Polis devleti yönelimi ve burjuva muhalefet

17 Aralık “yolsuzluk ve rüşvet soruşturması”nın ardından hızla saldırıya geçen AKP iktidarı, aralarında valilerin, yargıçların, savcıların, emniyet amirlerinin ve polislerin bulunduğu binlerce devlet görevlisini görevden alıp başka yerlere atarken, ardarda çıkardığı yasalarla tam bir polis devleti inşa ediyor.

TBMM’yi gece-gündüz çalıştıran iktidar, 12 Eylül 2010’da düzenlediği referandumla son halini verdiği Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu (HSYK) yeniden düzenleyen bir yasa değişikliğiyle yargıyı bütünüyle kendi eline aldı. Yargıçları ve savcıları adalet bakanının emrindeki devlet memurlarına dönüştüren bu değişiklikle birlikte, burjuva demokrasisinin başlıca dayanaklarından biri olan “yargı bağımsızlığı” bütünüyle ortadan kalkıyor.

İktidarın polis devleti yönünde attığı bir diğer adım, internet kullanımına ilişkin 5651 sayılı yasanın değiştirilmesi oldu. Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’na (TİB), yalnızca totaliter polis devletlerinde rastlanabilecek olağanüstü yetkiler tanıyan yeni yasa, bu kurumun, daha doğrusu iktidarın, yargı kararı olmaksızın, dilediği internet sitelerine erişimi engellemesine ve ağır cezalar yağdırmasına olanak sağlıyor. Erişim Sağlayıcılar Birliği’ne internet trafiğine ilişkin verileri iki yıl boyunca saklama zorunluluğu getiren yasa değişikliği sayesinde, yurttaşların internetteki tüm hareketleri iktidarın denetimi altına alınacak ve gerektiğinde onlara karşı kullanılacak. Özetle, AKP iktidarı, Mayıs 2007’de yürürlüğe girmiş ve 40 bine yakın internet sitesine erişimi engelleyerek Türkiye’yi dünyanın internet kullanımını en fazla sınırlayan ülkelerinden biri haline getirmiş olan önceki yasayı bile yetersiz bulmaktadır.

İktidarın bürokraside ve kolluk güçlerinde gerçekleştirdiği kapsamlı operasyonlarına eşlik eden bu yasa değişiklikleri, onun ne denli güçsüz ve çaresiz olduğunun en yalın ifadeleridir.

Doğrudan doğruya Washington’ın ve AB’nin desteğiyle gerçekleşen bir siyasi operasyon sonucunda, kurulduktan kısa süre sonra, 2002’de iktidara gelmiş olan AKP, uluslararası konjonktürün sağladığı avantajlardan yararlanarak, önemli bir ekonomik büyümeye imza atmıştı. Ancak bütünüyle kısa vadeli vurguncu sermaye akışı sayesinde elde edilen bu “başarı”, 2008-2009 mali krizinin ardından çatırdamaya başladı.

Önce, Türkiye’nin başlıca ticaret ortağı olan AB pazarı ve ona bağlı olarak Kuzey Afrika ile Ortadoğu pazarları hızla daraldı. Buna, yine 2008-2009 mali krizinin tetiklediği ve “Arap Baharı” olarak anılan devrimci halk hareketlerinin yolaçtığı siyasi kırılmalar eklendi. ABD önderliğindeki Batılı emperyalistlerin kısa bir şaşkınlığın ardından doğrudan (Libya ve Suriye) ve dolaylı (Mısır ve Tunus) müdahalelere başvurduğu bu süreçte, AKP’nin gösterişli ziyaretler ve açıklamalar eşliğinde uygulamaya koyduğu “komşularla sıfır sorun” politikası ardı ardına darbe almaya başladı. Ermenistan, Gürcistan ve hatta Azerbaycan ile ilişkiler buzdolabına kaldırılırken, İran ve Irak ile ilişkiler hızla bozuldu; İsrail ile birlikte, kısa süre önce ortak bakanlar kurulunun toplandığı Suriye “başdüşman” ilan edildi; Mısır ile ilişkiler kopma noktasına geldi. Dahası, AKP iktidarı, sergilediği tutarsızlıklar sayesinde Batılı emperyalist patronları gözünde bile güvenilmez ama zorunlu bir müttefik kategorisine girdi. Özetle, Ankara, topu topu birkaç yıl içinde, “model” olmaktan çıkmış ve “değerli yalnızlığı” ile avunur olmuştu.

ABD Merkez Bankası’nın (Fed), geçtiğimiz yıl, 2008-2009 krizinin ardından çökmekte olan şirketleri kurtarmak için uygulamaya koyduğu “parasal genişleme” programından aşamalı olarak vazgeçeceğini açıklaması, AKP’ye maledilen “ekonomik mucize”ye ve onun iç politikadaki yansıması olan “demokratikleşme”ye olan son inanç kalıntılarının da ölüm ilanıydı.

Geçtiğimiz yıl Mayıs ayında patlayan Gezi Parkı protestoları, bütün bu gelişmelere yönelik birikmiş kitlesel tepkinin kendiliğinden patlamasıydı. Ancak işçi sınıfının aktif katılımının sağlanması durumunda iktidarı alaşağı edebilecek olan o devasa protesto dalgası, ana muhalefet partisi CHP’nin, sendikaların, Kürt milliyetçisi burjuva muhalefetin ve onların yörüngesinde politika yapmaya çalışan küçük burjuva solunun ortak çabasıyla etkisizleştirildi ve boğuldu.

Burjuva ve küçük burjuva muhalefetin “istikrar”, “demokratikleşme” ya da “barış” (“Kürt sorununun çözümü”) gibi gerekçelerle ayakta tuttuğu AKP iktidarını temellerinden sarsan son gelişme, 17 Aralık “yolsuzluk ve rüşvet soruşturması” oldu. İktidar bloğu içinde yaşanan ve Başbakan Erdoğan’ın “paralel devlet” ile “seçmen iradesi”, muhalefetin ise “cemaat” ile AKP arasında bir “iktidar kavgası” olarak göstermeye çalıştığı çatışma, gerçekte, uluslararası ve ulusal düzeyde yıllardır birikmekte olan çelişkilerin patlamasıydı.

Aynı zamanda egemen sınıfların yağmacı karakterini, sermaye ile devlet bürokrasisi arasındaki yoz ilişkileri ve yönetici seçkinlerin çürümüşlüğünü gözler önüne seren 17 Aralık “yolsuzluk ve rüşvet soruşturması”, AKP iktidarını, Gezi Parkı protestolarının ardından, bir kez daha çöküşün eşiğine getirmişti. Ama resmi muhalefet bir kez daha devreye girdi. Sendikalar işçileri yolsuzluğa, yoksullaşmaya ve baskılara karşı harekete geçirmek için parmaklarını bile kıpırdatmazken, başta CHP ve BDP olmak üzere bütün düzen partileri, kendiliğinden patlayan gösterileri zararsız protestolara dönüştürmekte ve kitleleri yatıştırmakta birbirleriyle yarıştılar. Bunun iki nedeni vardı. İlk olarak, onların yaranmaya çalıştığı Washington, Londra, Paris ve Berlin’deki emperyalist patronlar, tam da Suriye’de yeniden savaş tamtamları çaldıkları bir süreçte ihtiyaç duydukları Türkiye’de herhangi bir istikrarsızlığı göze alamıyorlar. İkinci neden ise burjuva muhalefet partilerinin, her şeyden çok bir kitlesel işçi ve gençlik hareketinden korkmasıdır.

Dahası, Ankara’nın müttefiki olan Batılı emperyalistler ve Türkiyeli patronlar, dolayısıyla ülkeyi onlar adına yönetmeye aday olan burjuva muhalefet partileri, AKP iktidarının polis devleti inşasını ilerletmeye yönelik adımlarına ilkesel olarak karşı değiller. Onlar, bütün bu adımların, bankaların ve büyük şirketlerin egemenliğinin sürdürülmesi için gerekli olduğunu; iktidar sırası kendilerine geldiğinde, artan yoksulluğa ve toplumsal eşitsizliğe kaçınılmaz olarak başkaldıracak olan işçileri ve gençliği düzen sınırları içinde tutmak için bugün AKP’nin inşa ettiği aygıttan yararlanacaklarını çok iyi biliyorlar.

“Laiklik ve emperyalizm karşıtlığı” konusunda mangalda kül bırakmayan “solcu” burjuva ulusalcıların baş döndürücü bir hızla liberalleşen CHP’den bir türlü kopamamasının; Kürt emekçilerinin sömürüsünden ve Kürdistan topraklarındaki zenginliklerin kapitalist yağmasından daha fazla pay almaya çalışan Kürt burjuvalarının AKP’den vazgeçememesinin ardında bütünüyle sınıfsal çıkarlar yatmaktadır.

Ulusalcı küçük burjuva sosyalistlerinin CHP’nin, kimlik politikaları üzerinden yaşamını sürdürmeye çalışan küçük burjuva solcularının ise BDP’nin yörüngesinde dolaşmaya devam etmesinin ardında da sınıfsal kaygılar var. Nasıl ki Türkiye burjuvazisi yazgısını emperyalist merkezlere bağlamışsa, küçük burjuvazinin farklı kesimlerinin siyasi sözcüleri de aynı şekilde burjuvazinin şu ya da bu kanadına yaslanarak varlığını sürdürmeye çalışıyor. Bütün bu güçleri bir araya getiren ortak nokta, onların işçi sınıfının bağımsız devrimci seferberliği karşısındaki ölümcül korkuları ve düşmanlıklarıdır.

İktidarın medyadaki ve üniversitelerdeki sözcülerinin ve büyük patronların yere göğe sığdıramadığı ekonomik “başarılar”ın ve “demokratikleşme” paketlerinin üstündeki gösterişli ambalaj yırtılmış, AKP iktidarının emperyalizmin bölgesel taşeronu, gerici-baskıcı karakteri, artık hiç kimsenin görmezden gelemeyeceği şekilde açığa çıkmıştır.

Durum böyleyken, özellikle “sol” kesimler içinde, Türkiye’nin tanık olduğu en yağmacı ve gerici dönemlerden birine damgasını vuran AKP iktidarına “ne pahasına olursa olsun son vermek” için, yaklaşan yerel seçimlerde CHP’ye oy verilmesi yönünde bir eğilim ortaya çıkmış durumda. Bu eğilim, bir yandan AKP’ye yönelik kitlesel öfkeyi ifade etmekle birlikte, aynı zamanda, küçük burjuva solunun siyasi çaresizliğinin göstergesidir.

Mayıs 2010’dan bu yana Kemal Kılıçdaroğlu’nun başkanlığı altında Kemalist ideolojisinin son kalıntılarını da bir yana bırakıp hızla liberalleşen CHP, AKP’de cisimleşen işçi sınıfı düşmanı ekonomi politikalarına gerçek bir alternatif sunmadığı gibi, her türlü kitlesel muhalefeti dizginleyerek, AKP iktidarları eliyle sürdürülen toplumsal karşı-devrime örtülü bir destek vermektedir.

Yüzü, doğallıkla, kitleler yerine Batılı emperyalist merkezlere ve holdinglere dönük olan bu burjuva partisinin, deyim yerindeyse, AKP’nin daha “Batılı” bir versiyonuna dönüşme süreci, hakkında çok sayıda yolsuzluk iddiası olan İstanbul’un Şişli ilçesi belediye başkanı Mustafa Sarıgül’ün ve kurucusu olduğu Türkiye Değişim Hareketi’nin CHP’ye dönmesiyle birlikte ivme kazanmış durumda. Hiçbir siyasi ilkeye sahip olmayan bu sağcı burjuva politikacısına teslim edilmek istenen CHP, yaklaşan yerel seçimlere, kimi yerlerde MHP’liler de dahil sağcı adaylarla kimi yerlerde de ulusalcı küçük burjuva sosyalistleri ile ittifak içinde katılıyor.

Yıllardır AKP’ye açık destek veren parti olmanın yol açacağı zararı en aza indirme çabası içinde, çok sayıda küçük burjuva sol çevreyi kapsayan Halkların Demokratik Partisi’ni (HDP) kurmuş olan BDP ise ne yapacağını bilemez durumda. Bir yandan iki büyük burjuva partisine (AKP ile CHP) mesafeli durmaya çalışırken, aynı zamanda kendi içinde alttan alta yaşanan parçalanmanın üstesinden gelmeye çalışıyor. Liberalinden “sosyal demokrat”ına, Kürt milliyetçisinden İslamcısına, sağcısından “solcu”suna geniş bir yelpazeyi Kürt sorunu ekseninde bir araya getirmiş ve buna kimlik politikası yapan her renkten küçük burjuva grubu eklemiş olan BDP’nin, AKP’yi ve CHP’yi sarsan parçalanma dinamiklerinden etkilenmemesi mümkün değildir.

AKP’yi ayakta tutan ve her sarsıntının ardından, asıl olarak işçi sınıfını ve emekçileri hedefleyen karşı hamleler yapmasına olanak sağlayan başlıca etmenin, Batılı emperyalist merkezlerin ve holding patronlarının desteği ile burjuva muhalefetin bu içler acısı hali olduğu ortada. İşçi sınıfı ve gençlik, 10 yılı aşkın süredir, önceki on yıllar içinde elde edilmiş bütün ekonomik ve toplumsal kazanımları ve demokratik hakları ortadan kaldırmak için sistematik adımlar atan AKP iktidarına son vermek için, onun yerini almaya aday olan burjuva muhalefete güvenemez, güvenmemelidir.

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sürmekte olan toplumsal karşı-devrime ve savaşlara son vermenin tek yolu, emekçi kitlelerin ve gençliğin bu felaketin asıl kaynağı olan kapitalist sisteme karşı kitlesel seferberliğidir. Bunun başarıya ulaşabilmesi için, işçi sınıfının ve gençliğin, bütün diğer sınıflardan bağımsız bir sınıf perspektifine ve uluslararası sosyalist bir siyasi örgütlenmeye sahip olması gerekiyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir