Sekiz Asker, Bir Bakan ve DTP’yi Tasfiye Operasyonu

Paylaş

Hakkari Dağlıca’da, 21 Ekim’de yaşanan çatışmada PKK tarafından esir alınan sekiz asker 4 Kasım günü Erbil yakınlarında serbest bırakıldı. Askerlerin, içinde DTP milletvekilleri Aysel Tuğluk, Osman Özçelik ve Fatma Kurtulan’ın da yer aldığı 25 kişilik bir heyete teslim edilmesi, İstanbul’daki Irak’a komşu ülkeler toplantısında “terörizmle mücadele” kararlarının alınmasından bir gün sonra ve başbakan Erdoğan’ın Bush ile görüşmesinin hemen öncesinde gerçekleşti.

Basında yer alan haberlere göre, Irak İçişleri Bakanı Kerim Sincari ile Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi İçişleri Bakanı Hacı Mahmut Osman’ın ve DTP’li milletvekillerinin yeraldığı kalabalık bir heyet, sekiz askeri PKK ile imzaladıkları bir tutanakla aldılar ve bölgedeki ABD birliğine götürdüler. Askerler, bu ABD birliğinde düzenlenen bir başka tutanağın imzalanmasının ardından (burada Türk subayları da bulunuyordu), ABD’ye ait bir askeri uçakla Diyarbakır’a getirildi. Böylece PKK’nin iki hafta boyunca esir tuttuğu sekiz asker yeniden Türkiye’ye dönmüş oldu.

Askerler ölmeli miydi?

“Terörist” ilan edilen bir örgütün elinde esir tutulan askerlerin serbest bırakılması, normal koşullar altında ve normal bir ülkede yönetimin başarısı olarak değerlendirilirdi. Ancak, elde bayrak sokağa çıkmaya hazır bekleyen fanatik taraftarların her fırsatta haykırdığı gibi, “burası Türkiye!”. Günübirlik önlemlerle fazlasıyla uzatılmış olan bir krizin alttan alta kemirdiği bu ülkede hiç bir şey “normal” olamadığı için, sekiz askerin sağ salim dönmesi, onların yakınlarından ve şövenist dalga içinde aklını yitirmemiş olanlardan başka hiç kimseyi mutlu etmedi.

Hatta kimileri, buna üzüldüler de. Askerlerin “kurtulduklarına sevinemeyen”lerin sözcülüğünü, Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin yaptı. Şahin, “Bu askerlerimizin bu teröristlerle birlikte gitmiş olmasını bir Türk vatandaşı olarak içime sindiremedim. TSK’nın hiç bir mensubu böyle bir duruma düşmemeliydi. Dolayısıyla kurtulmuş olmalarından fazla bir sevinç duyamadığımı ifade etmek istiyorum. Mehmetçiğimiz vatanı korurken gerektiğinde her an şehit olmayı göze alan bir askerdir.” dedi. Anlayacağınız, AKP Hükümeti’nin –hem de- “adalet” bakanı, askerlere, açıkça “neden ölmediniz!” diyor.

“Şahin”ler, teslim tutanağı”nın imzalandığı masada Abdullah Öcalan’ın resminin bulunmasına, “askerlerin PKK’lilere güle oynaya veda etmesi”ne, Bölgesel Kürt Yönetimi yetkilileriyle DTP’lilerin PKK komutanının elini sıkmasına ve ona “teşekkürlerini sunması”na; özetle PKK’nin resmen muhatap alınmış olmasına ve propaganda yapmasına çok bozulmuşlar. İyi ama PKK, T.C. Devleti tarafından daha önce de birçok kez muhatap alınmamış mıydı; asker ve sivil devlet görevlileri -elbette kamuoyna yansıtmadan- onunla çeşitli düzeylerde görüşmeler yapmamış mıydı? Unutmayalım ki, 1996 yılında, dönemin Refah Partisi Van Milletvekili olan Fethullah Erbaş, tam da bugün DTP’li milletvekillerinin yaptığı işi yapmış ve imzaladığı bir tutanakla esir askerleri PKK’den teslim almıştı.

Belli ki Şahin –ve ardındaki “şahinler”- için, PKK’nin 21 Ekim gecesi gerçekleştirdiği saldırıda ölen asker sayısının 12 yerine 20, 50, 100 olması, bu askerlerin yakalanacaklarını anladıklarında intihar etmeleri ya da PKK’nin bu sekiz askeri sonradan öldürmesi tercih edilebilirdi. Böylece, PKK’nin elinden propaganda yapma olanağı alınacak, Kuzey Irak’taki Bölgesel Kürt yönetimine karşı kutsal savaş ilan edilecek, halka ABD ile AB’nin nasıl “PKK terörünün başlıca destekçisi” olduğu daha rahat anlatılacak, en önemlisi de sahte bir ABD-AB karşıtlığıyla desteklenen şoven milliyetçi dalganın her an canlı tutulması kolaylaşacaktı. Ancak gelişmeler Adalet Bakanı Şahin’in istediği gibi olmadı.

Askerleri önce kullandılar…

Anımsanacağı üzere, Türk Ordusu, 21 Ekim saldırısının hemen ardından PKK’ye karşı hava destekli operasyonlara girişti ve Irak sınırına onbinlerce askerden oluşan bir yığınak yapmaya başladı. Hazırlıkları yapılan savaşın cephe gerisinde, burjuva medyanın körüklediği yoğun şoven milliyetçi dalga ve başını faşist MHP ile Kemalist CHP’nin çektiği sokak gösterileri örgütlendi. Ülkenin hemen bütün kentlerinde onbinlerce insanı sokağa döken bu seferberlik, TBMM’nin “tezkere”yi onaylamasıyla tamamlandı.

Bu arada MHP, Türkiye’nin birçok kentinde sıkıyönetim ve Kuzey Irak’taki Bölgesel Kürt Yönetimi’ne savaş ilan edilmesini talep ediyor; ordunun iç politikadaki etkisini arttırmayı amaçlayan bu talepler, kısmi çekinceler eşliğinde, CHP tarafından da benimseniyordu. Sonuçta, hem faşistler hem de Kemalist seçkinler tarafından iyice köşeye sıkıştırılmış olan AKP hükümeti, bir yandan savaş için askeri hazırlıkları sürdürürken, aynı anda yoğun bir diplomatik atağa geçti. ABD ve İngiliz emperyalistlerinin, Türkiye’nin askeri tehdit ile desteklenmiş bu diplomatik atağına yanıtı (ya da katkısı), PKK’nin sekiz askeri serbest bırakmasını sağlamak oldu.

ABD ve İngiltere, daha Kuzey Irak’taki Bölgesel Kürt Yönetimi ile Ankara arasındaki gerilimin karşılıklı söz düellosu (“savaşırız”, “kedi bile vermeyiz” vb.) sürerken PKK’nin elindeki sekiz askerin serbest bırakılması için harekete geçmişti. Basında yer alan haberlere göre, Irak İçişleri Bakanı’nın yeğeni Hüseyin Sincari ile Türk “gazeteci” İlknur Çevik’in yönetiminde yer aldıkları ve ABD’nin finanse ettiği Tolerance International adlı “sivil toplum örgütü”, askerlerin esir düşmesinden sonra, onları PKK’den almak için harekete geçmiş ve Ankara’yı bu konuda bilgilendirmişti.

Sekiz esir askerle, belki de herkesten daha yakından ilgilenen aktör, beklendiği gibi, Bölgesel Kürt Yönetimi oldu. Barzani, askerlerin kurtarılması karşılığında, Ankara – Bağdat – Washington arasında kurulu üçlü ilişkiye dahil olmak; Türkiye tarafından doğrudan muhatap alınmak istiyordu. Barzani’nin bu talebi, Bağdat’ta “iktidar”ını sürdürebilmek için Kürt önderliklerinin desteğine ihtiyaç duyan ABD ve Irak yönetimi tarafından da desteklendi. Ankara, bu taleplere, yine beklendiği üzere, hiç bir olumlu yanıt vermedi ve muhatabının Bağdat yönetimi olduğunu yineledi.

Türk hükümetinin uzlaşmaz tavrı karşısında “geri” adım atmak, Kuzey Irak’taki Kürt yönetimine düştü. Irak Başbakanı Nuri El Maliki ve Dışişleri Bakanı Kürt Hoşyar Zebari, ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın Ankara ve İstanbul’da yaptığı görüşmelerin ardından, İstanbul’da Irak’a Komşu Ülkeler Konferansı’nın toplandığı günlerde, terörist bir örgüt olarak tanımladıkları PKK’nin Irak toprakları içinde faaliyet göstermesine izin vermeyeceklerini ilan etti. Bunun ardından, Bölgesel Kürt Yönetimi PKK’nin Kuzey Irak’ta faaliyet gösteren kolunun bürolarını kapatma kararı aldı; ertesi gün de askerler serbest bırakıldı.

Kürt Bölgesi Divan Başkanı Fuad Hüseyin, 8 askerin, Mesut Barzani ile Celal Talabani’nin “şahsi ve insani girişimleri” sonucu bırakıldığını açıkladı ve bundan hiç bir karşılık beklemediklerini söyledi. Öte yandan, ABD ve AB “PKK terörizmine karşı mücadele”de Türk Devleti’nin yanında olduklarını ilan ettiler. Bush yönetimi, PKK’nin faaliyetlerine ilişkin bilgileri anında Ankara’ya ileteceğini, bu konuda Irak’taki ABD ordusu ile Türk Genelkurmayı arasında bir “kırmızı telefon hattı” oluşturulacağını açıkladı. AB ise ilk kez olası bir Türk askeri operasyonuna cepheden karşı çıkmadı, hatta yeşil ışık yaktı.

Sekiz askerin serbest bırakılmasından herkes kendisine bir pay çıkartmaya ve Ankara ile ilişkilerini iyi tutmaya çalışırken, gelişmelerin merkezinde yer alan PKK’nin önderlik kadrosundan Murat Karayılan bir basın açıklaması yaptı. Karayılan, askerlerin serbest bırakılması için ABD yönetimi ile AB’nin talepte bulunduğunu; sekiz askerin serbest bırakılması sürecinde AKP hükümetiyle de bağlantı kurduklarını; hükümetin de esirlerin görüntülerinin yayınlanmaması yönünde bir isteminin olduğunu söyledi. Gerçeğe en yakın olan bu açıklama, Türk basınında hemen hiç yer bulmadı (ki bu da şaşırtıcı değildi).

Erdoğan’ın ABD Başkanı Bush ile görüşmesinden hemen önce gerçekleşen serbest bırakma, medyanın AKP’ye yakın duran kesimince, Erdoğan hükümetinin Bush yönetimi üzerindeki etkisinin ve ABD’nin Kuzey Iraklı Kürt önderlikler üzerindeki yoğun baskısının ürünü olarak değerlendirildi. Dolayısıyla, AKP hükümeti başarılı, ABD ise en yakın dostumuzdu ve her ikisi de ellerinden geleni yapıyorlardı. Muhalif kanat ise askerlerin bu şekilde teslim edilmesinin ABD – Bölgesel Kürt Yönetimi – PKK üçlüsü arasındaki yakın ilişkinin kanıtı olduğundaki ısrarını sürdürdü (hala sürdürüyor).

… sonra tutukladılar

Bugün, bütün bu tartışmalar sürerken, Türk Genelkurmay Başkanlığı’nın kısa basın açıklamasındaki sözcüklerle, “4 Kasım 2007 tarihi itibarıyla TSK bünyesine katılmış olan sekiz personel” günlerdir çapraz sorgu altında tutuluyor. Burjuva medyası ise sekiz askerin içinde “DTP sempatizan(lar)ının (yani onlara göre “PKK ajanları”nın) olup olmadığına ilişkin spekülasyonlar yapmaya ve zehir kusmaya devam ediyor.

Bu spekülasyon dalgasının ilk somut sonucu, sekiz askerin Van Askeri Mahkemesi tarafından tutuklanması oldu. Askerler, şimdi, “suçun vasıf ve mahiyeti askeri disiplini aşırı derecede sarsmış olması, büyük zararlar doğuran emre itaatsizlikte ısrar suçunun işlendiğini gösteren kuvvetli delilerin bulunması ve izinsiz olarak başka ülkenin topraklarına geçmek” gerekçeleriyle tutuklu yargılanacaklar.

Amaç DTP’yi tasfiye

Sekiz askerin PKK’den teslim alınması sırasında çekilen görüntülerin PKK tarafından basına yansıtılmasının ardından, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, DTP’li milletvekilleri Osman Özçelik, Aysel Tuğluk ve Fatma Kurtulan hakkında “örgüt propagandası” ve “yardım – yataklık” suçlarından bir inceleme başlattığı açıklandı. Bu suçlardan dolayı haklarında dava açılması durumunda “milletvekili dokunulmazlığı”ndan yararlanamayacak olan milletvekillerinin tutuklanması ve DTP’nin kapatılması gündeme gelecek.

DTP’li milletvekillerinin askerleri teslim alan heyette bulunmasını “PKK’nin uzantısı olma” savlarının kanıtı olduğunu savunan kimi burjuva basın yayın organları, birden bire, DTP Grup Başkanvekili Fatma Kurtulan’ın eşinin “1999 yılından beri aranan bir PKK militanı” olduğunu keşfetti ve günlerce bunu işledi. Burjuva basın, son olarak, bir PKK itirafçısının ifadelerine dayanarak, bizzat Kurtulan’ın da PKK’nın kadrosu olduğu ve 2003 yılında, DTP Şırnak Milletvekili Sevahir Bayındır ile birlikte Şehit Harun Kampı’nda üç ay siyasi ve askeri eğitim aldığı” iddiasını manşetlere taşıdı. DTP ise yaptığı yazılı açıklamada, Kurtulan’la ilgili bu haberlerin “tamamen düzmece bilgilere ve materyallere dayanan ve her haliyle maksatlı olarak hazırlandığı belli olan, içerdiği tüm bilgiler ile yüz karası bir iftira” olduğunu belirtti.

DTP hangi açıklamayı yaparsa yapsın, bütün gelişmeler, DTP’nin tasfiyesi yönünde düğmeye basıldığını gösteriyor. Şimdi sıra, DTP yöneticilerinin bugüne kadar yapmış oldukları açıklamaların, Diyarbakır’daki “Demokratik Toplum Kongresi”nde alınan kararların, PKK’ye olan sempatisini açıkça ifade eden ya da onunla bir şekilde ilişkisi olmuş olan milletvekilleri hakkında bugüne kadar tutulmuş dosyaların bir bir açılmasına geldi. Türk devletinin DTP’ye karşı aylardır, zaman zaman yoğunluğunu yitirse de hiç aralıksız sürdürdüğü “cadı avı”nın sonunun göründüğünü söyleyebiliriz: Bu partinin kapatılması için sürdürülen kampanya, başını faşist MHP’nin ve Kemalistlerin çektiği; bir ayağı da AKP içinde olan “Şahin”lerin istediği gibi sonuçlanacaktır.

Ancak bu kez ne ABD ne de AB, DTP’lilerin tutuklanması ya da bu partinin kapatılması durumunda AKP hükümetine karşı açıkça tavır alacak. ABD “terörist PKK ile mücadele”de hükümetle anlaşmış; kısa süre önce, İspanya’nın yasal Herri Batasuna partisinin önder kadrolarını “terörist ETA ile ilişkide olduğu” gerekçesiyle tutuklamasını onaylamış olan AB de “PKK ile mücadele”de Türk hükümetine açık çek vermiştir. ABD’nin, Irak’taki Kürt dostlarını korumak ve ciddiye alınması gereken bir askeri – diplomatik gövde gösterisiyle yeniden Ortadoğu planlarına dahil olan Türkiye’yi yanına çekmek için PKK’yi harcayabileceği açık. “Terörist PKK’ye karşı mücadele” çerçevesinde kimi DTP’lilerin tutuklanmasının ya da bu partinin kapatılmasının AB içinde –eskiden olduğu gibi- “infial” yaratmayacak olmasının nedeni ise –Türk devleti açısından- Avrupalı emperyalist devletlerin kimi uluslararası anlaşmalara bağlılıkları ya da –Kürtler açısından- kimi “insani” değerlere “ihanet etmiş” olmaları değildir.

“Gerisi teferruat”

Sermaye, ne herhangi bir anlaşmaya ne de herhangi bir “değer”e kutsallık atfeder. Onun için, Türkiye ve Ortadoğu’daki stratejik çıkarları söz konusu olduğunda, bırakalım Kürtlerin “demokratik haklar”ını bir yana; onbinlerce Kürt’ün, Türk’ün ya da Arap’ın yaşamı bile herhangi bir anlam ifade etmez. Son günlerde Türk milliyetçilerinin kullandığı bir deyişten yararlanarak söylersek, sermayenin çıkarları söz konusu olduğunda gerisi teferruattır. Tarih bunun sayısız örnekleriyle dolu!

Ancak tarih, bize milliyetçi küçük burjuvazinin belleğinin ve tarih bilincinin ne denli güçsüz olduğunun da sayısız örneğini de sağlıyor. Onun toplumsal konumundan kaynaklanan bu yapısal yetersizliğidir ki, milliyetçi küçük burjuva önderlikleri her defasında mali sermayenin şu ya da bu kanadına yedeklenmeye ve onun çıkarlarına hizmet etmeye sürükler. Mali sermayeye (uluslararası düzeyde emperyalist ya da bölgesel bir güç oluşturan devletlere; ulusal düzeyde ise egemen sermaye gruplarından birine) sunulan bu “hizmet”in, değişmez özelliği, onun bedelinin her defasında işçi sınıfı ve ezilen kitleler tarafından ödenmesidir.

Bu gerçeklik, Türkiye’de son aylarda yaşanan gelişmeler eliyle bir kez daha doğrulanıyor. Bir yanda devletin, faşist MHP’nin ve Kemalistlerin “savaş” çığlıkları eşliğinde “kendi” burjuvalarına ve küçük burjuvalarına yedeklenen işçilerin yaşam ve çalışma koşulları hızla kötüleşiyor. Diğer yanda ise bütün hesaplarını uluslararası düzeyde AB emperyalistleri ve çokuluslu şirketlerle, “ulusal” düzeyde ise yönetici seçkinlerin şu ya da bu fraksiyonuyla ittifaklar üzerine kuran Kürt küçük burjuva milliyetçi önderliklerin siyasi iflasının faturasını, Türk şovenizminin acımasız saldırılarına maruz kalan Kürt emekçileri ile yoksul köylüleri ödüyorlar.

Yükselen Türk şovenizmi ve “sol”

Bütün bu yaşananlardan gerekli sonuçları çıkarması gerekenlerin başında, kuşkusuz, kendisini sosyalist olarak tanımlayan kişiler ve çevreler geliyor. Ancak, bu “sosyalist”lerin yayın organlarında yazılanlara ve onlar adına yapılan açıklamalara baktığımızda, hiç de iç açıcı olmayan bir tabloyla karşılaşıyoruz. Kendisine “sosyalist” ya da “komünist” sıfatını yakıştıran Stalinistlerin bir kesimi (örneğin TKP), Komünist Manifasto’nun “işçilerin vatanı yoktur” şiarına meydan okurcasına, “ülkemizi böldürtmeyeceğiz” sloganı altında Genel Kurmay’ın “solcu” askerliğine soyunuyor. Bunların, “PKK terörüne karşı mücadele” maskesi altında Türk ve Kürt emekçileri arasına şoven milliyetçi bir düşmanlık duvarı dikmeye çalıştıkları ortada.

Sınıflar üstü bir “demokrasi” kavrayışının savunucusu olan diğer bir kesim ise “hepimiz Kürtüz, hepimiz DTP’liyiz” sloganında özetlenebilecek bir çizgide Türk şovenizmine karşı durmaya çalışıyor (ya da öyle sanıyor). Bu küçük burjuva “demokrat”ları, ilk olarak, anılan tavırlarıyla, işçileri, yoksul köylüleri, liberal burjuvaları ve küçük burjuvaları bir araya getiren bir cephe eliyle –elbette AB’li emperyalistlerin desteğiyle- demokrasinin elde edilebileceği hayalini yaymaktadırlar. Onlar, gerçekte, Türk ve Kürt işçilerini “kendi” mülk sahibi sınıflarından birine yedeklemekten başka bir şey yapmıyor; Kürt sorununda bugün karşı karşıya olduğumuz durumun başlıca sorumlusunun tam da aynı mülk sahibi sınıflar olduğunu gözlerden kaçırıyorlar. Bu tutum, yalnızca yükselen Türk şovenizmine karşı mücadeleyi başarısızlığa sürükleyeceği için değil; aynı zamanda, işçi sınıfının ve emekçilerin başarısızlıklardan sağlıklı sonuçlar çıkarmasını engelleyeceği için de kabul edilemez.

Sosyalistler, bir bütün olarak Kürt halkının hedef alındığı bu cadı avına ve Türk şovenizmine karşı kararlılıkla mücadele etmek zorundadırlar. Ancak bu mücadele, yinelemek gerekiyor, “insancıl” duygular temelinde “hepimiz Kürtüz, hepimiz DTP’liyiz” diyerek; bu yolla da anılan partinin küçük burjuva milliyetçi karakterini ve Kürt halkının bugün karşı karşıya olduğu durumun sorumlularından biri olduğu gerçeğini örtbas ederek verilemez. Sosyalistler, hızla yükselen gericiliğe ve savaş tehlikesine karşı başarıyla mücadele edebilecek tek toplumsal gücün işçi sınıfı olduğunda ısrar etmek zorundadırlar.

Bu, hem Türk hem de Kürt emekçilerinin “kendi” mülk sahiplerinden bağımsız ortak siyasi örgütlenmesi için mücadele etmek demektir. İşçi sınıfı, devrimci enternasyonalist partisini kurarak toplumu kendi önderliği altında baştan sona yeniden örgütlemediği sürece, yalnızca Türkiye’ye değil bütün Ortadoğu’ya gerçek barışın; siyasi ve toplumsal eşitliğin gelmesi mümkün olmayacaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir