Patronlar ve Sendikalar Krize Çözüm Arıyor

Paylaş

Küresel ekonomik krizle birlikte, Türkiye ekonomisinde ihracatın gerilemesi, iç talep ve tüketimin daralması, yatırımların azalması ve işsizliğin çok büyük rakamlara ulaşması üzerine muhalefet partileri, patronlar ve işçi sendikaları AKP hükümetine “krizi iyi yönetememe ve yanlış ekonomik politikalar yürütme” eleştirisinde bulundular. AKP’nin yerel seçimlerde ciddi oy kaybına uğramasıyla gelen tepkiler de bu tabloya eklenince, AKP hükümeti kabinede özellikle ekonomi yönetiminde ciddi revizyonlar yapmak zorunda kaldı. Yeni kabinenin ilk icraatları sermaye sınıfını krizden kurtarmak için paketler hazırlamak oldu. Hükümetin açıkladığı “yeni teşvik ve istihdam paketi”nin yanında patronlar, bazı işçi sendikalarını da yanlarına alarak “ekonomiyi canlandıracak” bir kampanya örgütlediler.

“Kriz Varsa Çare De Var” Kampanyası

Ulusal düzeyde sermaye sınıfı örgütlerinin ve bazı işçi sendikalarının bir araya gelmesiyle hükümetin, muhalefetin ve basının da desteklediği Üreten Türkiye Platformu kuruldu. Bu platformda patron örgütlerinden TOBB, TESK, TİSK, TİM, TÜSİAD, MÜSİAD yer alırken işçi sendikalarından da TÜRK-İŞ, HAK-İŞ ve KAMU-SEN yer alıyor. Mayıs ayında kurulan bu platform, “Kriz Varsa Çare De Var” kampanyasını düzenleyerek sokaklarda, çarşılarda, pazarlarda, organize sanayi sitelerinde ve kentlerin ana caddelerindeki ilan panolarında yaygın reklam kampanyası yürüttüler. Kampanyanın ilk haftasında “Eve kapanma pazara çık”, ikinci haftasında “Kimse işini kaybetmesin”, üçüncü haftasında “Güven ve istikrar” ve geçtiğimiz günlerde de dördüncü hafta olarak “Gücüne inan” mesajları verildi.

İşçi sendikaların da yer aldığı bu platform belirlediği mesajlarla işçi ve emekçilerle alay edercesine tüketimi dolayısıyla üretimi artırmayı amaçlıyor. Kısacası, onlar diyor ki: “Krizi yenmek için elinizde avucunuzda ne varsa harcayın, bol bol tüketin, üretimi artırmak için çok çalışın, ürettiğiniz her şeyi tüketin ki işinizi kaybetmeyin yoksa işten atılmak durumunda kalacaksınız; vahşi kapitalizme güvenin, sermayeye istikrar sağlayın, sahip olduğun emek gücünü sömürü çarklarında kullanmak için çok güçlüsün ve bu gücüne inan”.

Patronlar iç talep düşüklüğü ile azalan tüketimi arttırmak için bazı işçi sendikalarını yanlarına alarak bu kampanyayı başlattı. Onlar bu kampanyayla işçi ve emekçilerin kapitalistlerle arasındaki farklılıkların, ayrıcalıkların, üstünlüklerin ve toplumsal eşitsizliğin olmadığı izlenimini yaratarak iki karşıt sınıf olan işçi sınıfı ve burjuvazinin çıkarlarının örtüştüğünü göstermekteler. “Aynı gemideyiz” söylemiyle patronlar, içinden geçmekte olduğumuz kapitalizmin en derin krizinde her an ortaya çıkabilecek toplumsal hareketlere ve alt-üst oluşlara karşı önlem almaya çalışıyorlar. Patron ve sendika örgütleri birlikte hareket ediyor ve topluma “krizi yenmek için ‘birlik’ olmalıyız” mesajları veriliyor. Zenginlerin daha çok zenginleştiği yoksulların git gide yoksullaştığı kapitalist bir dünyada, işçi sınıfı ile burjuvazi arasında sınıf uzlaşmacı ve teslimiyetçi tavırlarıyla sendika bürokratları bir kez daha işçi sınıfı düşmanı yüzünü sergilemiş oluyorlar.

Krizin başından beri patronlarla hareket eden TÜRK-İŞ, HAK-İŞ ve KAMU-SEN işçi sınıfının şu an içinde bulunduğu durumu gizleyerek burjuvaziye hizmet ediyor. TÜRK-İŞ, HAK-İŞ patronlarla anlaşarak binlerce işçinin ücretsiz izine ayırmasına, onbinlerce işçinin işten atılmasına, ücretlerin düşürülmesine ve işsizlik sigortası fonunun yağma edilmesine destek verdi. Kriz sürecinde KAMU-SEN ise milliyetçi bir kampanya başlatarak “yerli malı” kullanılması çağrısında bulundu. Devlet güdümlü bu sendikaların işçi ve emekçilerin acil ihtiyaç duyduğu sosyal ve ekonomik talepler yerine işbirlikçi tavırlar sergilemesi, sendika bürokratlarının kapitalist sömürü sisteminin sürdürülmesine olan bağımlılığını gözler önüne serdi.

Bu durumda Marksist devrimciler, Türk-İş’in sınıf uzlaşmacı ve emekçi düşmanı tavrına karşı ilkeli hiçbir eleştiri getirmeyen ameleperver küçük-burjuva solunun tersine, burjuvazinin can simidi olan sendika bürokratlarını teşhir etmeli, işçi sınıfını sendikal / küçük-burjuva önderliklere teslim etmemelidir. Tam da bu dönemde fabrika / işyeri komitelerin kurulması çalışmasına hız kazandırmalı, başta işçi sınıfı olmak üzere toplumun ezilen tüm kesimlerinin taleplerini karşılayacak sosyalist bir programla Marksist devrimci bir dünya partisinin inşasına hız verilmelidir.

Küresel Çözüm ve Küreselleşme

Yukarıda sermaye ve işçi örgütlerinin ulusal düzeyde krizi yenmek için kampanya düzenlediğini belirttikten sonra, sermaye örgütlerinin, uluslararası düzeyde krize çözüm arayışına da kısaca değinelim. Şunu da belirtelim ki, Türkiye burjuvazisi krizin başından beri krize çözüm olarak korumacılık yöneliminde bulunmamış her fırsatta küresel krize karşı küresel çözüm bulunması gerektiğini ifade etmiştir. Yani Türkiye burjuvazisi, bölgesel ve küresel çıkarlarını korumak için, küresel işbirliği temelinde hareket edilmesi tercihini ortaya koymuştur.

Ocak ayında TÜSİAD Başkanı Arzuhan Yalçın Doğan’ın 39. Genel Kurul Toplantısı’nda yaptığı açılış konuşmasında gündeme ilişkin şu değerlendirmesi Türkiye’nin küresel ekonomik krize karşı çözümünün yol haritasını ortaya koyuyordu:

“Krizle mücadelede izlenen yöntemler dünyanın önüne iki yol açacak. Birincisi, özellikle krizle mücadelede istenen sonuçların alınmaması durumunda, ekonomide kamu ağırlığının artması, küreselleşme karşıtlığının güçlenmesi, korumacılığın yeniden gündeme gelmesi ihtimali. İkinci yol ise, ekonominin yeniden büyüme çizgisine oturması ve küresel regülasyon anlayışının güçlenmesi.

Bu büyüme sürecinde G-20 ve ötesi koordinasyon girişimlerinin artması ve temiz enerjiyi ve sosyal dengeleri gözeten bir büyüme modelinin benimsenmesi beklenir. Biz, Türk özel sektörü olarak, ikinci yolun, yani piyasa referanslı ama küresel regülasyonların kurumsallaştığı, progresif, katılımcı, dengeli bir dönemin başlayacağına inanıyoruz.”

Devlet Bakanı Ali Babacan ise, IMF yetkililerinin de katıldığı Bodrum’da düzenlenen TÜSİAD YİK toplantısında TÜSİAD ile aynı fikirde olduğunu ve hükümetin burjuvazinin ekonomik ve politik çıkarları doğrultusunda küreselleşmeci politikalar uyguladığını şu sözlerle dile getiriyordu: “Korumacılık tuzağına düşmeyiz. Bazı gelişmiş ülke liderleri ‘Bu marka bizim markamız. Ama başka ülkelerde üretiliyor. Siz bizim ülkemizde üretileni alın’ bile diyebiliyor. Ama bunlar popülist yaklaşımlar. Korumacılık ilk başta kulağa hoş gelse de halkın zararına bir politikadır”.

TİSK Başkanı Tuğrul Kutadgobilik’in 98. Uluslararası Çalışma Konferans’ında gerçekleştirilen Küresel İş Zirvesi’nde yaptığı konuşma da Türkiyeli egemen sınıfların kapitalist küreselleşmede olan ısrarını ve krize karşı çözüm olarak “korumacı” çözümlerle değil küresel çözümlerle hareket edilmesi gerektiğini ifade ediyordu:

“Sözlerime son vermeden önce, küresel sisteme inancımızı yinelemek istiyorum. Türk işverenleri olarak, piyasa sistemi ve özel sektöre dayanan küreselleşme sürecini desteklemeye devam etmeliyiz. Mevcut kriz karşısında ulusal ve uluslararası alanda gerçekleştirilecek reformlar ve düzenlemelerin serbest piyasa ekonomisinin yapısını bozmamasına özen gösterilmesi elzemdir. Ancak, adil bir küreselleşme için daha fazla çaba göstermesi gereken ülkeler bulunmaktadır.

… Son olarak, korumacı eğilimlerle elimizden gelen en iyi biçimde savaşmamız gerektiğine inanıyoruz. Serbest ticaret ekonomik krize verilecek cevabın bir parçası olmalıdır.”

AKP hükümetinin küreselleşmeci politikalar izlemesine karşılık olarak ulusalcı “sol” kesimlerin “Tam bağımsız Türkiye”, “Yarı sömürgeyiz” feryatlarında bulunması ve sahte bir emperyalizm karşıtlığı yükseltmeleri, onların gizledikleri milliyetçiliğin dışavurumudur. Sanki AKP hükümetinin küresel sermayenin temsilcisi olduğu gibi Türkiye burjuvazisinin büyük bir kesiminin de temsilcisi olduğu gerçeğini görmüyorlar ya da görmek istemiyorlar. Oysa AKP hükümetinin küresel sermaye ile bütünleşme politikasını izlemesini sağlayan güç, burjuvazinin, küresel sermayeden ayrı varolamayacağını “solcu”larımızdan çok daha iyi kavramış olan bu topraklardaki kesimidir.

SOSYALİZM yazarları, kapitalist sistemden bağımsız bir emperyalizm ve küreselleşme karşıtlığı olan ulusal kalkınmacı ekonomik modelin (yani gümrük duvarların yükseltildiği korumacı politikaların) egemen olduğu bir düzenin” gerici olduğunu ve bunun işçi sınıfını yıkımlara götüren savaşların yolunu açtığını bu sayfalarda defalarca yazdılar. Ulusalcı politikaları ve bu politikaları dile getiren küçük burjuva solunu mahkum eden bizlere “küreselleşmeci”, “anti-komünist” ve “anti-marksist” olduğumuz suçlamalarını yapan ve Marksizm’in M’sini bile kavrayamamış olan küçük burjuva solcularına yanıt olarak, yazımızı Marx’ın, 1848’de Brüksel Demokratik Birliği’nde yaptığı konuşmada, ticaret yoluyla daha geniş alanları etkisi altına almakta olan kapitalizmin halkları nasıl acılara soktuğunu teşhir ettikten sonra, konuşması bitirdiği şu sözlerle tamamlayalım:

“Baylar, sanmayınız ki ticaret serbestisini eleştirirken himayecilik sistemini savunmak gibi bir niyet taşıyoruz… Genel olarak, serbest ticaret sisteminin yıkıcı olmasına karşılık, günümüzün himayeci sistemi de tutucudur. Serbest ticaret sistemi, eski ulusları parçalar ve proletarya ile burjuvazi arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı uç noktasına getirir. Tek sözcükle, serbest ticari sistem toplumsal devrimi hızlandırır. İşte yalnızca bu devrimci anlamıyladır ki, baylar, ben serbest ticaretten yanayım.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir