AKP Çokuluslu Şirketlerin İş Takipçiliğini Yapıyor

Nükleer Enerji Yasası Meclis’ten Geçti

Cumhurbaşkanı Gül, AKP’nin 9 Kasım gününün ilk saatlerinde TBMM’den geçirdiği “Nükleer Güç Santrallerinin Kurulması ve İşletilmesi ile Enerji Satışına İlişkin Kanun”u onayladı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül‘ün yaklaşık 10 günlük incelemenin ardından yasayı onaylamasıyla birlikte, Sinop ve Mersin’de kurulması planlanan 5 bin megavatlık santrallar için Türkiye’nin büyük holdingleri ile uluslararası enerji şirketlerinin yıllanmış hayalleri gerçekleşmiş oldu.

AKP’nin ilk iktidar döneminde Meclis’ten geçirdiği ancak 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından yeniden görüşülmek üzere TBMM’ye geri gönderilmiş olan bu yasa, 9 Kasım günü 550 milletvekilinden yarısından azının (235’inin) katılımıyla yapılan oylamasında 219 kabul, 13 ret ve 3 çekimser oy çıkmıştı.

Meclis’te yer alan muhalefet partilerinden CHP ile DTP konunun aceleye getirildiğini savunurken; AKP Hükümeti’nin Meclis’ten apar topar çıkarttığı nükleer santral yasasını eleştiren Makine Mühendisleri Odası (MMO), bu yasanın Türkiye’nin enerjide dışa bağımlılığını arttıracağını belirtti. MMO Başkanı Emin Korkmaz, yaptığı açıklamada, kurulacak santrallerin, faaliyete başlamaları öngörülen 2020 yılındaki toplam enerji üretiminin yalnızca yüzde 4,67’sini karşılayabileceğini; ciddi riskler taşıyan sözkonusu üç nükleer santrale 13 – 18 milyar dolar yatırım yapmak yerine, varolan hidroelektrik, termik ve rüzgar santrallerinin geliştirilmesi ve dağıtım şebekelerindeki yüzde 17’lik kaybın giderilmesi gerektiğini vurguladı.

Nükleer santrallerin yapılmasını savunan kesimin başlıca argümanlarını şöyle özetlemek mümkün: Nükleer santraller son derece verimlidir; onlar, örneğin kömürle çalışan santrallere göre çok daha ‘temiz’dir ve onların sera gazı etkisi son derece azdır. Bu argümanlara, kısmen üstü örtülü olarak dile getirilen “nükleer güce sahip bir Türkiye” özleminini de ekleyebiliriz. Buna karşılık muhalifler, son derece haklı biçimde, uranyumun üretiminin hiç de ‘temiz’ bir süreç olmadığını; nükleer atıkları kalıcı ve risksiz biçimde depolamanın mümkün olmadığını; en küçük bir kazanın insanlar ve çevre üzerinde uzun süreli ve son derece yıkıcı etkisi olduğunu; nükleer santrallerin yapımının, bakımının ve sökümünün son derece maliyetli olduğunu; son olarak da enerjide dışa bağımlılığı arttırdığını belirtiyorlar (ki “ulusalcı” histerinin doruk noktasında olduğu Türkiye’de en etkili argümanın bu sonuncusu olduğunu söyleyebiliriz).

Dikkat edilirse, muhalefet, en küçük ‘kaza’ durumunda ya da atıkların depolanması sürecinde onbinlerce insanı öldürüp, yüzbinlercesinin yaşamını cehenneme çevirme riski taşıyan nükleer enerjinin, diğer enerji kaynakları gibi, sermayenin daha fazla kar etme güdüsüne tabi kılınmış olması gerçeğini sorgulamıyor.

Enerji gereksinimi hızla artıyor

Uzmanlar, dünya enerji tüketiminin bir kaç on yıl içinde ikiye katlanacağını belirtirken, küresel ısınma her zamankinden daha yakıcı bir tehlike olarak kapıyı çalıyor. Dünyada kullanılan enerjinin büyük bölümünün elde edildiği petrol ise bir yandan yol açtığı sera gazı etkisiyle küresel ısınmayı hızlandıran bir kaynak. Dahası, emperyalist ülkelerin ve hızla dünyanın fabrikası haline gelen Asya-Pasifik Bölgesi’nin ölümüne gereksinim duyduğu bu enerji kaynağı, bizzat bu güçlerin ona sahip olma çabaları nedeniyle istikrarsızlaşmış olan ve hızla savaş alanına dönme riski taşıyan bölgelerde bulunuyor.

Küresel ısınma, petrol bölgelerindeki siyasi istikrarsızlık ve artan petrol fiyatları (şu sıralarda bir varil petrol 100 ABD dolarına doğru çıkıyor), başta Kuzey Amerikalı ve Avrupalı emperyalistler olmak üzere, çok sayıda ülkeyi, geçtiğimiz yıllarda, alternatif enerji kaynaklarına yöneltti. Bu kaynaklardan biri doğal gazdı. Ancak bu enerji kaynağı da –petrole göre az da olsa- sera gazı etkisine sahip olduğu, dünyanın en istikrarsız bölgelerinin çevresinde yer aldığı için tam anlamıyla güvenilir değil (doğal gazı Rusya Federasyonu’ndan alan Avrupalı devletler de bu bağımlılıktan oldukça tedirgin). Bu yüzden, özellikle Avrupalılar, enerji gereksinimlerini güneş, rüzgar ve deniz gibi alternatif kaynaklardan karşılamaya yöneliyor. Bu durum, aralarında çokuluslu petrol şirketlerinin de yer aldığı bir çok şirketin, son yıllarda, alternatif enerji kaynaklarından yararlanma amacıyla yeni bilimsel ve teknolojik yatırımlara yönelmesine yol açtı. Ama bu alternatif enerji kaynaklarının hızla kullanıma sokulması, hem yeni ve çok büyük sabit sermaye yatırımlarını gerektirdiğinden hem de aynı zamanda petrol ve doğal gaz üretip satan kapitalist şirketlerin işine gelmediğinden, olabileceğinden yavaş ilerliyor. Bu yüzden onların, kısa vadede varolan enerji kaynaklarının yerini alabileceklerini söylemek mümkün görünmüyor.

Enerji gereksiniminin hızla artması, bütün bu nedenlerden dolayı, 1960’lardan beri enerji üretiminde kullanılan nükleer santralleri yeniden gündeme getirmektedir. 1970’lerden başlayarak, özellikle emperyalist ülkelerde yükselen nükleer karşıtı hareketin de etkisiyle gerilemeye başlayan ve 1986’da Ukrayna’daki Çernobil kazasıyla birlikte iyice gözden düşen nükleer santrallere olan ilginin yeniden artmaya başladığını söyleyebiliriz.

Nükleer santral pazarı canlanıyor

Uluslararası Enerji Ajansı’nın (UEA) verilerine göre, 31 ülkede faaliyet gösteren 439 nükleer reaktör, dünyada kullanılan elektriğin yüzde 15’ini karşılıyor. Dünya Nükleer Birliği’nin (World Nuclear Associated) verilerine göre, nükleer santral sayısında ilk sırayı 104 reaktörle ABD alırken, onu 59’la Fransa, 55 reaktörle de Japonya izliyor. Yine, Rusya’da 31, Ukrayna’da 15, Bulgaristan ile Romanya’da ikişer, Ermenistan’da ise bir nükleer reaktör bulunuyor.

UEA, nükleer santrallerin bugün 370 gigawatt olan üretim kapasitesinin 2030 yılında 520 gigawatta çıkacağını tahmin ediyor. Bu hızlı yükselişte başlıca rolü, halen yedi reaktör inşa eden ve sekizinin inşasını planlamış olan Rusya ile beş santralin inşaatını sürdürürken 30 yeni santralin daha yapımını planlayan Çin oynayacak. Ancak, önümüzdeki dönemde nükleer enerji kervanına katılmayı planlayan 15 başka ülke var.

Enerji üretiminde nükleer santrallere yönelmenin sinyallerini verenler arasında, kimi emperyalist ülkeler de yok değil. ABD’de Bush yönetiminin, 30 yıl aradan sonra, 2008 yılı içinde ilk nükleer santralin yapımına yeşil ışık yakması bekleniyor; Britanya başbakanı yeni kuşak nükleer santralleri desteklediğini ilan etti; dünyadaki başlıca uranyum üreticisi olmasına karşın nükleer enerjiye sahip olmayan Avustralya’da ise başbakan Howard, nükleer santralin kaçınılmaz olduğunu söylüyor.

Ancak ne petrol fiyatlarında yaşanan hızlı artış ve küresel ısınma ne de nükleer santral üreticisi tekellerin sürdürdüğü yoğun bir propaganda ve lobi faaliyetleri emperyalist ülkelerdeki emekçi kitlelerin nükleer santrallere olan tepkisini ortadan kaldırabilmiş değil. Kitlelerin nükleer santrallere olan kararlı tepkisinden dolayı, ABD’de 30, AB ülkelerinde ise 20 yıldan bu yana, hükümetler yeni nükleer reaktör siparişi vermedi. Bunun tek istisnasını 2005 yılında bir basınçlı nükleer reaktörün yapımına başlayan Finlandiya oluşturuyor. Ancak onun yapımı da güvenlik standartlarını tutturamadığı için, planlanan sürede (2009’a kadar) tamamlanamayacak. Buna karşılık Almanya 2020 yılına kadar nükleer enerjiyi tümüyle devre dışı bırakmaı planlıyor, İspanya ise yeni santraller yapmayacağını, varolanları da kapatacağını ilan ediyor. Yine, bir bütün olarak AB’nin enerji politikaları, petrolün yerini aşamalı olarak doğal gaza ve yenilenebilir kaynaklara bırakması olarak belirlendi. Özetle, emperyalist ülkelerdeki ana eğilimin, yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelim olduğunu söyleyebiliriz.

Onyıllardır emperyalist merkezlerde iş alamayan nükleer santral imalatçısı firmalar, bu yüzden, ekonomileri hızla büyüyen, yöneticilerin kolayca satın alınabildiği ve halkın demokratik tepkilerinin ciddiye bile alınmadığı kimi çevre ülkelere (Brezilya, Arjantin, Mısır, Türkiye, Hindistan, Çin vb.) yönelmiş durumdalar. ABD, Japonya, Fransa, Almanya gibi emperyalist ülkelerde yerleşik uluslararası nükleer enerji şirketlerinin içinde bulundukları krizi aşmak için yöneldikleri ülkelerden biri de Türkiye oldu.

Neden olmayacaktı ki? Bu dünyada, üst düzey devlet yöneticilerinin Çernobil felaketinin ardından TV ekranlarında çay içerek halkı radyasyonlu çay içmeye teşvik ettiği, Atom Enerjisi Kurulu’nun sözde bilim insanı sözcülerinin “Türkiye Çernobil’den etkilenmemiştir” diyebildiği; dahası, bütün bu suçları işleyen insanların serbestçe dolaştığı kaç ülke var? Yeri gelmişken anımsatalım: En üst düzeyde devlet görevlilerinin milyonlarca insanın gözünün içine baka baka “rüzgar yön değiştirdi; ucuz atlattık” yalanını söylediği o günlerde, radyoaktif bulutlar Türkiye’ye yöneliyordu. 3 Mayıs 1986 Cumartesi günü Batı Trakya’ya ulaşan radyasyonlu bulutlar, bir hafta içinde, iç bölgelerde Sivas’a, Karadeniz’in doğusunda ise Hopa’ya ulaşmıştı.

Devlet yetkililerinin o zaman söyledikleri yalanların bedelini, sonraki yıllarda kanser olan binlerce insan ödedi, ödüyor ama bu felaketin hesabını hiç kimse sormadı, soramadı. Halkı bütün bu tehlikeler hakkında bilgilendirmeye çalışan küçük bir azınlık ise –alışık olunduğu üzere- egemenler tarafından bozguncu solcular olarak damgalandı.

Türkiye’nin nükleer enerji macerası

Aslında Türkiye’nin nükleer enerjiyle ilişkisi oldukça uzun. Onunla ilk olarak, elektrik olarak değil ama ABD’nin 1950’lerde SSCB’ye karşı yerleştirdiği nükleer başlıklı füzeler aracılığıyla tanışan Türkiye’nin egemenleri –ve de halkın büyük çoğunluğu- için nükleer enerji, onyıllar boyunca, “komünizme karşı mücadelede etkili bir silah” anlamına geliyordu. Türkiye’de bugün de ABD’nin yerleştirmiş olduğu 90 dolayında nükleer bomba bulunuyor. Ancak artık bu ülkede, “nükleer enerji”den söz edildiğinde akla ilk olarak atom silahları değil, nükleer santraller geliyor.

Türkiye’yi yöneten hükümetler, nükleer santrallere sahip olmak için, son otuz yıl içinde üç kez ciddi girişimde bulundular. Bunların en bilineni, Silifke’nin 45 km. batısında kurulması planlanan ve yer lisansı bundan 31 yıl önce, 1976 yılında alınmış olan Akkuyu nükleer santralidir.

Akkuyu nükleer santrali, 1977 yılında üç İsviçreli ve bir Fransız firmasından oluşan konsorsiyum tarafından sağlanan müşavirlik hizmeti altında uluslararası ihaleye çıkarılmış; ihalenin sonucunda ilk sırayı İsveç ASEA-ATOM, STAL-LAVAL firmaları almıştı. Ancak bu ihale, dış finansman ve kredi sorunları nedeniyle sonuçsuz kaldı. 1983 yılında, üç tane nükleer santral kurulması için yeniden uluslararası ihale açıldı ve yedi firmadan teklif alındı; bunlardan ön anlaşma sağlanan üçüyle görüşmelere başlandı. Anlaşılan firmalardan AECL (Kanada-Alman ortaklığı) ve KWU-Siemens (Almanya) Akkuyu’da, GE (General Electric – ABD) ise Sinop’ta santraller kuracaktı. Önce, Sinop’taki incelemeler sonuçlanmadığından ABD firmasıyla olan görüşmeler kesildi; ardından da KWU-Siemens şirketi hükümetin 1984’te yaptığı “yap-işlet-devret” önerisini kabul etmeyerek görüşmelerden çekildi. AECL ise “yap-işlet-devret” modelini prensipte kabul ederek 1985 yılında bir ön protokol imzaladı. Protokola göre, sermayesinin yüzde 60’ı AECL’ye yüzde 40’ı ise TEK’e ait 125 milyon dolarlık bir şirket kurulacak; santral 15 yıl boyunca bu şirketin mülkiyetinde kaldıktan sonra borçsuz olarak TEK’e devredilecekti. Türk hükümeti, Kanada hükümetinin ve kredi verecek bankaların şartlarını kabul etmeyince, 1986’da bu proje de durduruldu.

Çernobil felaketinin ardından bir süre unutulan (hem de unutturulan) nükleer santral planları, son kez 1990’ların ortalarında yeniden gündeme geldi. O günlerde, kimi burjuva basın yayın organlarının aniden, nükleer santral kurulmaması durumunda “iki yıl sonra karanlıkta kalacağımız”ı keşfetmesi bir rastlantı değildi. Hükümet, 13 Ocak 1994 tarihli ve 21817 sayılı resmi gazete ön eleme ilanı ile “AKKUYU Nükleer Santral Müşavirlik Hizmetleri”ni yeniden ihale etmiş; bu ihaleye 18 yabancı firma teklif vermişti. Basın da bu tür haberlerle nükleer santral imalatçılarına kamuoyu oluşturuyordu. 17 Aralık 1996’da uluslararası ihaleye çıkartılan Akkuyu nükleer santrali için teklifler 1997 Ekimi’nde alındı. İhaleye dört uluslararası ortaklık teklif verdi. Bunlar “Garanti-Koza, Tekfen, Simko, Siemens”, “Hochtief, Framatome, Gel-Alstrom Compenon Bernard”, “Enka, MNG, Westinghouse Raytheone ve Duke, Misthubishi” ve “Bayındır İnşaat, Daewoo, Itochu, AECL Hitachi” idi. Dönemin hükümeti, ihaleyi kazanacak olan firmayla sözleşmenin 1999’da imzalanmasını ve santralin ilk ünitesinin 2006 yılında devreye girmesini planlamıştı. Bu girişim, Akkuyu halkının kararlı direnişiyle ve kimi yasal engellerle karşılaştığı için askıya alındı.

Ancak bütün bu başarısızlıklar, ne Türkiyeli egemenlerin nükleer güce sahip olma hevesini kırdı ne de nükleer santral kartellerinin Türkiye pazarına ilişkin iştahını ortadan kaldırdı. AKP’nin 3 Kasım 2002’de iktidara gelmesi, petrol ve doğalgaz şirketlerinin yanı sıra, nükleer enerji üreticisi tekellerin Türkiye’ye ilişkin planlarını yaşama geçirmelerinde de dönüm noktası oluşturdu. Küresel sermayenin taleplerini yerine getirmede kendinden önceki bütün burjuva hükümetlere rahmet okutan AKP hükümeti, –elbette- nükleer sanayinin dünya devleri ile işbirliğinden de uzak durmayacaktı.

AKP enerji tekellerinin hizmetinde

Reuters haber ajansı, 11 Nisan 2006 tarihinde, dünyaya, AKP’li enerji bakanının özel sektörün temsilcileriyle “ülkenin ilk nükleer santralinin inşası” için bir görüşme yapacağı haberini geçmişti. Bu habere göre hükümet, 5 bin megawatt kapasiteye sahip üç nükleer santrale sahip olmak istediğini açıklıyor; gerekli yasal mevzuatı 2007 yılı Ocak ayına kadar düzenlemede kararlı olduğunu ilan ediyordu. Enerji Bakanı M. Hilmi Güler’le görüşmeye, bütün büyük sermaye grupları; Koç, Sabancı, Doğuş Holding, Enka, Gama, Zorlu Holding, Tekfen, Alarko davet edilecekti. Hükümet, ilk nükleer santralin 2012 yılında Sinop’ta faaliyete geçmesini istiyordu ve bu amaçla, ABD, Kanada, Britanya, Fransız, Çin, Japon ve Güney Kore firmalarıyla görüşmelere başlamıştı.

AKP, uluslararası enerji tekellerinin sabırsızlıkla beklediği “Nükleer Enerji Yasası”nı 17 Ocak 2007’de çıkardı. Ancak 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, santrali kuracak şirketin yapısı, denetimi, söküm masrafı gibi konularda anayasaya aykırılıklar olduğu gerekçesiyle, bu yasanın üç maddesini veto etti.

22 Temmuz seçimlerinden sonra yeniden iktidara gelen ve hemen ardından kendi cumhurbaşkanını seçen AKP’nin önünde artık bir engel kalmamıştı. Sonuçta AKP, nükleer enerji tekellerinin istediği yasayı 9 Kasım günü TBMM’den geçirdi.

Hükümet, nükleer santral üreten tekellere yeni bir kazanç kapısı açmada öylesine kararlı ki, maliyeti –şimdilik- 7,5 milyar ABD Doları olarak öngörülen üç nükleer santrali (ki bu miktar zaman içinde oldukça artacaktır), projeye Türk özel sektörünün katılmaması durumunda kamu sektörü eliyle gerçekleştireceğini ilan ediyor. AKP’nin bu kararlılığı, aynı zamanda, Türk egemenlerinin emperyalist ülkeler için stratejik öneme sahip enerji kaynakları için geçiş ülkesi olma konumundan olabildiğince yararlanmayla yetinmeyeceğini göstermektedir.

Burjuva basının bir kesiminin, bir süredir geleneksel (Kemalist) “devlet protokolü”nün AKP tarafından alt-üst edildiğinden, başbakanın uluslararası ziyaretlerinin işadamları heyetlerinin ticari görüşmelerine dönüştüğünden şikayet ettiğini biliyoruz. Gerçekten de AKP hükümeti, dış politikada karşılaştığı her güçlüğün ardından, muhatap ülkeye bir grup işadamıyla birlikte “resmi” bir ziyaret düzenlemekte, kısa süre sonra da “sorun” çözülmekte ya da ertelenmektedir. Geçtiğimiz beş yıl içinde Rusya, Fransa, İtalya vb. ile yaşanan kimi sorunların nasıl çözüldüğü hatırlanırsa, AKP’nin düzenlediği uluslararası ihalelerin, aynı zamanda, muhatabı hükümetleri “yola getirme”leri için, o ülkelerde üslenmiş çokuluslu şirketlere verilmiş birer “rüşvet” olduğunu düşünmemek için çok az neden kalıyor. Öyle görülüyor ki AKP –ve egemen sınıflar- Ortadoğu’nun yeniden biçimlenmesinin öngününde, emperyalist sermayeyle olabildiğince bütünleşmede hiç zaman yitirmek istemiyorlar.

Nükleer enerji kimin gereksinimi?

Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler, “Nükleer Güç Santrallerinin Kurulması ve İşletilmesi ile Enerji Satışına İlişkin Kanun”un TBMM’de görüşülmesinden hemen önce yaptığı açıklamada, nükleer santrallerin “Türkiye’nin enerjide dışa bağımlılığını azaltılması için şart olduğunu ve mutlaka yapılacağını” söylemişti. Yine kurulacak nükleer santrale lisans verecek olan Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun (TAEK) başkanı Okay Çakıroğlu, nükleer santrallerin “enerjide hem en ucuz hem de en çevreci çözüm” olduğunu iddia edecek kadar ileri gitti. Ona göre, atıklar da sorun değildi. Basın toplantısında, “iki yılda bir değiştirilmesi gereken yakıt çubuklarının santralin içindeki havuzlarda su içerisinde 5-10 yıl soğutulacağını” ve bu yolla “radyasyon seviyesinin düşürüleceğini” anlatan Çakıroğlu, insanın tüylerini ürperten bir rahatlıkla şunları buyurdu: “Türkiye için düşünürsek santralin ilk atığı iki yıl sonra oluşacak. Yani, 2012’de işletmeye alırsak 2014’te ilk atık çıkacak. Soğutulması 10 yıl. Önümüzde 20 yıl var. O zamana kadar yeni teknolojiler devreye alınabilecek. Atıkları 2062’ye kadar havuzlarda muhafaza edebiliriz.” Radyasyon tehlikesine karşı alınacak önlemleri pervasızaca geleceğe havale edebilen Çakıroğlu, onbinlerce hatta milyonlarca insanın yaşamını ilgilendiren bir konuda son sözü söyleyecek konumdaki bir insanın sorumluluğunu bir yana bırakmış, nükleer enerji tekellerinin alışıldık propagandasını yinelemektedir.

Gelin, bu çokuluslu şirketlerin Türkiye’deki sözcülerinin kimi argümanlarını tek tek ele alalım ve nükleer reaktörlere kimin gereksinim duyduğunu görelim. Önce, “varolan enerji kaynaklarının artmakta olan gereksinimi karşılayamayacağı; dolayısıyla nükleer enerjiye yönelmemiz gerektiği” iddiasına bakalım. Nükleer enerji tekellerinin lobi faaliyetlerinde ilk sırada yer alan ve çoğu zaman devletin kurumları tarafından ortaya atılan bu iddia, baştan sona yalandır.

Elektrik Mühendisleri Odası (EMO), konuya ilişkin raporlarında, “1970 ve 1980’lerde resmi kurumlarca yapılan bütün enerji arz/talep senaryolarının, en az 2-3 katı hatalı ve abartılı çıktığını” vurgulayarak, Suphi Şahin’in 1985 yılında TEK Yayınları’ndan çıkan “Nükleer Enerji ve Nükleer Santraller” adlı kitabından şu alıntıyı yapıyor: “Örneğin, TEK’in 1985 yılında yayınladığı bir çalışmaya göre; Türkiye’deki hidroelektrik kaynakların kapasitesi 100 milyar kW/h, bilinen düşük ısıl değerli linyit kaynakların kapasitesi de 60-70 milyar kW/h tahmin edilmektedir. Oysa 2000 yıllarında toplam elektrik enerjisi tüketiminin 200 milyar kW/h dolaylarında olacağı beklenmektedir. Buna göre, hidroelektrik ve linyit kaynaklarının tümü değerlendirilse bile 2000 yıllarındaki tüketimi karşılayamayacaktır. 30-40 yıldan önce füzyon, güneş ve jeotermal kaynaklardan önemli ölçüde elektrik üretilme olasılığı çok küçüktür. Bu durumda, aradaki açığın nükleer santrallerle kapatılması en geçerli çözüm olmaktadır.”

EMO, “bu rakamların hepsinin yanlış çıktığını ve 2000 yılında toplam elektrik tüketiminin ancak 100 milyar kW/h, yani öngörülenin tam yarısı olduğunu” belirtiyor. Dahası, EMO, nükleer enerji üreticisi şirketlerin “kamuoyu oluşturma” faaliyetinin bir parçası olan bu tür “yanlış hesap”ların, diğer devlet kurumları tarafından açıklanan rakamlar eliyle yalanlandığını da gösteriyor: “DSİ yetkilisi Doğan Yemişen ise, Haziran 2003’de DEK’nin düzenlediği ‘Yenilenebilir Enerji Formu’nda; hedeflerinin 216 milyar kW/h’a ulaşmak olduğunu açıklamıştır. Bugüne kadar en doğru tahminleri yapan EMO’nun talep tahminine göre; 2010’da da en fazla 224 milyar kWh tüketebileceğiz. Yani sadece su kaynaklarımızın tümünü devreye sokarak bile, 2010 yılına kadar enerji sorunu yaşamayacağımız açıkça gözükmektedir.“

Uluslararası enerji tekellerinin sözcülerinin bir diğer iddiası, Türkiye’de santraller için gerekli uranyumun olduğu; dolayısıyla, yakıt sıkıntısı çekmeden faaliyet gösterecek olan nükleer santrallerin ülkeyi enerji alanında dışa bağımlılıktan kurtaracağıdır. “Milliyetçi” yöneticilerin bu iddiası da katıksız bir yalandan ibarettir. İlk olarak, Türkiye’nin 9 bin ton dolayındaki bilinen uranyum rezervinin yalnızca 100 tonu reaktörlerde kullanılabilecek olan Uranyum 235; gerisi ise Uranyum 238’dir. Türkiye’nin nükleer yakıt hazırlama teknolojisine sahip olmadığı düşünüldüğünde, bu uranyumun dışarıda zenginleştirilmesi gerektiği, bunun da anılan teknolojilere sahip bir kaç ülkeye göbekten bağımlılık anlamına geldiği görülür. İkinci olarak, EMO, bu uranyum rezervinin yalnızca bin MW’lık bir reaktörün 30 yıllık gereksinimini karşılayabileceğini belirtiyor. Bırakalım Türkiye’nin uranyum rezevlerini bir yana; bugün dünyada varolan toplam 6 milyon tonluk rezerv bile hiç bir yeni santral kurulmazsa, şu anda mevcut olan santrallere ancak 50 – 70 yıl yetecek kapasitededir. Öte yandan, dünyada 250 yıllık kömür, 100 yıllık doğalgaz, 100 yıllık da petrol rezervi bulunuyor. Hızla bunların yerini alabilecek olan su, rüzgar ve güneş ise zaman açısından sınırsız, sürekli yenilenebilir kaynaklardır.

Öte yandan, nükleer atıkların korunması ve temizlenmesi hem çok maliyetli hem de son derece rizikoludur. Dünyanın en varlıklı emperyalist ülkelerinin bile nükleer atıkları uzun vadede nasıl depolayacaklarını kara kara düşündüğünü biliyoruz. Peki, AKP hükümeti, daha evlerdeki ve sanayideki atıkları toplamayı ve imhayı (“dönüştürme”nin adını bile anmıyoruz) bile başaramamış olan bu ülkede, onbinlerce yıl radyasyon yayacak olan nükleer atıkların ne olacağı konusunda ne düşünüyor? Hiç bir şey! TAEK Başkanı ise önümüzde daha 20 yıl olduğunu ve o zamana kadar yeni teknolojilerin devreye girebileceğini, atıkların 2062’ye kadar havuzlarda saklanabileceğini söyleyerek, “cehaletin böylesi ancak tahsille mümkün olabilir” sözünü haklı çıkarıyor.

AKP Hükümetinin nükleer aceleciliği, rüzgar santrallerinin, güneş pillerinin vb. kaynakların yanı sıra nükleer santrallerin yol açabileceği felaketlerin de bilinmediği 40 yıl öncesinin teknolojik gelişme ve bilgi düzeyi üzerinde kurulu kavrayışları ve “strateji”leri ifade ettiği için, aynı zamanda, tam bir cehalet örneğidir. Oysa, nükleer reaktörleri ortaya çıkaran teknolojiyi üreten, ona sahip olan ve satan emperyalist ülkeler, bütün eski enerji stratejilerini değiştirmekte; sonsuz, zararsız ve ucuz olan su, rüzgar ve güneş enerjilerine yöneliyorlar. Dahası onlar, çevrelerindeki ülkelere de aynı yolu dayatıyorlar: Avrupa Parlamentosu-TBMM Karma Parlamento Komisyonu eski Eşbaşkanı Daniel Cohn-Bendit, tam da bu yüzden, Avrupa Parlamentosu’nun (AP), deprem bölgesi olan yerlerde nükleer santrallerin yapılmasına karşı olduğunu belirtmiş; AP de Türkiye’nin üye adaylığının kabul edildiği oturumda, Türkiye’nin 1. derecede deprem kuşağı üzerinde bir ülke olduğundan hareketle, nükleer santral projelerinin devreye sokulmaması uyarısında bulunmuştu (5-9 Aralık 1999 tarihli gazetelerden). AB, bugün de Türkiye’nin nükleer enerjiden uzak durması gerektiğini belirtiyor.

Nükleer reaktörlerin hem ekonomiye hem de doğrudan insan yaşamına ilişkin maliyetinin diğer bütün enerji kaynaklarından kat kat fazla olduğu son derece açık. Bu yüzden –yukarıda değindiğimiz gibi- Almanya, İspanya, İsveç ve Belçika nükleer santrallerini kapatma kararı almış; Avusturya ile İtalya kapatmış; ABD 1973’ten bu yana yeni reaktörü devreye sokmamış. Bütün bunlar AKP’nin umurunda bile değil. Çünkü o, kendi ülkelerindeki pazarlarını yitirmiş olan nükleer enerji firmalarına Türkiye’yi pazarlamaya ve bundan ekonomik ve siyasi “komisyon”unu almaya çalışıyor.

AKP ile onun ardındaki egemenler, yalnızca kendi çıkarları için, nükleer enerji konusunda bilgilendirilmemiş halk kitlelerinin konuya duyarsızlığından yararlanmakta; dahası, milliyetçi histeri içindeki milyonları “nükleer güce sahip güçlü Türkiye” gerici masalıyla bu yıkıcı projeye kazanmaya çalışmaktadır. Çünkü, onlar için, çokuluslu tekellerin emperyalist karlarından elde edecekleri kırıntılar, milyonlarca insanın yaşamından ve geleceğinden çok daha önemli.

“Ulusal enerji” mümkün mü?

Yazımızın başında, nükleer santral yapılmasına karşı çıkanların önemli kesiminin milliyetçi bir yaklaşımdan hareket ettiğini ve “ulusal” enerji politikalarına vurgu yaptığına değindik. Yenilenebilir ve temiz enerji kaynaklarına ve enerjinin verimli kullanımı ilişkin vurgularında son derece haklı olan bu çevreler, sahip oldukları ulusalcı bakış açısıyla kendi kendilerini sınırlandırmakta; bütün üretim alanları gibi enerjinin de sermayenin daha fazla kar güdüsüne tabi olduğu gerçeğini göremedikleri için, bilimsel ve kalıcı bir çözüm sunamamaktadırlar.

Onlar, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılmasını düzenleyecek ve teşvik edecek yeni yasaların çıkartılmasını; “ilgili tüm kamu-sivil toplum kuruluşlarının, demokratik kitle örgütlerinin, derneklerin, doğrudan katılımıyla oluşturulacak” bir Ulusal Enerji Konseyi’nin oluşturulmasını; “Nükleer enerji ve fosil enerji kaynakları yerine “Ulusal Enerji Konseyi”nce hazırlanacak … yeni bir ulusal enerji strateji planının oluşturulması”nı öneriyorlar.

Yine de insan şu soruları sormadan edemiyor: Bütün bunlar, Türkiye’nin yanıbaşında ya da uzakta bir başka ülkedeki nükleer santrallerin ve atıkların her an yol açabileceği felaketler karşısında her hangi bir çözüm sunuyor mu? Yoksa onların elinde, radyasyon yüklü bulutları durduracak bir “ulusal sınır” var da biz mi bilmiyoruz? Enerji sektörü, belki de bütün diğer üretim alanlarından daha fazla –en azından onlara paralel- bir uluslararasılaşma süreci yaşarken, nasıl olacak da yeniden “ulus devlet” sınırları içine çekilecek ve “bağımsız ulusal çıkarlar”a göre planlanacak? Sürdürelim. Türkiye’de “çevreci, yenilenebilir, temiz” vb. enerji kaynaklarından etkin biçimde yararlanacak düzeyde gelişkin “yerli malı” bir teknoloji var mı? Bir an için böyle bir teknolojinin olduğunu düşünelim. İster özel sektörün isterse “kamu”nun elinde olsun, bu teknoloji nasıl olacak da piyasanın kurallarının dışında bir başka yöntemle; yani son tahlilde diğer ülkelerdekinden daha fazla para ödemeden TC Devleti sınırları içinde tutulacak?

Nükleer santrallerin milliyetçi muhalifleri, sayısı bir hayli uzatılabilecek olan bu soruların hiç birine net bir yanıt vermiyor, veremiyorlar. Çünkü bu sorulara bilimsel ve gerçekten insansoyunun yararına yanıtlar verebilmek için, “ulusal çıkar” ve “ulus devlet” gibi zamanını fazlasıyla doldurmuş ideolojik gözlükleri çıkartıp atmak; dünyaya Marksist yöntemle bakmak gerekiyor.

Üretici güçler, bilimde ve teknolojide son 30 yıl boyunca yaşanmış devasa ilerlemeler sayesinde, ulusal koruma ve gümrük duvarlarını aşmış, tarihte hiç görülmedik ölçüde uluslararasılaşmıştır. Dahası, bu uluslararasılaşma, kapitalizmin, önceki 100 yılı aşkın süredir yaşamış olduğu; sermayenin, malların ve hizmetlerin uluslararası dolaşımını içeren uluslararasılaşmasından nitelik olarak farklıdır. Bilimde ve teknolojide yaşanan devrimci atılımlar, artık tek bir malın / hizmetin üretiminin; yani artı değerin üretiminin -ve sermaye tarafından gaspının- uluslararası düzeyde gerçekleşmesini mümkün kılmıştır. Artık, üretim, giderek artan sayıda sektörde, çok uluslu şirketler eliyle dünya pazarı için gerçekleştirilmekte ve dünya çapında örgütlenmektedir. En “ulusal” ya da “yerel” alanda üretim yapan kapitalist bile hammadde, işgücü ve pazar koşullarını belirleyen dünya çapındaki süreçlere tabi hale gelmiş durumda. Ulus devlet bariyerini artık aşmış olan üretici güçleri ve üretim süreçlerini yeniden eski “ulusal hapishane”lere sokmak; onların, bir dünya savaşının ya da doğal afetin yol açabileceği kapsamlı yıkımı yaşanmadıkça mümkün değildir.

Enerji üretimi sektörü de, üretim süreçlerinde yaşanan bu gelişmelerden bağımsız değildir. Hatta o, bütün diğer sektörler için yaşamsal öneme sahip olduğu için, çok daha hızlı biçimde küreselleşmiştir.

Sermaye, onun her bir kesimi kendisini ulus devletler üzerinde inşa etmiş olduğu ve birbiriyle rekabet içinde, çıkarlarını bu devletler eliyle savunduğu için ulus devletleri ortadan kaldıramaz; kapitalizmin üretici güçlerin küreselleşmesi ile ulus devlet sınırları ve üretimin küresel ölçekte kitleselleşmesi ile üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındaki temel çelişkisini çözemez. Kapitalizmin doğasında yatan ve mülk sahibi sınıfların hiç bir kesimi tarafından çözülemeyecek olan bu çelişki, aynı zamanda savaşların maddi temelidir.

Ancak aynı gelişmeler ve çelişkiler, kapitalist küreselleşmenin daha da keskinleştirdiği krizleri, savaşları ve yıkımları önlemek için, üretim araçları üzerindeki mülkiyetin dünya çapında toplumsallaştırılması; kar yerine insan gereksinimlerini karşılamak amacıyla yapılan toplumsallaşmış, demokratik olarak planlamış bir üretimin; mal ve hizmetlerin dünya çapında hakça paylaşılması üzerine kurulu yeni bir toplumun, yani sosyalizmin gerekliliğini de gösterirler.

Özetle Marksistler, kapitalist küreselleşmenin yol açtığı yıkımlara karşı çıkışlarını, bilimin ve teknolojinin henüz üretimin –ve artı değer sömürüsünün- dünya çapında tek bir süreç olarak gerçekleşmesine olanak tanımadığı bir dönemin ürünü olan “ulus devlet korumasına ve gümrük duvarlarının yükseltilmesine geri dönme” talebi üzerine kurmazlar. Bizler, sermayenin asla ortadan kaldıramayacağı bütün ulusal sınırlarla ve devletlerle birlikte, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin de ortadan kaldırılması talebini yükseltiriz.

Bu yaklaşımın enerji sektörüne yansıması, enerji üretiminin emekçilerin elinde kamulaştırılması ve yalnızca insan gereksinimlerine uygun biçimde dünya çapında örgütlenmesidir. Dünyadaki doğal ve yenilenebilir enerji kaynakları (su, rüzgar ve güneş), bir bütün olarak ele alınıp uygun üretim – dağıtım ağının kurulduğunda ve insan gereksinimleri doğrultusunda demokratik biçimde planlandığında, bütün insanlara yetecek enerjiyi fazlasıyla sunarlar. Bunun önündeki tek engel, sermayenin daha fazla kar ve pazar elde etmek için birbiriyle kapışan şu ya da bu fraksiyonu değil; bir bütün olarak kapitalizmdir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir