkelerinin ulusal borçlarının toplamından daha hızlı büyüyor. Kamu borçları son 15 yılda ikiye katlanmışken, milyonerlerin özel servetleri son 13 yıl içinde ikiye katlanmış durumda. Avrupalı milyonerlerin 10 trilyon dolar kadar olduğu tahmin edilen toplam varlıkları, neredeyse bütün Avrupa ülkelerinin borçlarını bir çırpıda ödemeye yeterlidir.

Yalnızca Almanya’da, 830.000 milyoner 2,2 trilyon Avroluk mali varlığa sahip durumda ki bu eyaletlerin, devletin ve yerel yönetimlerin toplam borçlarından fazladır. Özel varlıklardaki bu artışın başlıca nedeni, şirketlere ve en fazla kazananlara uygulanan vergi indirimleridir. Sonuç olarak, hükümet harcamalarının gayrisafi yurtiçi hasılaya oranı on yıl içinde yüzde 5’e kadar geriledi. Bu vergi indirimleri iptal edilse, devlet hazinesi 100 milyar Avro kadar kazanç sağlar.

Bununla birlikte, Avrupalı hükümetlere göre, mali oligarşinin fonları kesinlikle dokunulmaz bölgedir. Mali piyasaları kızdırmaktan korktuğu için, ister sosyal demokrat, ister liberal ya da tutucu hiç bir hükümet bu servete dokunmaya cesaret edemiyor. Avrupa, 1930’larda olduğu gibi, devasa sınıf mücadeleleriyle karşı karşıyadır.

Bu sınıf mücadelelerine hazır olunmalıdır. Eski reformist örgütler (sosyal demokratlar, eski Stalinist örgütler ve sendikalar) bütünüyle mali oligarşinin hizmetine girmiştir ve onların kemer sıkma önlemlerini sadakatle uygulamaktadırlar. Onlar halkın baskısına karşı duyarsızlar ve eski, güvenilmez bürokrasilerden bir kopuşu engellemek için elinden geleni yapan sahte sol örgütlerin sunduğu desteğe bel bağlayabiliyorlar.

Şimdi karşı karşıya olduğumuz en acil görev, bütün ülkelerin işçi sınıfını sosyalist bir program temelinde birleştirmek için yeni bir parti inşa etmektir. Bu, dünyanın dört bir yanında Sosyalist Eşitlik Partileri ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi tarafından savunulan perspektiftir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir