Sosyal – Yurtsever ‘Enternasyonalist Gençlik’ Marksizmi Nasıl Çarpıtıyor?

Paylaş

İsrail’in,  Gazze’ ye yardım taşıyan  gemilere  saldırısı bir  anda  dünya  gündemine oturmuş ve uzun bir süre de üzerine en çok tartışılan konu olmuştu.  Bu  eğilimin azalarak da olsa  sürdüğü şu günlerde, bahsi geçen saldırının, yalnızca dünya burjuvazisinin çeşitli kesimleri arasında bir çalkantı yarattığını söylemek büyük bir hata olur. Aksine, aslında tam da olması gerektiği gibi, bu önemli saldırı sol içerisinde de savrulmaları ya da daha doğru bir ifadeyle ideolojik-politik netleşmeleri su yüzüne çıkardı.

Alttan alta gelişen, ancak doğru bir yöntemle izlenmediği sürece anlaşılamayan maddi-ekonomik süreçlerdeki gelişmeler ve onların keskinleştirdiği egemen sınıflar arası çelişkiler kendilerini İsrail’in korsanlığında olduğu gibi önemli siyasi bir gelişmeyle dışa vurduğunda (ki bunun tarihte sayısız örneği bulunabilir), üzerinde yükseldiği temeller ve programı itibariyle ulusalcılığını uzunca bir süredir teşhir ettiğimiz DİP-G’nin, sosyal-yurtsever yüzü net bir şekilde açığa çıkmış, bu vesileyle, kitleselleşme balonunu olabildiğince yükseltme telaşındaki bahsi geçen grup ‘Enternasyonalizm’ yükünden kurtulmuştu.

Stalinist solun zaten çok uzun bir süredir sahip olmadığı proleter enternasyonalizmi kavrayışı üzerine ya da onların neden yurtsever ve sınıf işbirlikçisi oldukları üzerine Marksistler defalarca yazdılar. İsrail olayındaysa bizim asıl olarak DİP-G’yi muhatap almamızın sebebi, onların Marksizm’in bu temel kavrayışlarına sahip oluşları ya da izleyecekleri politikayla siyasi-toplumsal yaşama etkide bulunabilecekleri ihtimali değildi. Bunun tek nedeni, DİP-G’nin kendisini “enternasyonalist” bir grup olarak tanıtırken, Türkiye devletini İsrail’le savaşmaya çağırmasıydı ki böylesine açık bir şekilde işçi sınıfına ve Marksizm’e saldırıyı -kendi burjuva devletini savaşta desteklemek- en ulusalcı sol bile aklına getirmedi.

Bu konuda yazılan yanıt yazımıza ne yazık ki DİP-G’den bir yanıt alamadık, ancak onun gençlik organı ‘Enternasyonalist Gençlik’in (EG) web sitesinde, söz konusu çevrenin siyasi kültürüne uygun olarak, muhatap aldığı grubun ismini anmadan ve sayfalar dolusu yazımızdan tek bir cümlenin cımbızlanması yoluyla yazılmış yazı, hem içerdiği önemli çarpıtmalar sebebiyle, hem de bize bir kez daha Marksist devrimci tutumun temel hatlarını ortaya koyma şansı verdiği için bir yanıtı hak ediyor.

Marksist teorinin küçümsenmesi ve “pratikçilik” üzerine

Enternasyonalist Gençlik’ten Balkan Yücel’in kaleme aldığı “Çapsızlık, Savaş ve Marksizm” [1] başlıklı yazı, son dönemde DİP-G’nin sık sık dile getirdiği bir “suçlama” ile başlıyor. Bizim için tesadüf olmayan bu “suçlama”; anlaşılan o ki DİP-G içinde önemli bir moral faktör, bir motivasyon işlevi görüyor. Bahsettiğimiz şey, “büroda oturma” ve “internet performansı” suçlamaları… Sanki DİP-G bürolarda değil de yerin on metre altındaki özel barınaklarda toplanıyor gibi, sanki Balkan Yücel dostumuz yazısını internetten yayınlamamış gibi ve sanki bir araç olarak interneti kullanmak “kötü bir şey”miş gibi! Anlaşılan o ki, DİP-G kimse farkında olmasa da kitleler içinde kök salmış, fabrikalar ve üniversitelerde örgütlenmiş bir hareket! (ki gerçekte bu çapta bir hareket Türkiye’de zaten bulunmuyor). Şunu belirtmemiz gerekiyor ki, hareketçiliğe ve siyasi oportünizme yakalanmış siyasi grupların yüz yılı aşkın süredir dert yandıkları temel şey Marksistlerin devrimci teoriye ve “kitle”den önce komünist kadrolara verdikleri önemdir.

Marksist teoriyi özümsememiş ve bunun yön verdiği bir politik-pratik faaliyet içinde yetişmemiş “kadro”lardan oluşan her grup oportünizme ve hareketçiliğe fazlasıyla açıktır; o, şef kültürüne müsaittir ve genel olarak “kendiliğindenliğin önünde boyun eğme” ilkesiyle hareket eder. Onlar, sendikalar, ulusal sorun, işçi devletleri gibi önemli konulara Marksizm’in tarihsel maddeci yöntemiyle yaklaşmadıkları için, bunlar üzerine daha önceki dönemlerde yapılmış tespitleri tartışılmaz dogmalar haline getirirler; siyasi tavırlarını Marksist çözümlemeler üzerine değil ama ucuz kısa vadeli çıkarlar adına, kitlelerin mevcut ruh hallerine uygun biçimde belirlerler.

Aslına bakarsanız, Yücel’in yazıya giriş cümlesi bile henüz işin abc’sinin kavranmamış olduğunu ya da DİP-G’nin Marksist anlayışı tersine döndürdüğünü gösteriyor: “Sosyalist sol içinde birbirinden farklı birçok örgüt anlayışı vardır. Bu anlayışlar içinde, önüne devrim hedefini koymuş, taktikleri, dönemsel politikaları, eylemleri devrim yoluna koyulan bir tuğla olarak düşünen bir anlayışın yanında küçük çevrelerinin devamı için “ürettikleri” hiç bir şeye hizmet etmeyen “politikalarıyla” bırakın işçileri, sol (politikayla birebir ilgili kesimi kastediyorum) tarafından bile ciddiye alınmayan bir anlayış daha vardır.” [1] “Keskin” kalemiyle daha ilk cümleden hasımlarına kök söktürme niyetinde olan yazar, örgütü programın önüne koyarak oportünist solun tipik anlayışını daha ilk cümleden ortaya seriyor, ancak sanırız bunun farkında değil. Hâlbuki Marx ve Engels’ten bugüne tüm Marksistler için birincil olan programdır ve Troçki’nin de vurguladığı gibi örgütü yaratan şey programdır. Yani farklı örgüt anlayışları tercihler değil programatik-politik perspektifler üzerinde yükselirler. Leninist demokratik merkeziyetçi parti, Lenin’in dehasının bir ürünü değildir; o yalnızca, Lenin’in sahip olduğu tarihsel maddeci yöntem ve teorik-programatik çözümlemeler üzerinden şekillenmiştir. Dolayısıyla bu da “basit” bir mesele değildir. Devrimci teori ve programatik yaklaşımlar karşısında önceliği “örgüt” (ama ne üzerinde yükselen örgüt?) aldığında, her türlü oportünist birliktelikte yer alınılabilinir (Yerel seçimlerdeki ‘Birlikte Başarabiliriz Platformu’nu hatırlayın [2]). Burada oportünistler için, işçi sınıfının ve onun öncü partisinin siyasi bağımsızlığı ve sosyalizm mücadelesinin tarihsel çıkarları değil, yine gündelik çıkarlardır belirleyici olan.

Lenin ‘Ne Yapmalı’yı 1902 yılında yayınlamıştı ve acımasız bir eleştiriye tabi tuttuğu Ekonomistler Iskracılar’ı “dogmacılık, doktrincilik”le suçluyor, teoriye burun kıvırıyor ve hareketi-pratiği göklere çıkarıyorlardı (ne kadar da tanıdık!). Lenin onları şöyle yanıtladı: “Devrimci teori olmadan, devrimci eylem olmaz. Moda halinde oportünizm övgüsünün, pratik eylemin en dar biçimlerine delicesine kapılmayla elele gittiği bir zamanda, bu düşünce üzerinde pek güçlü olarak direnilemez.” [3] DİP-G’nin Lenin’in sözünü ettiği direnişi gerçekleştirmek bir yana, oportünizmin bayraktarlığını yaptığını söylemek, bugün Marksistlerin dile getirmek zorunda oldukları bir gerçektir ve bunun nedeni, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, özel olarak bahsi geçen gruba karşı bir tavır olmayıp, Marksizm’in diğer küçük burjuva sosyalisti akımlarla arasına kalın bir sınır çizme zorunluluğundan doğan bir görevdir. Dolayısıyla, SOSYALİZM’in DİP-G’ye yönelik eleştirisi, Marksizm’in yönteminde ısrarın ürünüdür, özellikle de söz konusu çevre hala Lenin’e sarılmaya çalışarak onu lekelemeye devam ettikçe…

Devrimci teoride ısrar Marksistler için önemi tartışılır bir şey olmayıp üzerine kuracakları hareketin temelini oluşturur. Bizler bir hareketin Marksist olup olmadığını onun kendisini nasıl tanımladığına bakarak değil; öncelikle onun programından, teorik-politik duruşundan ve temel perspektiflerinden yola çıkarak ölçeriz ki buna üyelerinin durumu da dahildir. Marksist bir hareketin gücü, herhangi bir dönemde sahip olunan kitlesellikten hareketle değil; bilimsel yöntem üzerine kurulu devrimci teorinin, bu teorinin yön verdiği siyasi bir programın ve onu özümsemiş kadroların varlığıyla ölçülür. Bu temel olmazsa “eleştiri silahı” yani Marksizm, kitleler içerisinde maddi bir güç haline dönüşüp “silahların eleştirisi”ne; işçi sınıfının proleter devrim için kitlesel seferberliğine dönüşemez. Devrimi maddi üretim süreçleriyle bağlantılı nesnel bir gereklilik olmaktan çıkartan oportünistler ve ameleperver küçük burjuva romantikleri ise bir partinin / grubun gücünü onun kalabalıklığıyla ve hareketliliğiyle ölçerler. Bu yüzden kitlelerin en gerici ruh halleri önünde yerlere kapanır, “kitlelerden kopmamak” adına onlarla birlikte sağa-sola savrulurlar. Elbette bozuk bir saatin bile günde iki kere doğruyu göstermesi gibi durumlar ortaya çıkabilir, ancak bu kural değil tesadüftür.

Dünya solu için olduğu kadar Türkiye solu için de “pratikçilik” önemli bir hastalık olarak varlığını sürdürüyor. Ne yazık ki bu grupların hiçbirisi ne 1970’lerde yüz binleri peşinden sürükleyebilen “pratikçi” (hareketçi) hareketlerin nasıl olup da tarihe karıştığı konusunda pek kafa yormuyorlar. Ve yine onlar hiçbir zaman Marx ve Engels’in Komünistler Birliği’ndeki ilkesel tutumlarını, Lenin’in II. Enternasyonal çoğunluğuna karşı mücadelesini, Bolşevik Parti ve Komünist Enternasyonal içinde teori ve ilkeler konusundaki uzlaşmaz tavrını hatırlamak istemezler. Marksistler, öncelikli ve de başlıca hedefleri proleter devrimin ve komünizmin çıkarları olduğu içindir ki, örgütlerinin oportünizm eliyle işçi sınıfının yolundan çıkarılması gibi bir durum söz konusu olduğunda tek başlarına kalmak ve yeniden başlamak konusunda tereddüt etmezler.

Troçki ve onunla beraber IV. Enternasyonal yolunda yürüyen yoldaşları, herhalde bu noktada en öne çıkan devrimcilerdir. Ancak Troçki de hem karşı devrimci Sosyal-demokrasi ve Stalinizm hem de merkezciler tarafından sık sık aynı DİP-G’nin ve gençliğinin bugün SOSYALİZM’e yönelttiği türde “eleştiri”lere maruz kalmış; “küçümsenmiş” ve ideolojik-politik noktalar üzerindeki titizliği (yani Marksist teori ve programdan taviz vermeyişi!) nedeniyle dönemin “hızlı devrimcileri” tarafından anlaşılamamıştı. Öyle ya, bu bir avuç insan mı Sosyalist Devrimin Dünya Partisi’ni kuracak, dünya burjuvazisi ve Stalinist bürokrasiye karşı mücadele edecek; ve dünya işçi sınıfının siyasi önderliğini alacaktı? Bugün de, Troçkistler’in o dönem yaptıkları şeyin -Marksizm’in bayrağını taşıma- tarihsel önemini kavramak bir yana, güce tapan ve ondan feyz alan yaklaşımların Lenin’i ve Troçki’yi anması ikiyüzlülükten başka bir şey değildir.

Türk burjuva devletinin “haklı” savaşı

DİP-G’nin nasıl yurtsever olduğunu ve Türk burjuva devletinin arkasında hizaya geçtiğini daha önce iki yazımızda ifade etmiştik [4]. Ancak Enternasyonalist Gençlik yurtseverlikte ısrarcı. Onun, bu amaçla en son yararlanılacak kaynak olan Lenin’i işine geldiği gibi kullanmaya kalkması ise gerçekten de ibret verici. Balkan Yücel yazısında şöyle diyor: “İsrail’in korsan gemileriyle saldırdığı yardım filolarında 9 kişiyi öldürmesi üzerine gelişen gündemde, devrimci Marksistlerin önerdiği politika, tüm soldan ayrıldı.”Burada “devrimci Marksistler”den kastın DİP-G olduğunu biz belirtelim. Ancak yazar bu “politika”nın ne olduğunu söylemeyi unutmuş. Bu “politika”, burjuva AKP hükümetinden Türk savaş gemilerinin İsrail’e gönderilmesini; yani Türkiye ile İsrail arasında bir savaş talep etmekten başka bir şey değildi. DİP-G yazarı Levent Dölek, bunun “haklı, ilerici” bir savaş olacağını “İsrail’le Türkiye arasında savaş demek, bu gerici merkezin ortasına dinamit koymaktır. İşbirlikçi Arap rejimlerini ayakta tutan çürük sütunların çökmesi demektir” [5] sözleriyle ifade etmişti. SOSYALİZM’in yazarlarından Ali Kemal Akın ise yanıt yazısında, bunun Türkiye ve İsrail arasında bir savaşı kışkırtmak demek olduğunu ve bunun da yalnızca iki devletle sınırlı kalmayarak bir emperyalist savaşa dönüşeceğini ifade etti. Fiili olarak gerçekleşmesi durumunda, yani Türkiye’nin savaş gemilerini göndermesi; İsrail’e bir savaş açması durumunda Türk burjuva devletinin arkasında “ABD emperyalizmi ve Siyonizme karşı” hizaya geçeceğini açıkça ifade etmekten çekinmeyen DİP-G’nin bu sosyal-yurtsever tutumunu savunmaksa ne yazık ki onun ismi Enternasyonalist Gençlik olan gençlik örgütüne düştü.

Burada, emperyalizmin kapitalizmden ayrı bir şey olmadığını, dolayısıyla anti-emperyalizmin anti-kapitalizm demek olduğunu ve sonuç olarak kapitalist bir devlet olan Türkiye’nin anti-emperyalist bir savaş veremeyeceğini uzun uzun anlatmak niyetinde değiliz. Ancak bize göre, Türkiye ve İsrail arasındaki bir savaşın, çıkması -şimdilik- mümkün olmasa da yalnızca bu iki devlet arasında kalacağını varsaydığımızda dahi, savaşı kimin açtığına bakmaksızın, her iki ülkenin Marksistlerinin şiarı, savaşın iç savaşa çevrilmesi olmalı ve onlar işçi sınıfını proleter devrim için seferber etmeye çalışmalıdır. DİP-G’ye göre ise “… İsrail’le savaş ABD’yle savaş demektir. Böyle bir savaş hiç tartışmasız biçimde haklı bir savaş olacaktır.” [6] Hatırlatmak gerekirse, İsrail ve ABD ile yapılan tüm savaşların “haklı savaşlar” olarak kabulünün nesnel sonucu Filistin’de başta Hamas olmak üzere radikal küçük burjuva örgütleri, Lübnan’da Hizbullah’ı, Afganistan’da da Taliban’ı desteklemek olacaktır (DİP-G’nin Yunanistan’daki “kardeş parti”si EEK’in genel sekreterinin “Taliban kâğıttan kaplan değildir” sözlerini ve CRFI’ın (DEYK) “Saddam’ın ordusuna katılma” çağrısını unutmadık).

İşte bu noktada, Lenin’in kullanılmaya kalkılması, yaşamı boyunca proletarya enternasyonalizminden hiçbir zaman taviz vermemiş bir devrimciye yapılabilecek en büyük hakarettir. Yazar bunu da, hızlı bir ayak oyunuyla hiçbir şey belli etmeden yapabileceğini düşünüyor olacak ki, yazısını cımbızladığı tek bir cümlenin üzerine kurup Lenin’i çarpıtarak DİP-G’nin Türk burjuva devletinin arkasında selam çakmasını meşrulaştırabileceğini düşünüyor. Kusura bakmayın ama bu, sosyal-şovenizmi meşrulaştırmak için onun en büyük düşmanlarından biri olan Lenin’i çarpıtmaya kalkışmak ve Stalinizm’in yarattığı “Marksizm-Leninizm” dinine “Troçkist” kimlikle yapılabilecek en büyük katkıdır!

EG yazarı Yücel, Türkiye’nin İsrail’e açacağı savaşı “haklı” çıkarmak için Lenin’den alıntılar yapıyor. Onlar bu yolla, gerçekte kendi düştükleri sosyal-şoven konumun ne anlama geldiğini Lenin’den okuyup öğrenmeleri gerekirken, Lenin’i de Türkiye devletinin arkasına “yedekleme” telaşına düşerek, oportünizmlerini meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Örneğin Yücel’in Lenin’den aktardığı şu satırlarına bakalım: “Marksizm, yani modern bilimsel sosyalizm açısından, savaşın nasıl değerlendirilmesi ve savaşa karşı takınılacak tutum üzerinde sosyalistlerin girişecekleri tartışmalarda asıl sorun şudur: Niçin savaşıyorlar, savaşı tezgâhlayanlar, yönetenler hangi sınıflardır? Biz Marksistler, her türlü savaşın gözü kapalı karşıtı olanların sınıfında değiliz.” (‘Sosyalizm ve Savaş’tan)

Lenin’in bu sorularının konumuza ilişkin yanıtı açıktır: Türkiye ile İsrail’i bölgede karşı karşıya getiren dinamikler kapitalizmin ürünüdür ve her iki ülke, kapitalizmin derin krizi nedeniyle, bölgede hegemonyayı ele geçirme burjuva güdülerinden dolayı kaçınılmaz olarak karşı karşıya gelmişlerdir. Her iki ülkenin de egemen sınıfı burjuvazidir. Dolayısıyla, olası bir savaş, yeni bir emperyalist paylaşım savaşının ilk kıvılcımı olacak gerici bir savaş olacaktır. Tüm bu nedenlerden ötürü Marksistler bu savaşa cepheden karşı çıkarlar ve bu iki burjuva devletten herhangi birine “ilericilik” atfetmezler. Şimdi şu soruyu sormak gerekiyor: Yücel, bu yolla, Türk burjuva devletinin bu savaşta ilerici olacağını öne süren DİP-G’nin yalnızca kimi Kemalist ulusalcılar değil ama bizzat AKP tarafından da “Batılı güçler” (emperyalizm) tarafından desteklendiği açıklanan PKK’ye karşı yürütülen savaşı da, “ABD’nin çıkarlarına karşı sürdürülüyor” gerekçesiyle destekleyecek noktaya gelebileceğini düşünemiyor mu? (CRFI ve DİP-G, o çok savundukları UKKTH’nı, Irak’taki Kürtler söz konusu olduğunda, tam da bu tür gerekçelerle reddetmiş ve Saddam diktatörlüğünü desteklemişti). Sosyal-şovenizm bu değilse nedir?

Özetle, Marksistler açısından, Türkiye donanmasının İsrail üzerine gönderilmesi talebi, yalnızca bir koşul altında; Türkiye’de işçi sınıfının iktidarda olması, bir işçi devletinin varlığı durumunda tartışılabilir. İsrail’e karşı bir savaş tartışması, yalnızca İsrailli Musevi ve Filistinli işçi sınıfının Siyonist devleti ortadan kaldırmasına -Ortadoğu’da sosyalist devrimin yükselmesine- katkıda bulunan ve onların çağrısıyla gerçekleşecek enternasyonalist bir eylem olduğunda meşruluk kazanabilir. Yoksa DİP-G, Türkiye’de bir işçi devletinin olduğunu mu düşünüyor?

Küçük oyunlar

Balkan Yücel, Ali Kemal Akın’ın yazısından yaptığı “kurnazca” cımbızlamayla SOSYALİZM’i “pasifizm”le suçlayabileceğini düşünüyor. Ancak yazının tamamını ve geçmişteki “savaş” üzerine birçok yazıyı okuyan her insanın SOSYALİZM’in küçük burjuva pasifizmiyle uzaktan yakından alakası olmadığını görmesi hiç de zor değildir. Yazarın Ali Kemal Akın’dan yaptığı alıntı şuydu: “Marksistlerin savaşa her zaman ilkesel olarak karşı çıktıklarını ve Marksist yazının önemli bir bölümünün savaş karşıtı eserlerden oluştuğunu anımsatalım”. DİP-G yazarı Yücel’in Stalinist çarpıtma okuluna taş çıkartırcasına yazının bütününden koparılıp alındığında SOSYALİZM’in pasifist bir çevre olduğunu iddia etmesini sağlayacağını düşündüğü yukarıdaki alıntı, Ali Kemal Akın’ın, DİP-G’nin savaş kışkırtıcılığını teşhir eden yazısından cımbızlanmıştı ve ona Dölek’in şu cümleleri eşlik ediyordu: “İkinci mesele, Marksistlerin savaş ve barış karşısındaki tavrı ile ilgilidir. Marksistler savaşı bir politika olarak savunurlar mı? Yani bizim tutumumuz bir savaş kışkırtıcılığı mıdır? Marksizm pasifizm değildir, savaşın kaçınılmaz olduğu bir dünyada haklı savaşlara taraftardır.”

Dahası, SOSYALİZM yazarı Akın, Pablocuların çarpıtma ihtimalini (gerici ve somut bir savaş olasılığı üzerine yazılanların, “savaş” üzerine genel bir tutum olarak çarpıtılması) düşünmüş olacak ki şunu da vurguluyordu: “Marksizm burjuva ve küçük burjuva pasifizmini reddeder ve savaşların kapitalizm altında kaçınılmaz olduğunu vurgular ama bunu, Dölek’in yaptığı gibi, savaş çığırtkanlığının gerekçesi yapmaz.” Ve en sonu, Akın, Marksist yaklaşımı şu sözlerle özetliyordu: “Dölek’in savaşı Marksist programa sokma yönündeki çabası, küçük burjuva radikalizminin, emperyalizme karşı mücadeleyi işçi sınıfının kapitalizme karşı mücadelesinin bir parçası olarak gören, onun başarısını işçi sınıfının devrimci kitlesel seferberliği dolayımıyla bütün burjuva devletlerin ortadan kaldırmasına bağlayan ve emperyalist savaşları iç savaşa dönüştürme çağrısı yapan Marksizm’e yönelik saldırısıdır.” Akın’ın yazısını okuyan her aklı başı yerinde dürüst insan, onun Türkiye ve İsrail burjuva devletleri arasındaki gerici bir savaşın kışkırtıcılığına karşı çıktığını, bu savaşın kaçınılmaz olarak emperyalist bir savaşa dönüşeceğini ve bu durumda Marksist devrimcilerin tek tutumunun dünya proleter devrimi amacıyla Leninist devrimci bozgunculuk ve emperyalist savaşın iç savaşa çevrilmesi olacağını altını çizerek vurguladığını görür.

Bu yaklaşım SOSYALİZM’in geçmişteki birçok yazısında da görülebilir, örneğin yurtsever TKP’ye karşı yazılmış, ancak bugün -ister istemez- DİP-G’yi de muhatap alan şu satırları hatırlatabiliriz: “I.Dünya savaşında sosyal demokrasiye karşı Bolşeviklerin önderliğindeki enternasyonalist komünistlerin, II. Dünya savaşında ise Stalinizme karşı IV. Enternasyonal önderliğindeki Bolşevik/Leninistlerin tutumu bugün bizler için birer ilke konumunu sürdürmeye devam ediyor. Bu, emperyalistler arası savaşın, uluslararası işçi sınıfı ve geniş halk kitlelerinin ve aynı zamanda üretici güçlerin yıkımına yol açacağı; kapitalizm varolduğu sürece savaşların kaçınılmazlığı ve bu savaşları durdurabilecek tek sınıfın işçi sınıfı olduğu gerçeği; savaşların çıkması engellenemediğinde, dünya işçi sınıfı ve Marksist devrimcilerin bu savaşları sosyalist dünya devrimine taşımak için seferber olmaları şeklinde özetlenebilir. Elbette bu seferberlik, emperyalist savaşta kendi “ulusal“ sanayini destekleyerek ya da kendi burjuva devletini ve onun ordusunu destekleyerek değil, ilk önce kendi burjuva devletine karşı çıkarak gerçekleştirilebilir. Bu, “emperyalist savaşa karşı iç savaş“ şiarıyla Lenin ve Bolşevikler tarafından yalın bir şekilde ifade edilmiş olan tutumdan başka bir şey olamaz.” [7]

Kendisini bu önemli meselede sınıf işbirlikçisi ve yurtsever saflarda bulan DİP-G, ciddi bir özeleştiri yapması gerekirken, devrimci enternasyonalist tutumda ısrar edenlere saldırarak suçunu örtebileceğini düşünüyor. DİP-G, bununla da yetinmiyor. Balkan Yücel, yine bir ayak oyunuyla, konuyu İsrail meselesinden uzaklaştırıp SOSYALİZM’in ulusların kendi kaderin tayin hakkı (UKKTH) meselesindeki yaklaşımına sıçrıyor ve sıkı durun!- “Pabloculuk diye bir şeyin olmadığı”nı iddia ediyor. Şimdi bu konulardaki çarpıtmalara bakalım.

UKKTH ve Marksist yöntem

Balkan Yücel, yazının sonunda, yukarıda değindiğimiz gibi “düşmanını bir bütün olarak yere sermek” istiyor olacak ki, SOSYALİZM’in UKKTH konusundaki gerçek yaklaşımını okuyucuya çarpıtarak aktarıyor, halbuki Ali Kemal Akın, yazısının alt başlığında’Bataklıkta Çırpınmak Yalnızca Batışı Hızlandırır’ diyerek Pablocuları uyarmıştı. Anlaşılan DİP-G ve “genç” yazarı Yücel olabildiğince hızlı biçimde batmak konusunda kesin kararlı. Bakın, Yücel ne diyor: “…ezilen ulusların savaşından bahsettiğimiz bu arkadaşlar, yıllardır Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı’nı tanımadıklarını bangır bangır bağırmaktadırlar. Ezilen Kürt halkının mücadelesini “küçük burjuva radikalizmi” etiketi ile mahkum etmeye çalışmaktadırlar.”

UKKTH talebinin SOSYALİZM’in programatik yönelişinde yer almadığı doğrudur. Ancak bu talebin programdan çıkarılması, DİP-G yazarının hiçbir zaman anlamayacağı şu sebepten; Marksistlerin dogmatik müritler değil, maddeci diyalektikçiler olmalarından kaynaklıdır. Hemen belirtelim ki ulusların kendi kaderini tayin hakkı sloganı ne Marx, ne Lenin ne de Troçki için evrensel bir ilke oldu. Marksistler bu meseleyi hiçbir zaman ilkesel düzeyde ele almamış; onu kapitalizm altında genel geçer bir talep olarak benimsememiştir. Tersi durumda, tarihsel maddeci yöntemden söz etmek mümkün olmazdı. DİP-G’nin “genç” yazarının, tarihsel maddeci yöntemden [8] az da olsa yararlanmış olması durumunda anlayabileceği gibi, Marksistler, her konuyu olduğu gibi KKTH meselesini de her zaman verili tarihsel toplumsal koşullar çerçevesinde ele aldılar.

Marksistler’in UKKTH sloganını benimsemelerinin temel sebebi de ezilen ulusa ilişkin küçük burjuva hümanizmi değil, komünizmin çıkarlarıydı. Lenin’in defalarca vurguladığı şey, Marksistlerin ayrılma hakkını ele alırken bakmaları gereken noktanın, ayrılmanın, yani ayrı bir devlet kurmanın işçi sınıfının uluslararası birliğine ve komünizm mücadelesine yapacağı katkıdır. Bu anlaşılmadan Marx’ın neden öncesinde İrlanda’nın bağımsızlığını desteklemediği ve ardından bu tutumunu değiştirip İrlanda bağımsızlığını desteklemeye başladığı anlaşılamaz. Marx, İrlanda’nın bağımsızlığını desteklemediği dönemde bir İrlandalı düşmanı mıydı; oradaki İngiliz sömürgeciliğini mi destekliyordu? UKKTH’nı genel geçer bir ilke olarak ele alan oportünistlerimiz için öyle olmalı. Ancak elbette Marx’ın tutumunun arkasında çok net bir duruş yatıyordu; bu da İngiltere’de gerçekleşecek bir proleter devrimin İrlanda sorununu çözeceğini düşünüyor olmasıydı. Fakat o koşullarda bunun böyle olmadığını, İrlanda’nın sömürge oluşunun Britanya İmparatorluğunun önemli bir payandası olduğunu, bunun İngiliz işçi sınıfı içerisindeki milliyetçiliği güçlendirdiğini gören Marx, tüm Britanya işçilerinin birliğinin ve sosyalist devrimin çıkarlarının İrlanda’nın ayrılmasından geçtiği tespitine ulaştı. Yine, Marx, Polonya’nın demokratik bir cumhuriyet olarak Rusya’dan bağımsızlığını savunurken, soyut bir UKKTH ilkesinden söz etmiyor; bu bağımsızlığın, gerici Rusya karşısında devrimci Avrupa’yı güçlendireceği düşüncesinden hareket ediyordu. Aynı Marx, Birinci Enternasyonal’de İtalyan radikal burjuva milliyetçisi akım Mazzinicilik’e de cepheden tavır almış ve ona karşı mücadele etmişti.

Lenin’in yaklaşımı da Marx’ın yönteminin emperyalizm koşullarına uyarlanması üzerine kuruludur. Lenin, hiçbir zaman ayrılma hakkını Marksistlerin her zaman savunmaları gereken soyut bir ilke olarak ele almamış, bunu dünya devriminin çıkarları çerçevesine yerleştirmiştir. Önce, onun “ayrılıp kendi [burjuva] devletini kurma hakkı” olarak KKTH formülasyonunun, çok uluslu Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda “kültürel ulusal özerklik” -coğrafi temelden bağımsız kültürel haklar; ayrı okullar vb.- talebini yükselten “Avusturya Marksistleri”ne karşı savunduğunu anımsatalım (Lenin, farklı uluslardan emekçilerin çocuklarının ayrı okullarda eğitim görmesinin, emekçilerin ulusal temelde ayrı örgütlenmesinin vb. işçi sınıfının birliğini ortadan kaldıracağını savunuyordu). I. Dünya Savaşı sırasında bu talep, “emperyalist merkezlerde proleter devrim, sömürgelerde ulusal kurtuluş” biçiminde ele alınmış, öncelikle, burjuva ulusal kurtuluşun proleter devrime ve komünizm davasına hizmet edip etmediği incelenmiştir.

DİP-G ve onun gençiliği PKK’yi “proleter devrimci bir hareket” olarak ele alıyor olacaklar ki, bizim yaptığımız “küçük burjuva radikali” -milliyetçisi- çözümlemesi karşısında şaşkına dönüyorlar. Onlara bir kez daha hatırlatmak ne kadar sıkıcı olsa da belirtelim; ulusal hareketler doğaları gereği burjuva ve küçük burjuva karakterlere ve önderliklere sahiptir. Bu, SOSYALİZM’in ulusal sorun meselesindeki rehberi Komintern’in ilk dört kongre kararlarından da okunabilir, Marx’ın ve Lenin’in daha önce yazdıklarından da.

Her şeyden önemlisi, Marksistlerin her ulusal hareketi desteklemekle yükümlü olmadıkları gerçeğidir, ne yazık ki bu gerçek Stalinizm ve Pabloculuk eliyle onyıllar boyunca çarpıtılmış; nihayet, bugünkü karikatüre ulaştırılmıştır. Komünist Enternasyonal sömürgecilik karşıtı bir ulusal kurtuluşçu hareketin desteklenmesini; kapitalizm öncesi ilişkiler karşısında devrimci tavır alma, işçi sınıfının siyasi örgütlenmesini önlememe ve SSCB’ye karşı olmama koşullarına bağlamış; oportünistlerin onyıllar boyu yaptıkları ve bugün de sürdürdükleri gibi, onlara koşulsuz destek sunmamıştır. Komintern’in bu temel yaklaşımı özellikle 1950’lerden sonra gelişen tüm ulusalcı burjuva ve Stalinist kurtuluş hareketlerine yedeklenen IV. Enternasyonal Birleşik Sekreterlik -Pabloculuk- geleneğinin savunucusu DİP-G için eminiz hiçbir şey ifade etmiyor. Öyle ki, onlar, uzunca bir süredir kuyruğunda yaşam bulmaya çalıştıkları Kürt burjuva partilerini (DEHAP, DTP, BDP) sınıfsal olarak tanımlamak, eleştirmek ve Kürt emekçilerini bu partiden koparmak için mücadele etmek bir yana, ona her durumda yedeklenmekten, seçimlerde birlik oluşturmak için oportünist manevralara girmekten ve en sonu kendi “Troçkist” üyesini Kürt burjuva partisinden (DTP) aday göstermekten çekinmeyecek kadar pervasızlaşmış durumdadırlar.

“Mavi Marmara” krizinde bir başka gerici burjuva devlete (İsrail’e) karşı kendi burjuva devletinin arkasında duran DİP-G, enternasyonalizmden, ezilen ulusun burjuvazisini desteklemeyi ve ne olursa olsun ona bir burjuva devlet kurması gerektiğini hatırlatmayı anlamaktadır. DİP-G’nin, ayrılma talebini yıllar önce toprağa gömen ve “Türkiye’nin bölünmez bütünlüğüne sonuna kadar sahip çıkan”, küresel sermaye ile daha yakın ve doğrudan işbirliği peşinde koşan liberal burjuva Kürt hareketi karşısında hala ayrılmayı mutlaklaştıran bir siyaset izliyor olmasının adı Marksizm değildir. Bu, Türk ve Kürt işçilerin etnik temelde “kendi” burjuvalarına yedeklenmek üzere bölünmesi uğruna propaganda yapmaktır. “Kürtleri örgütlemek bizim işimiz değil” mantığıyla, daha 1989-90’da Kürt illerinde siyasi faaliyet sürdürmeye karşı çıkmış olan DİP-G kurucularının bütün perspektifleri küçük burjuva ulusalcılığı üzerine kuruludur. Oysa Marksistler dünya çapında örgütlenme ve dünya işçilerinin birliğini sağlama; bütün uluslardan işçiler arasında, tüm dünyada siyasi faaliyet sürdürme yaklaşımını savunur ve -fiziksel sınırlılıkları ne olursa olsun- bundan ödün vermezler. DİP-G’nin anlayamadığı, anlamak istemediği şey budur.

SOSYALİZM, UKKTH konusundaki tutumunun arkasında yatan çözümlemeleri birçok defa yazılarında ifade etmişti, burada bir kez daha hatırlatalım. İlk olarak, Marksistlerin herhangi bir talebi / sloganı günübirlik çıkarlar uğruna yükseltmediğini; her talep ve sloganın ardında, içinde bulunulan tarihsel dönemin bilimsel tarihsel maddeci çözümlemesinin yattığını belirtmekte yarar var. Bu, Marksistler ile pragmatikler ve her türden oportünistler arasındaki başlıca ayrım çizgisidir. İkinci olarak, Marksistler, belirli bir dönemde ilerici hatta devrimci özellik taşıyan kimi taleplerin farklı tarihsel-toplumsal koşullar altında bu anlamlarını yitirdiklerini, hatta gerici rol oynadıklarını bilirler. Bu, Marksizm’i bir dogmalar yığını, Marksistleri de müzmin dogmatikler olmaktan kurtarır. Son olarak, I. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında ABD emperyalizminin de savunduğu (“Wilson İlkeleri”) UKKTH sloganı, özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında sosyal demokrasinin ve Stalinizm’in elinde işçi sınıfını bölüp burjuvazinin kuyruğuna yedeklemede ve ulusal hapishanelere tıkmada kullanılan başlıca argüman olmuştur.

Stalinist ve Sosyal demokrat ulusalcılığın IV. Enternasyonal içindeki uzantısı da II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan ve Pabloculuk adıyla bilinen akımdır. Bu akım, sosyal demokrasinin ve Stalinizm’in kuyruğunda, her ülkede ulusalcılığı ön plana çıkardı, bağımsız devrimci partiler kurulmasına karşı çıktı, var olanları sömürgelerdeki ulusal burjuva ve küçük burjuva önderliklere yedekledi. Ancak, bu ulusal kurtuluşçu burjuva ya da küçük burjuva önderliklerden bir teki bile, kabaca son 35 yıldır, “demokratik devrimci” programını yaşama geçirebilmiş değil. Dahası, bu önderliklerden -Sandinistler gibi- iktidara gelenler, küresel sermaye (emperyalizm) ile anlaşarak “halkçı ulusal kalkınma” projelerinden vazgeçmiş işçi sınıfı düşmanı yeni liberal politikaları uygulamaya başlamıştır. Henüz kendi devletlerini kuramayanlar da, bu amaca ulaşabilmek için, yüzlerini küresel sermayeye çevirmiş durumdalar. Onlar, uzunca süredir, sermayenin ve emperyalist devletlerin küresel operasyonları için karlı / yararlı üsler yaratma karşılığında ekonomik ve siyasi rant peşinde koşuyorlar. DİP-G ve benzerleri, bu durum karşısında, aynı sendikalar konusunda yaptıkları gibi, işin kolayını seçiyor ve bu hareketlerin başarısızlığını söz konusu önderliklerin “hain”, “korkak”, “satılmış” vb. karakterlerine gönderme yaparak açıklıyorlar.

Biz ise bu üst yapısalcı idealist yaklaşımın Marksizm’in yöntemiyle bağdaşmadığını ve gerçekleri çarpıttığını savunuyoruz. Bize göre, birbirinden çok farklı coğrafyalarda, farklı ideolojik çerçevelerle ulusal kurtuluş mücadelesi veren ulusal kurtuluşçu radikal burjuva ve küçük burjuva hareketlerin topyekün iflası, onların önderliklerin niyetleriyle değil; üretim süreçlerinde dünya çapında yaşanan köklü değişimlerle açıklanabilir.

UKKTH ve Küreselleşme

Marksizm’in yöntemini uygulamakta ısrar eden SOSYALİZM, UKKTH talebinin belirli tarihsel toplumsal koşullar altında, insanlığın komünizme ilerleyişinde bir dönem ilerici rol oynayan bir talep olduğunu kabul etmekle birlikte (ki Lenin – Rosa Luxemburg polemiğinde, Rosa’nın göremediği şey tam da buydu), küreselleşme süreciyle birlikte bu özelliğini yitirdiğini savunuyor. 1970’lerden başlayarak dünya kapitalizmin işleyişine giderek daha fazla damgasını vuran küreselleşme süreciyle birlikte, üretken sermaye, ulus devletin koruması altındaki ulusal piyasa içinde gerçekleşiyor olmaktan hızla çıkmıştır. Ulusal piyasaların yerini bir dünya pazarının alması, üretici güçlerde geçtiğimiz on yıllarda yaşanan devrimci gelişmenin ürünüdür. Tek bir malda içerilen artı değerin küresel / ulus ötesi şirketler tarafından uluslar hatta kıtalar arasında üretiliyor ve gasp ediliyor olması, ulusal mal-emek-sermaye piyasaları ile birlikte, ulus devletin onun üzerindeki düzenleyici rolünün de altını oymuştur (Ulusalcılık ve sosyal devlet uygulamalarıyla birlikte ulusal piyasanın düzenlenmesinde önemli rol oynayan sendikacılığın iflasının nedeni de budur.)

Bu gerçeklik, üretici güçleri yeniden ulusal sınırlar içerisine hapsetmeyi amaçlayan her çabayı gerici kılmaktadır. 20. Yüzyılın büyük bölümünde, üretici güçleri burjuva ulus devlet sınırları içerisinde gelişmesi ve ulus devletin koruması altında bir “ulusal” sermaye birikimi elde etmek (üretken sermayenin ulusal sınırlar çerçevesinde gerçekleşmesi) mümkündü. II. Dünya Savaşı sonrası dünya kapitalizmi de bu çerçevede oluşturulmuştu (Bretton Woods, İMF, Dünya Bankası, BM, Keynesçilik vb. ulus devlet ve ulusal kalkınma üzerine kurulu bu sermaye birikim modelinin farklı alanlardaki ifadeleriydi). Ancak son 30-35 yıl içinde, üretici güçler, üretimin küresel düzeyde gerçekleştirilmesini mümkün kılacak ölçüde gelişmiştir. Onları yeniden ulusal sınırlar içerisine sokup orada geliştirmek hem mümkün değildir hem de gericidir. Çünkü günümüz dünya kapitalizmi ve onun üzerinde yükselen burjuva devletler ulusal değil, asıl olarak küresel düzeyde gerçekleşen bir sermaye birikimi (artı değer sömürüsü) üzerinden varlıklarını sürdürmektedirler. Geçmiş dönemin ulusal korumacı-kalkınmacı ekonomi modeli ve onun ulusalcı ideolojik çerçeveleri (“refah devleti”, reformizm, Kemalizm, Nasırcılık ve nihayet Stalinizm) bu nedenle iflas etmiştir. İşte bu yüzden, ulusal kurtuluşçu hareketler (PKK de dahil) birbiri ardına “ulusal bağımsızlık” programlarından vazgeçmiş, kendilerini küresel sermayeye ve egemen burjuva devletle demokratik kırıntılar çerçevesinde uzlaşmaya açmışlardır. Yineliyoruz: Bu, söz konusu ulusal kurtuluşçu önderliklerin niyetlerinden bağımsız maddi bir sürecin; üretici güçlerin devasa gelişmesinin ürünü olan küreselleşme sürecinin ürünüdür.

Bugün ulusların kendi kaderini tayin hakkının, yani ayrı bir devlet kurmanın gerçekleşmesi durumunda, karşımıza Kosova, Güney Osetya ya da Kürdistan Bölgesel Yönetimi gibi küresel sermayenin ve emperyalist bir gücün üssü olan ya da bunu hedefleyen, etnik ya da dinsel temelde kurulmuş “devletçik”ler çıkar. Sorun, Marksistlerin bu sonucu destekleyip desteklemeyeceği; bunun işçi sınıfının devrim ve komünizm mücadelesine katkısının olup olmadığı sorunudur. Bizim bu soruya yanıtımız hayırdır.

Bu tespitten, bizim etnik, kültürel ya da dinsel baskıları onayladığımız ya da desteklediğimiz sonucunu çıkarmak için, insanın iflah olmaz bir art niyetli olması gerekir. Marksistler her türlü ezme ezilme ilişkisine olduğu gibi, bir halkın ezilmesine de en önde karşı çıkarlar. Ama bunu, kaçınılmaz biçimde başka halkların ezilmesine kapıları açacak olan burjuva – küçük burjuva ulusalcılığını destekleyerek değil; bütün insanlığı işçi sınıfının önderliğinde bir araya getirecek olan sosyalizm programını yükselterek yaparlar.

Pablocu oportünizm

Pablocularımız, Rusya-Gürcistan savaşının ardından Osetlerin ve Abhazların Rus ordusu eliyle ayrılmasını alkışlıyor; Türkiye’de Kürt halkının ayrılmasını ve Kürt burjuva/küçük burjuva önderliklerini canı gönülden destekliyorken, Kosova’nın ayrılmasını emperyalizmin oyunu olarak mahkûm ediyor; Irak Kürtlerinin ayrılmasının gericilik olacağını, herhalde bir “bürokratik işçi devleti”nin egemenliği altında olduğundan(!) Şincan söz konusu olduğunda kendi kaderini tayin hakkının geçersiz olduğunu ifade ediyorlar. Bu çorbadan DİP-G’nin nerede durduğunu anlamaya çalışmak, okur için elbette çok güç, ancak Pablocu oportünizmin doğası tam da böylesi günübirlik, ilkesiz politik manevralar üzerine kuruludur.

Biz, DİP-G’nin ve benzerlerinin bu durumunu da onun önderlerinin kişisel özellikleriyle değil; yine aynı maddi süreçler çerçevesinde açıklıyoruz. Onlar, toplumsal – siyasi gelişmeleri tarihsel maddeci bir yöntemle üretim süreçlerine bakarak açıklayan Marksist yöntemden yoksun olduklarından (bunu yapan Marksistleri de “bürolarda oturmak” ile suçladıklarından), küreselleşme sürecine proleter devrimci bir yanıt verememekte; ister istemez, ulusalcılığa savrulmaktadırlar. Bu yüzden, DİP-G gibi çevrelerin, ulusal devrimci hayallerinin yıkıldığı her yerde, mevcut önderlikleri ulusalcı değerlere sadık kalmaya ve daha “devrimci” olmaya çağırdıklarını; ulusal kurtuluş programından çoktan vazgeçmiş önderlikleri “devrimci ulusal hareketler” gibi göstermeye çalıştığını; bütün bunların işe yaramadığı noktada da davaya (ulusa!) “ihanet etmek”le suçladıklarını görüyoruz.

Dahası, DİP-G ve benzerleri, Marksizm’in bilimsel yöntemine sahip olmadıklarından, o göklere çıkardıkları UKKTH’nı, içinde bulunulan duruma göre, hangi emperyalist ya da büyük gücün çıkarına olduğuna bakarak, bir halk için uygun görürken, bir başka halk için reddedebilmektedirler. Bu durum, örneğin Kürt halkı söz konusu olduğunda daha da trajik bir hal alıyor: DİP-G’nin, Iraklı Kürtlerin KKTH’na Barzani-Talabani önderliğinin ABD emperyalizmi ve TC Devleti ile ilişkilerinden dolayı karşı çıktığını biliyoruz. Ama aynı DİP-G, “demokratikleşmiş” (yani bütünüyle burjuva liberal karakter kazanmış) bir Türk devletinin Ortadoğu’da büyük güç haline gelmesini; AB’yi ve küresel sermayenin talep ettiği ekonomik politikaları savunan Türkiye’deki Kürt önderliğinin kuyruğundan ayrılmıyor. Dahası, traji-komik biçimde, bu liberal burjuva önderliği “devrimci” hatta “Marksist kökenli” diye yutturmaya kalkıyor.

DİP-G’nin önderlerinden birinin Adana’da belediye başkanı adayı olduğu Kürt önderliği, Türkiye’deki hükümetlerin işçi sınıfı düşmanı liberal politikalarına karşı çıkmak bir yana, bölgeye daha fazla küresel sermaye yatırımı çekme uğruna Kürt emekçilerini 100 – 150 dolara çalıştırmaya hazır olduğunu ilan ediyor ama bu “sosyalist” DİP-G için sorun değil! Kürt önderliği, DİP-G’nin “cepheden karşı çıktığı” liberal kriterler ve Türkiye’nin AB üyeliği için çırpınıyor ama keskin “devrimci” dostlarımız için bu da önemli değil! PKK önderliği, kendileriyle işbirliği yapılması ve yasal siyaset yollarının açılması (genel af) durumunda Türk devletinin gerçek bölgesel güç haline gelmesi için her türlü katkıyı yapacaklarını ilan ediyor ama DİP-G için bunun da bir önemi yok! Özetle, DİP-G, Türkiye’de yedeklendiği Kürt önderliğinin siyasi çizgisinin Barzani-Talabani’den farklı olmadığını; Irak’taki soydaşlarından daha fazla “ulusalcı” ve “devrimci” olmadığını; her iki önderliğin de küresel sermaye yatırımlarından daha fazla pay alma peşinde koştuğunu kavrayamıyor! “Kavrayışsızlıktan” söz ederken, Balkan Yücel gibi aceleciler bir yana, DİP-G önderlerinin bilgisiz olduğunu söylemiyoruz. Onlar, bütün diğer konularda olduğu gibi, emekçileri sendikacılığın ve ulusalcılığın kuyruğuna yedeklemeye çalışırken de kuşkusuz oldukça bilgililer. Ama onların sahip oldukları yöntem, bütün toplumsal siyasi gelişmelerin altında maddi üretim süreçlerinin yattığını savunan Marksizm değil; izlenimcilikle ve faydacılıkla damgalanmış bir tür idealizmdir.

Pabloculuk diye bir şey yokmuş!

Balkan Yücel, yazısının sonunda en büyük silahını ortaya sürüyor ve şöyle diyor:“Bugün hiçbir karşılığı olmayan “Pabloculuk” suçlamalarıyla (suçlama dahi denemez, çünkü böyle bir olgu, akım veya hareket yoktur) hayal dünyasında yaşayanların, ayakları hiçbir şekilde yere basmamaktadır.” Bu alıntı bize Stalinistlerin yıllardır bıkıp usanmadan tekrarladıkları “Stalinizm diye bir şey yoktur, Stalin Marksist-Leninist bir önderdir” ayetini hatırlatıyor (onların çoğunun, Stalinizmi, ipliği iyice pazara çıktığında ve savunulacak yanı kalmadığında, Stalin’in kişiliğiyle sınırlayarak mahkum etmek zorunda kaldıklarını biliyoruz). Yazarın, IV. Enternasyonal tarihi hakkında ne kadar bilgiye sahip olduğunu gerçekten merak ediyoruz. Yücel, şaka mı yapıyor yoksa IV. Enternasyonal içerisinde Pablocu revizyonist bir akımın II. Dünya Savaşı ardından egemen olmaya başladığını gerçekten bilmiyor mu? Son derece kesin şekilde “böyle bir şey yok” diye yazabildiğine göre, korkarız, üzerine binlerce sayfalık belgeler yayınlanmış olan, IV. Enternasyonal’de başta 1953 olmak üzere bölünmelere yol açmış olan bu akımdan haberi yok! Evet! Bu DİP-G militanının, IV. Enternasyonal’in tarihi hakkında hiçbir bilgisi yok ama kesin bir yargısı var. Ne diyelim? Balkan Yücel, bilginin yerini kör inancın aldığı dinsel tarikatlara özgü bu “sıkı” mümin tavrıyla övünüyor olabilir. Kendisine, bu tavrın, Marksist olduğunu iddia eden bir çevreye ve kişiye asla yakışmadığını söylemekle yetinelim.

  1. Enternasyonal’in tarihini burada anlatacak değiliz. Yalnızca Pablocu revizyonizmin temel hatlarını bir kez daha hatırlatmakla ve Pabloculara, tarihi çarpıtmayıp tarihten öğrenmelerini önermekle yetineceğiz. Pabloculuk aniden ortaya çıkmış köksüz bir hareket değildir. Marksizm’i revize etme girişimlerinin çok uzun bir geçmişi var ve Pabloculuk da bu revizyonist akımların bir devamı olarak IV. Enternasyonal içinde, Pablo ve Mandel önderliğinde ortaya çıktı. II. Dünya Savaşı sonrası koşullarda, Troçki’nin özellikle Stalinist diktatörlüğe ilişkin tamamlanmamış tezlerinin tek yanlı biçimde dondurulmasıyla “bürokratik işçi devletleri” düşüncesi sorgulanamaz bir gerçek olarak kabul ediliyor, Kızıl Ordu eliyle kurulan Doğu Avrupa’daki bürokratik diktatörlükler ve Tito önderliğindeki Yugoslavya da “işçi devleti” ilan ediliyordu. Bu, sosyalist devrimin yalnızca işçi sınıfı tarafından gerçekleştirilebileceğine ve Stalinizm’in karşı devrimci karakterine ilişkin Marksist tahlinin bir revizyonuydu. Bu revizyonun kaçınılmaz sonucu, Stalinizm’in devrimci olabileceğiydi.

Troçki’nin ve yoldaşlarının, II. Dünya Savaşı’nın kapitalizmin ve SSCB’deki Stalinist diktatörlüğün sonunu getireceğine ilişkin aşırı iyimser ve yaşam eliyle yanlışlanan tezlerini dogma haline getiren ve kapitalizmin II. Dünya Savaşı sonrasındaki büyüme / gelişme dinamiğini göremeyen IV. Enternasyonal önderliği, savaş sonrası ortaya çıkan devrimci durumun ABD önderliğindeki işgal orduları eliyle ve “Komünist” partilerin doğrudan katkısıyla ortadan kalkmasının ardından ciddi bir şaşkınlık yaşadı. Bu şaşkınlığa, Kızıl Ordu’nun işgali altındaki Doğu Avrupa’daki devletleştirmelerle birlikte, Marksizm’in işçi sınıfına, sosyalizme ve Sovyet bürokrasisine ilişkin temel tezlerinden uzaklaşma eşlik etti. Özetle, IV. Enternasyonal’in Stalinist partiler içerisinde eritilmesini (“özgün giriş”), yani tasfiyeciliği savunarak yola çıkan Pabloculuk, sosyalizmin öznesi olarak işçi sınıfına ve onun siyasi öncüsü IV. Enternasyonal’e duyulan derin güvensizliğin ürünüdür. İşçi sınıfının devrimci rolünün ve IV. Enternasyonal’in öncü konumunun nesnel olarak reddi olan bu tutumun sonucu, her durumda, burjuva ya da Stalinist ulusal kurtuluş hareketine ve burjuva ulusalcı önderliklere, sendika bürokrasilerine, gençlik hareketlerine yedeklenme ve Stalinist bürokrasinin şu ya da bu kanadına yamanma çabası oldu. Bunun çok sayıdaki uç örneklerinden biri, DİP-G kurucularının, ölümünün ardından methiyeler düzmeyi ihmal etmediği Mandel’in Sovyetler Birliği’ndeki kapitalist restorasyonu alkışlamasıdır.

Kuruluşundan bu yana sendikacılığın ve Kürt burjuva önderliğinin kuyruğunda “sokakta ve alanlarda mücadele ettiğini” savunan DİP-G’nin Pablocu revizyonizmin bu topraklardaki en tutarlı savunucusu olduğunu söyleyebilmek için bilmiyoruz daha başka ne gerekiyor? Yüzünü, işçi sınıfının ve onun siyasi örgütünün tam bağımsızlığının yerine, Kürt burjuvazisine, sendika bürokrasilerine ve en sonu Türk burjuva devletine dönmeyi geçirmiş bir hareket nasıl tanımlanabilir? Elbette, bugün hala Çin’e işçi devleti diyebilen, Rusya’yı “kapitalist restorasyon sürecinde” diye tanımlayan bir akımdan söz ettiğimizi de unutmayalım. Ve yine, olası bir ABD-Çin emperyalist savaşında açıkça Çin’i destekleyeceğini beyan etmiş bir akım söz konusu burada [9]. İşte bütün bunlar Pabloculuğun köşe taşlarıdır ve bu küçük burjuva ulusalcı akımın Marksizm ile hiçbir ilişkisi yoktur. Oportünistlerin tüm çarpıtmalarına rağmen, Marksistlerin, diğer küçük burjuva sosyalisti akımlara karşı olduğu gibi, ona karşı da uzlaşmaz biçimde mücadele etmeleri varoluşlarının gereğidir. Unutmayalım ki, bu mücadele, genç Marksist militanların ideolojik – siyasi gelişmelerine büyük katkı sağlayabilir (biz, SOSYALİZM GENÇLİĞİ olarak, bütün bu polemikleri -Balkan Yücel’in ki de dahil- siyasi eğitimimizde kullanıyoruz). Bu yüzden, muhataplarımızın, eğer eleştirilerimize bilimsel temelde yanıt verme zahmetine katlanacaklarsa, bunu; Balkan Yücel gibi ucuz çarpıtma ve karalamalar ile değil, Marksizm’i ve işçi hareketinin tarihini gerçekten öğrenerek; hem bizi hem de kendi okurlarını aptal yerine koymaya çalışmaktan vazgeçerek yapmalarını tercih ederiz. Bu, aynı zamanda, Yücel gibilerinin DİP-G militanlarına ve okurlarına olan saygısının bir gereğidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir