Polonya’da sınıf mücadelesinin canlanması

Yazdır
General Wojciech Jaruzelski’nin Stalinist rejiminin, kapitalizmin yeniden kurulmasının önünü açacak şekilde çökmeye başlamasından otuz yıl sonra, Polonya’da sınıf mücadelesi yeniden patlak veriyor. Pazartesi günü, 300.000’den fazla öğretmen, süresiz bir grev başlattı. Bu, Polonyalı öğretmenlerin onlarca yıldır düzenlediği ilk ulusal grev ve ülkede 1980-81’de Stalinist diktatörlüğe karşı düzenlenen geniş çaplı grev hareketinden bu yana en büyük grevlerden biri.

Grev, eğitmenlerin daha iyi çalışma koşulları, daha yüksek ücretler ve düzgün okullar talep ettiği bir uluslararası mücadele dalgasının parçasıdır. 2018 yılında, son çeyrek yüzyılda greve giden ABD’li öğretmenlerde en yüksek sayıya tanık olundu. Geçtiğimiz ay, Fransa’da, Tunus’ta, Fas’ta ve başka Afrika ülkelerinde süregiden öğretmen grevlerinin ortasında, Hollanda’da ve Arjantin’de ulusal öğretmen grevleri düzenlendi.

Öğretmen grevleri, Orta ve Doğu Avrupa işçileri dahil uluslararası işçi sınıfının daha kapsamlı bir kabarışının parçalarıdır. Polonya’daki eğitimcilerin iş bırakması, LOT ulusal havaalanındaki işçilerin iki haftalık grevinin ve Polonyalı Amazon işçilerinin grevlerinin ardından geliyor. Son aylarda, Romanya’da, Macaristan’da, Çek Cumhuriyeti’nde, Sırbistan’da ve Kosova’da, otomotivde ve diğer sektörlerde işçi grevlerine ve Macaristan’daki Viktor Orbán’ın sağcı yönetimin işçileri ücretsiz fazla mesaiye zorlayan “kölelik yasası”na karşı kitlesel protestolara tanık olundu.

Almanya’da, on binlerce kamu emekçisi, okulların çökmesine, dayanılmaz çalışma koşullarına ve sefalet ücretlerine karşı Şubat ayında uyarı grevleri düzenledi. Berlin’de, Mart ayında, binlerce ulaşım işçisi greve gitti ve kenti durma noktasına getirdi. Geçtiğimiz Cumartesi, Berlin’de, 40.000 kişi, emlak şirketlerinin ve serbest yatırım fonlarının kamulaştırılmasını talep ederek, yükselen kiraları protesto etti.

Burjuvazi, bu mücadelelerden sosyalist bir işçi sınıfı hareketinin ortaya çıkmasından korkuyor. Frankfurter Allgemeine Zeitung, bir anket Alman işçilerinin ve gençlerinin çoğunluğunun kamulaştırma talebini desteklediğini gösterince dehşete kapıldı. Alman bankalarının şaşkına dönen bu sözcüsü, şöyle yazdı: “Berlin Duvarı’nın çökmesinden neredeyse 30 yıl sonra, Karl-Marx-Allee [göstericilerin Cumartesi yürüdüğü Berlin bulvarı], sosyalizmin yeniden uygulanmasının müjdecisi haline geldi. Yaşasın devrim.”

Alman ve Avrupa medyası, Polonyalı öğretmenlerin grevine fiilen bir karartma uyguluyor; çünkü bu grev, Avrupa Birliği tarafından tanıtımı yapılan resmi anlatıyı paramparça ediyor. Stalinist diktatörlüklerin kapitalizmi yeniden kurması, sınıf mücadelesini tarihin çöp kutusuna göndermemiştir. Doğu Avrupalı işçiler arasında, hem işçi sınıfını acımasızca bastırmış olan Stalinist rejimlerin ulusalcı, ekonomik olarak otarşik politikalarına köklü bir karşıtlık, hem de kapitalist restorasyonun sonuçlarına kaynayan bir muhalefet söz konusudur.

Polonya işçi sınıfı, 20. yüzyılda, Avrupa’daki en militan işçiler arasındaydı. Polonya işçi sınıfı, 1956 “Polonya Ekimi”, Aralık 1970’teki işçi ayaklanması ve 1980’deki kitle grevleri sırasında Sovyet bürokrasisine karşı muazzam mücadelelere önderlik etmişti. 1980’deki grevler, Gdansk’taki Lenin tersanesinde başlamış ve 400.000’den fazla işçiyi kapsayacak şekilde ülke geneline yayılmıştı.

Rusya’daki 1917 Ekim Devrimi’nin kaçınılmaz olarak Stalinizme yol açtığı iddiası, bir yalandır. Bu iddia, Stalinist rejime amansızca karşıt olan ve Bolşeviklerin önderliğindeki devrime yol göstermiş dünya sosyalist devrimi programı uğruna mücadele eden bir devrimci sosyalist alternatifin var olduğu tarihsel gerçeği eliyle çürütülmektedir. Bu alternatif, 1920’lerin başlarında Lev Troçki’nin önderliği altında ortaya çıkan Sol Muhalefet’ti ve Stalinistlerin önderliğindeki Komintern’in ihanetinin ve çöküşünün ardından, 1938’de Dördüncü Enternasyonal’in kurulmasıyla sürdürüldü.

Doğu Avrupa’daki Stalinist rejimler, 1940’ların sonlarında kapitalist mülkiyeti bürokratik yollarla kamulaştırdılar, ancak bu rejimler sosyalist değildi. Bu ülkelerde Stalinist diktatörlüklere karşı ortaya çıkan çok sayıda işçi mücadelesi, işçi sınıfı içinde, Troçki tarafından ileri sürülen alternatif perspektif yönünde nesnel bir temelin var olduğunu göstermişti. Bu, işçi sınıfının sosyalizm uğruna yenilenen uluslararası devrimci mücadelesinin parçası olarak, devlet bürokrasilerine karşı siyasi devrim perspektifiydi.

Doğu Avrupa işçi sınıfının yeniden mücadeleye girmesiyle birlikte, bu çok önemli siyasal ve tarihsel deneyimlerin özümsenmesi gerekiyor. İşçiler bölge genelinde savaş ve otoriter rejim tehlikeleri ile karşı karşıya iken, Polonya grevi, öğretmenleri, otuz yıl önce kapitalizmi yeniden kurmak üzere Stalinist rejimle birlikte çalışmış olan güçler ile cepheden çatışmaya sokuyor.

Bugün, Dayanışma sendikası, Polonya’nın aşırı sağcı Yasa ve Adalet Partisi (PiS) hükümeti ile işbirliği içinde olan, açıkça sağcı bir harekettir. Onun öğretmen şubesi, hükümetin cezalandırıcı şartlarını başından itibaren kabul eden tek sendikaydı. Pazartesi günü grevin başlamasının ardından, Dayanışma’nın öğretmen sendikası başkanı ve aynı zaman PiS’li bir yerel yönetim yetkilisi olan kişi, iş bırakan öğretmenleri kınadı ve greve giden sendika şubelerine karşı ceza tehdidinde bulundu.

Polonya’daki başlıca sendika olan ZNP ise, grevi hızlı bir şekilde sonlandırma peşinde koşuyor. ZNP önderi Sławomir Broniarz, sendikanın, “bu yangını söndürmek”, yani PiS hükümeti ile kokuşmuş bir anlaşmaya varmak istediğini söyledi.

Doğu Avrupa’daki işçiler, Stalinist rejimin kırk yıllık bürokratik baskısının ardından gelen kapitalist restorasyondan otuz yıl sonra, bir perspektif ve önderlik krizi ile karşı karşıyalar. Grevi yürütmenin temel gereksinimleri, doğrudan işçiler tarafından kontrol edilen ve sendikalardan bağımsız, tabandan yeni işçi örgütlenmelerinin inşası gerekliliğini gündeme getirmektedir. Bununla birlikte, Polonya tarihi, bu taban örgütlenmelerinin rolünün önderliğinin perspektifine son derece bağlı olduğu konusunda özellikle acı bir ders sunmaktadır.

Polonya’da Stalinizme karşı mücadelede ortaya çıkan başlıca mesele, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK) tarafından savunulan Troçkist perspektif ile Troçkizmin küçük burjuva Pablocu dönekleri tarafından ileri sürülen perspektif arasındaki çatışmaydı. Pablocular, Dördüncü Enternasyonal’in programını terk etmişlerdi ve Stalinist partilere devrimci bir rol oynamaları için baskı yapılabileceğini iddia ediyorlardı.

Dayanışma hareketi, Stalinizme karşı gerçekten bağımsız işçi sınıfı muhalefetinden çıkmış ve doruk noktasında 10 milyon işçiyi örgütlemişti. Ne var ki, Polonya’yı Stalinizme karşı siyasi devrim değil; kapitalist restorasyon yoluna sokan sağcı bir önderliğin yönetimi altına girdi.

Jacek Kuroń gibi Pablocular, bunda önemli bir rol oynadılar. Kuroń, Lech Wałęsa’yı Dayanışma’nın önderliğine terfi ettirdi; Wałęsa, Dayanışma’nın önderi ve daha sonra da Polonya kapitalist hükümetinin devlet başkanı oldu. Kuroń, 1989’da yuvarlak masa görüşmelerine bizzat katıldı ve 1989-1990’da ve 1992-1993’te, kapitalist restorasyonun ortasında çalışma bakanlığı yaptı.

Otuz yıllık kapitalist egemenlik, aralarında Dayanışma’nın da olduğu, Doğu Avrupa’daki kapitalist “demokratik devrimler”in sahte peygamberleri tarafından vaat edilen demokrasi baharını ve işçi sınıfının yaşam standartlarında yükselişi doğurmadı. Kapitalist restorasyon, işçi sınıfı için bir toplumsal felakete ve sağcı ve faşizan güçlerin iktidara yükselmesine yol açtı.

Polonya, Avrupa’daki en eşitsiz ülkelerden biridir. “Polonya’da Eşitsizlik” başlıklı son bir araştırma, resmi rakamların, son otuz yılda yaşanan “eşitsizlik artışını büyük oranda düşük gösteriyor” olduğunu belirtiyordu. Araştırma, “1989 ile 2015 arasında, tepedeki yüzde 10’un geliri yüzde 23’ten yüzde 40’a ve tepedeki yüzde 1’in geliri de yüzde 4’ten yüzde 14’e çıktı,” diye yazıyor.

Polonya’nın aşırı milliyetçi, NATO yanlısı PiS hükümeti, savaş kışkırtıcısı ve Musevi karşıtı bir hükümettir. O, Washington’ın Rusya ile askeri gerilimleri arttırmasını desteklemiş ve nükleer silahlı güçler arasında sürekli bir çatışma tehlikesi doğuracak şekilde, Rusya’nın Kaliningrad toprakları yakınlarına NATO güçleri yerleştirilmesini memnuniyetle karşılamıştır.

Geçtiğimiz yıl, PiS, Polonyalıların Holokost sırasında Musevilere karşı işlediği suçları herhangi bir şekilde dile getirmeyi yasadışı hale getirdi. O zamandan beri, Polonya’da Musevi karşıtlığı ve Musevi karşıtı pogromlar üzerine araştırma yapan çok sayıda tarihçi işinden çıkarıldı. Geçtiğimiz Kasım ayındaki Polonya Bağımsızlık Günü’nde, aralarında Başbakan Mateusz Morawiecki’nin de olduğu önde gelen devlet yetkilileri, Polonyalı ve diğer Avrupa ülkelerinden gelen faşistler ile yan yana yürüdüler.

Polonya işçi sınıfı içinde kemer sıkmaya ve PiS’e karşı ortaya çıkan muhalefet, DEUK tarafından yapılan çözümlemeyi doğrulamaktadır. Bugün, 1930’ların tersine, aşırı sağcı hareketler ve hükümetler bir kitle tabanına sahip değiller. Ama bu onları daha az tehlikeli yapmıyor; çünkü sosyalist bir işçi sınıfı hareketi tehdidine karşı devlet, düzen partileri, medya ve akademi çevreleri tarafından kasıtlı olarak teşvik ediliyorlar. İşçi sınıfının gelişen hareketinin bilinçli bir şekilde hazırlanması gerekiyor. Bu ise, genişleyen mücadelelere gerçekten sosyalist bir perspektif ve önderlik sağlamak üzere, Polonya’da ve Doğu Avrupa genelinde DEUK şubelerinin inşa edilmesini gerektiriyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

shares