Sibel Üresin vakası ve konuşulmayanlar

Türkiye birkaç gündür bir kadını konuşuyor. Sibel Üresin. Onu bir anda gündeme taşıyan olay bir röportajda, bugüne dek yüzlerce kadına telkinde bulunduğu hastalıklı görüşlerini yeniden anlatması oldu.

Basında yeterince kendisine yer bulan görüşlerini bir kez de bu yazıda uzun uzadıya anlatmayacağız. Erkeklerin çok eşliliğinin yasal hale gelmesi talebiyle öne çıkan Üresin, bir çok kadının gördüğü şiddeti çok konuşmalarına bağlayarak da suça ortaklık ediyor. Evlenmeyen kadınları evde kalmış olarak nitelemekten çekinmezken, cilveli olmayan kadının aldatılmasını doğal karşılıyor. Eşine efendisi gibi davranmayan kadını fıtratına aykırı hareket ediyor diyerek yorumluyor.

Sibel Üresin’in görüşleri, bu fikirlerini yüzlerce aileye ve kadına anlattığı gerçeğiyle birleştiğinde facianın boyutları netleşiyor. Dahası onun bu açıklamaları, genel ahlakın seve seve bağrına bastığı kışkırtılmış erkekliğin ilk yüceltilişi değil. Biz Üresin’in açıklamalarını magazinsel bir kalıpla birkaç gün boyunca haberleştiren basının değinmeyi tercih etmediği, kadınların gerçek sorunları hakkında birkaç noktaya değinmek istiyoruz. Öncelikle kadının bedenine ve emeğine karşı saldırıların, sözlü ve fiziki müdahalelerin arttığı bir dönemin içinde olduğumuzu anımsatalım. Bu saldırıların basında tepkisel bir biçimde yer alması, haberin yüzeysel bir biçimde birkaç gün tartışıldıktan sonra hızla unutulması sonucunu doğuruyor.

Sadece birkaç ay geriye baktığımızda karşımıza çıkan ‘kadın dekolte giyiyorsa tecavüzü hak ediyordur’ açıklamalarının ifade özgürlüğü olarak cezasız kalması ve konunun çarçabuk gündemden düşmesi örneklerden sadece bir tanesi. Başbakanın ardı arkası kesilmeyen kadının varlığına düşman açıklamalarının (kadın erkeğin eşit olmadığına kadar varan açıklamalar), her gün bir yenisini duyduğumuz kadın cinayetlerinin ve tecavüz olaylarının hızla gündeme girmesi ve aynı hızda çıkması, yaşadığımız ‘eril’ terörün sona ermemesinin başlıca nedeni aslında.

Emeğimize tecavüz edilmesi ise bedenlerimize karşı işlenen suçlardan daha masum değil. 2009 Mart ayında Nevin Ürgen, 2010 Aralık ayında Gültekiye Özmen, 2011 Mayıs ayında Fatma Aldal gündelikçi kadınlardı ve üçü de cam silerken düşerek hayatlarını yitirdi. Devlet eliyle, güvencesiz çalışmaya itilen bu üç kadın basında hemen hemen hiç tartışılmadı. Kadınlara mahsus bir iş olarak görülen temizlik ve ev işleri, mevcut yasal boşluklarla birleşince, kadınlar bu iş kolunda, iş güvencesiz ve güvenliksiz bir şekilde çalışmaya mecbur kalıyorlar.

Kadın işçilerin yaşadığı bir diğer konuşulmayan büyük sorun kreş problemi. Çocuk bakımının kadının ‘analık’ görevi olduğu dayatmaları, çalışmak zorunda olan kadının hayatında basınç oluşturuyor. Çünkü çoğu işyerinde kreş yok! Yasal mevzuata baktığımızda, işverenin kreş ve emzirme odası açma sorumluluğunun 150 kadın işçinin çalışması durumunda geçerli olduğunu görüyoruz. Kadınların daha çok istihdam edildiği sektörlerde, kayıtdışı çalıştırmanın yaygınlığı istatistiklerce saptanmışken, 150 kayıtlı kadın çalışanın olduğu işyeri ve üretim yerleri bulmak bir hayli zor. Hal böyleyken yasadaki bu işvereni koruma amaçlı boşluk, birçok kadını çocuk bakımı ve iş arasında tercihe sürüklüyor.

Kadın emeğine saldırının en açık yaşandığı sektörlerden biri tekstil sektörü. Birçok tekstil şirketi büyük karlarını, kadın işçilerin evlerine gönderdiği tamamlanmamış tekstil ürünlerinin, çok düşük ücretlerle kadın işçiler tarafından üretilmesi yoluyla sağlıyor. Bu sayede, işçinin yemek gideri, sigortası ve diğer yasal yükümlülükleri de(onlar için masraf) düşmüş oluyor. Parça başı iş için aldıkları küçük ücretler sayesinde, artı değer sömürüsü perçinleniyor.

Yukarıda küçük anekdotlar halinde değindiğimiz sorunlar, burjuva basını tarafından olay ancak haber niteliği taşıyan bir dramsa lanse ediliyor. Ekonomi politiğin eril düzeninin bizlere sunduğu ikiyüzlülüğü, arabesk bir biçimle haber yapmak, kadını yeniden aciz konumunda gösterir ve cinsiyetçiliği bir daha üretir. Aynı zamanda da sorunun çözümü için söylenmesi gereken sözlerden kaçmasını sağlar. Şimdi yeniden basın için haber niteliği taşıyan, Sibel Üresin vakasına dönelim. Üresin’in seminerlerindeki ‘yaşamak için erkeğe mecbur güçsüz kadın’ örneğine bakalım.

Üresin, bir internet sitesinde yayınladığı ‘Haydi Kızlar Evlenmeye’ başlıklı yazısında evlenmeyi isteyen erkeğe nimet gözüyle bakıyor. Onun yazılarında küçülttüğü kadın, yukarıda yalnızca birkaç örnek verdiğimiz hayatı yaşayan kadındır. Yani bir erkeğin sorumluluğundan çok daha ağır bir sorumluluğun, patriarkal kapitalizm eliyle sırtına yüklenmiş bir kadın. Ev içindeki ücretsiz işçiliğiyle, evin (ve dolayısıyla ailenin) tüm yükünü sırtlanmış bir kadın. Çocuk yetiştirmenin, analık görevi olduğunun kendisine dayatıldığı ve kadından önce anne olmak zorunda kalan bir kadın. İş yerinde, ev içinde, sokakta ve okulda her türlü tacizle yapayalnız baş etmek zorunda kalan bir kadın. Çalışma hayatında her türlü sosyal ve özlük hakkının kesildiği bir kadın. Yasaların koruyamadığı, kendisini öldürmek isteyen bir kocaya karşı tek başına mücadele etmek zorunda olan bir kadın. Bir erkeğin boyunduruğunda olmadan yaşamını idame ettiremeyecek kadınlar bu kadınlar mı?

Sibel Üresin’in hastalıklı düşünceleri, kapitalizmin ürettiği kadın politikalarına çok uzak değil. Bu politikalar, bugün tüm dünya kadınlarının ortak acılarının sebebi. Yalnızca İslam yorumcuları ya da Türkiye’deki muhafazakârlar değil tüm dinlerin yorumcuları, topluma, kadınları köşeye sıkıştıracak reçeteler sunar. Kadının emeğinin ve bedenin özgürleşmesi, ailenin çözülüşünü ve sermayenin uğrayacağı zararları gündeme getireceği için ‘din’ tarih boyunca kadının özgürlüğüne göz dikmiştir.

Toplumun her alanında üreten, her alanında emeği olan biz kadınların aciz addedilmesi gücümüzü görmezden gelmek, inkâr etmek anlamına gelir. Bugün asıl konuşulması gerekenin, görünmeyen emeğin sahibi dünya kadınlarının, egemenler tarafından çalınan, ipotek koyulan hayatları olduğunu söylemeliyiz. Biz dünya emekçi kadınları, emek ve beden özgürlüğümüz için örgütlenmek zorundayız. Çünkü varlığımıza karşı her türlü müdahale, sermayenin bekası için gerekli kabul ediliyor. Sermaye sınıflarına karşı örgütlenmek bu sebeple bizler için artık hayati bir anlam taşıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir