Polis Terörü Sürüyor; Bir kişi daha öldürüldü

Polis Vazife ve Selâhiyetleri Kanunu’nda geçtiğimiz haziran ayında yapılan ve polisin yetkilerini genişleten değişikliklerin ardından gelen polis kaynaklı ‘işkence, yaralama ve öldürme’ haberlerine bir yenisi daha eklendi: İzmir Karşıyaka’da polisin dur ihtarına uymayan 9 Eylül Üniversitesi İktisat Fakültesi öğrencisi Baran Tursun (20), açılan “uyarı ateşi” sonucu başından vurularak öldürüldü. Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunu bu tür olaylar için; “Polis, silah kullanmadan önce kişiye duyabileceği şekilde ‘dur’ çağrısında bulunur. Kişinin çağrıya uymayarak kaçmaya devam etmesi halinde, uyarı amacıyla silahla ateş edilebilir. Buna rağmen kaçmakta ısrar etmesi dolayısıyla ele geçirilmesinin mümkün olmaması halindeyse kişinin yakalanmasını sağlamak amacıyla ve sağlayacak ölçüde silahla ateş edilebilir.” diyor. Bu durumda cinayet zanlısı polis “yasal” olarak suçsuz gösterilebilir.

Geçtiğimiz çarşamba akşamı da 26 yaşındaki konfeksiyon işçisi Feyzullah Ete, Avcılar’da parkta otururken yanına gelen sivil polislerden birinin göğsüne attığı tekmeyle öldürülmüştü.

Feyzullah Ete’yle beraber o sırada parkta oturan arkadaşı Ali Oturakçı’nın verdiği bilgiye göre; Avcılar İlçe Emniyet Müdürlüğü’nden gelen üç sivil polis Ete ve Oturakçı’nın kimliklerini aldı. Ardından cinayet zanlısı polis A. M., “Burada niye oturuyorsunuz, eve gidin” dedi. Ete, “Mahallenin çocuklarıyız” yanıtını verdi. Cevaba sinirlenen A. M., Ali Oturakçı’ya yumruk attı. Ete’yi de kolundan tutup banktan kaldırmaya çalıştı. A.M, kalkmak istemeyen Ete’nin göğsüne tekme attı. Feyzullah Ete göğsüne aldığı tekmeyle hayatını kaybetti.

İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün cinayetin ardından yaptığı açıklama olayı örtbas etmeye dönük oldu. Öldürülen Ete’nin polisle beraber yere düştüğü ve sara hastası olduğu için kalkamadığı açıklamasının gerçekleri yansıtmadığı ve Feyzullah Ete’nin sara hastası olmadığı yakınları tarafından kısa süre sonra açıklandı.

Zorunlu göç mağduru Kürt işçi Feyzullah Ete’nin, Van’da üçüncü sınıfa kadar okuduğu, ardından okuldan alındığı, ayakkabı boyacılığı, inşaat işçiliği yaptığı bir süredir ise konfeksiyon atölyelerinde çalışıp iki çocuğunu, eşini, anne ve babasını 700 YTL maaşla geçindirmeye uğraştığı öğrenildi.

Polisin Arttırılan Yetkileri

Geçtiğimiz 1 Mayıs’da işçi sınıfının birlik dayanışma ve mücadele gününü Taksim meydanında kutlamak isteyen işçilerle gençlere amansızca saldıran ve İstanbul’u olağanüstü hal bölgesine çeviren polisler halktan büyük tepki görmüşlerdi. Taksim meydanına çıkmak isteyenlere saldırmakla yetinmeyen polisler, 1 Mayıs günü gördükleri herkese saldırmış, Emniyet Müdürlüğü’nün de aldığı “önlemler”le şehri savaş alanına çevirmişlerdi.

Polisin yetkilerinin yine de yetersiz olduğunu düşünen hükümet, mayıs ayının sonunda gerçekleştirilen Ankara’daki bombalı saldırıyı bahane ederek haziran ayında polisin yetkilerini olağanüstü arttırdı. ‘İstedikleri kişiye kimlik sorma, üst arama, parmak izi alma’, ayrıca ‘dur ihtarına uymayan şüpheliye ateş açma’ gibi kapsamlı yetkilerle donatılan polislere karşı gelenler “terörist” muamelesi görüp tutuklanabiliyor ya da öldürülebiliyor.

Polisin, burjuvazinin sözcüleri tarafından, “toplumun can ve mal güvenliğini koruma” olarak belirtilen görevinin toplumdaki egemen sınıfı, burjuvaziyi korumak ve olası başkaldırmalara karşı işçi sınıfını ve gençliği ezmek olduğunu bu toplumda yaşayan herkes görebilir. Ancak haziran ayından beri, zaten her zaman yetkileri geniş, baskısı ağır, işkencesi, cinayeti bol olan Türk polisinin suç dosyası da iyice kabarmaya başladı. Haziran ayından bugüne, onlarca olayda suç işleyenler polis; mağdurlar ise yoksul emekçiler, Kürtler, göçmenler ya da solcu gençler oldu. Yürüyüş dergisi satan 19 yaşındaki gencin polis kurşunuyla felç kalması, Nijeryalı Festus Okey’in Beyoğlu karakolunda öldürülmesi ve daha birçok olayın ardından, suçlu polis ya bulunamadı ya da serbest bırakıldı.

Yetkileri arttırılan polisler gerçek yüzlerini, yalnızca Türkiye’de değil, “demokratik” Avrupa ülkelerinde ve ABD’de de sık sık sergiliyorlar. Geçtiğimiz günlerde Kanada’da bir Polonyalı işçi havaalanında elektrik şoku verilerek öldürülmüştü. Yalnızca Türkiye’de üniversite öğrencilerine polisin saldırdığını düşünenlere, yanıt bir kaç gün önce Fransız polisinden geldi: Özelleştirmelere karşı çıkan ve ulaşım işçilerinin grevine desteklerini açıklayan öğrencilere polis saldırdı. Yine Fransa’da iki yıl önce Paris varoşlarında patlayan göçmen ayaklanmasının da tetikleyicisi polislerin iki göçmeni öldürmesi olmuştu.

Asıl Terörist Kim?

Her fırsatta “teröre karşı savaş” çığırtkanlığı yapan, terörü lanetleyen uluslararası sermaye, onların emrindeki devletler ve elbette burjuva medyası yaptıkları bu propagandada ne kadar başarılı olursa olsunlar, gerçek teröristlerin burjuva devletleri ve onların kolluk kuvvetleri olduğu gerçeğini artık gizleyemiyorlar. Kapitalizmin krizlerini ve çıkar çatışmalarını, geçtiğimiz yüzyılda iki dünya savaşı ve milyonlarca emekçinin cesediyle taçlandıran sermaye sınıfı, terörist yüzünü, Afganistan’da ve Irak’ta “sınır ötesi”nde; Türkiye de dâhil olmak üzere bütün ülkelerde de “sınır içi”nde gösteriyor.

Sermayenin çıkarlarını sınırların ötesinde savunan orduların giriştiği katliamlar ve “ulusal sınırlar” içinde onun çıkarlarının bekçiliğini yapan polisin işlediği cinayetler karşısında ne söyleyeceğini bilemeyen “hümanist” liberallerle demokratlar, daha çok şaşıracağa benziyorlar. Çünkü bir zamanların “sosyal yükümlülük”lerinden hızla arınan devletler, “teröre karşı savaş” sloganıyla, tüm dünyada işçi sınıfına ve yoksullara karşı baskılarını arttırıyorlar. Bu baskılar, aynı zamanda, sermaye sınıfının, egemenliğini sürdürme yolunda aldığı önlemler anlamına geliyor.

Kapitalizmin krize, devletlerin de savaşa doğru hızla ilerlediği günümüzde, burjuvazinin en büyük korkusu, işçi sınıfının ayağa kalkması ve bu kar üzerine kurulu, insan canını hiçe sayan, her gün yüzlerce kişiyi silahla veya açlıkla öldüren kapitalist düzene son vermesidir. Özel mülkiyet üzerine kurulu kar sistemi var oldukça, burjuvazinin bu korkuyu hep yaşayacağı ortada. Onunla birlikte bütün bu korkuları da ortadan kaldırabilecek tek güç olan işçi sınıfının nihai zafere ulaşması ise tüm dünyada tek bir sosyalist partide yani bir Enternasyonal’de örgütlenmeden geçiyor. İşçi sınıfının bu tarihsel görevini yerine getirememesi ise savaşların, katliamların ve açlığın yanı sıra polis cinayetlerinin de artarak sürmesi anlamına gelecektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir