OHAL, kaçınılmaz olarak işçi sınıfına yönelecektir

Başarısız 15 Temmuz darbesinin ardından AKP hükümetinin üç ay süre ile ilan ettiği Olağanüstü Hal uygulamasının “bir taşla birden fazla kuş vurma” amacı artık iyice açığa çıkmış görünüyor.

AKP hükümeti, OHAL ilanını bile beklemeden, darbeye karışan askerlerin, polislerin ve üst düzey kamu görevlilerinin yanı sıra, binlerce insanı işten çıkarmış durumda. OHAL ilanından sonra işten çıkartılan ve gözaltına alınanların toplam sayısının 50 bin sınırına yaklaştığı yetkililer tarafından ifade edildi. Konu ile ilgili olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan, 8 bin 883’ü asker, 2 bin 101’i hakim ve savcı, bin 485’i polis, 52’si mülki idare amiri, 689 kişinin sivil olmak üzere toplamda 13 bin 165 kişinin gözaltında olduğunu açıkladı. 123’ü general, 5 bin 863 kişi tutuklandı.

Bu kapsamlı görevden almalar ve tutuklamalar, tüm Türkiye’de OHAL ilan edilmesi, kışlalara yönelik kuşatmalar ve kent meydanlarında sürmekte olan gösteriler, bir yandan darbe tehlikesinin ortadan kalkmamış olduğunu gösterirken; aynı zamanda, siyasi iktidarın, bu tehlikeyi, darbe girişimi eliyle arka plana çekilmiş görünen toplumsal muhalefeti sindirmek amacıyla kullanabileceğine işaret etmektedir.

Washington’dan, Berlin’den ve Avrupa Birliği’nden yapılan ve asıl olarak ABD ve Alman emperyalistlerinin darbe girişimi karşısındaki ikiyüzlü tutumlarını ortaya koyan sözüm ona “demokratik” kaygılar bir yana, tüm Türkiye’de OHAL ilan edilmesi, işçi sınıfına ve genel olarak demokratik haklara yönelik kapsamlı saldırılara yasal zemin oluşturmaktadır.

Darbe girişiminde yer almış olanların yanı sıra on binlerce insanın işten çıkarılması, binlercesinin gözaltına alınması ve bizzat OHAL yasasının siyasi iktidara tanıdığı yetkiler, onun Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki Moon’a verdiği, “kişi hak ve özgürlüklerine ve uluslararası insan haklarına” uyulacağı güvencesinin boş bir laftan ibaret olduğunu gösteriyor.

Dahası, iktidar, Ban Ki Moon’a bu güvenceyi verdiği bir zaman diliminde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini (AİHS) askıya aldığını açıkladı. AİHS’nin 15. maddesi, “Taraf devletlerin hükümetlerine, istisnai koşullarda sözleşme kapsamındaki belirli hak ve özgürlükleri koruma yükümlülüklerini geçici, kısıtlı ve denetimli bir şekilde askıya alma” hakkı veriyor.

İlan edilen OHAL’in ilk kanun hükmünde kararnamesinin Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmesiyle birlikte, gözaltı süresinin 30 günü bulabileceği (yasalara göre iki gün) ve “Milli güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen Fetullahçı Terör Örgütü’ne (FETÖ/PDY) aidiyeti, iltisakı veya irtibatı belirlenen vakıf ve dernekler ile bunların iktisadi işletmelerinin” kapatıldığı duyuruldu. Böylece ilk etapta 35 sağlık kuruluşu, 934 okul, 109 öğrenci yurdu, 104 vakıf, 1125 dernek, 15 üniversite ve 19 sendika kapatıldı. Kapatılan dernek, sendika, sağlık kuruluşu ve okullara mühür vurulmaya başlandı ve bunların tüm mal varlıklarının hazineye devredildiği bildirildi.

Gözaltı süresinin, bu topraklarda zaten gelenekselleşmiş olan işkencelerin önündeki en önemli engeli kaldıracak şekilde 30 güne uzatılması ve avukat görüşmelerinin yasaklanması, insan hakları örgütlerinin yoğun tepkisine yol açtı.

Şimdilik 3 ay olarak ilan edilen OHAL süresince, sendikaların kapalı ve açık yerlerde yapacakları toplantılar ve açık alanlarda yapacakları gösteri yürüyüşleri valiler tarafından gerekçesiz olarak ertelenebilecek ya da yasaklanabilecek. Sendikaların yaptıkları etkinlikler baştan sona izlenecek, gerektiğinde zor kullanılarak dağıtılacak.

Özellikle kamu emekçilerinin çalışma koşulları da oldukça zorlaşacak. OHAL ile birlikte, iktidarın kamuda istediği biçimde “temizlik” yapmasının önünde hiçbir engel kalmamış durumda. Örneğin, işyerinde amirin verdiği görevi yerine getirmeyen bir kamu emekçisine, disiplin mevzuatında bu fiillerin disiplin cezasını gerektirip gerektirmediğine bakılmaksızın uyarma, kınama ve maaştan kesinti yapma cezaları verilebilecek. Ayrıca, Devlet Memurları Yasası’na göre OHAL’de amirlerinin verdiği görevleri veya emirleri yerine getirmeyen kamu emekçilerinin, bir daha devlet memurluğuna alınmamak üzere, memurluktan çıkarılması da öngörülüyor. Görevinden istifa edenler, yerlerine yeni bir kamu emekçisi gelene kadar çalışmaya devam edecekler. Tayin ve nakiller ise istendiği zaman durdurulabilecek. En önemlisi, valilerin idari işlemlerine karşı açılacak davalarda yürütmenin durdurulmasına da karar verilemeyecek olması.

Gülen hareketi ile bağlantılı olduğu iddiasıyla kapatılan sendikalara ek olarak, diğer sendikalardan da binlerce kamu çalışanı görevinden uzaklaştırılmış durumda. Konu ile ilgili açıklama yapan Türkiye Kamu-Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk, Memur Sen’e üye Eğitim Bir Sen’den 3.318, Türkiye Kamu Sen’e üye Türk Eğitim Sen’den 1.371, KESK’e bağlı Eğitim Sen’den 88 kişinin; Aktif Eğitim Sen üyelerinin ise tamamının görevden uzaklaştırıldığını açıkladı. Gülen hareketine yakınlığıyla bilinen Aktif Sen’in 18 bin 15 üyesi bulunuyor.

Ağırlıklı olarak kamuda başlatılan bu işten çıkarma furyasının, zaten ekonomik kriz nedeniyle işçi çıkartmak için fırsat kollayan patronlar için bulunmaz bir fırsat oluşturacağını ve özel sektöre de yayılacağını öngörmek için “uzman” olmak gerekmiyor.

OHAL’in ilan edilmesinin hemen ardından, işçi eylemlerine yönelik ilk yasak kararı, İstanbul Avcılar’dan geldi. Yaklaşık üç ay önce Avcılar Belediyesi Temizlik İşleri Müdürlüğüne çalışan taşeron firmanın 43 işçisi Belediye İş Sendikası’na üye oldukları gerekçesiyle işten çıkartılmışlardı. CHP’li Avcılar Belediyesi’nin zabıta ekipleri, OHAL’i gerekçe göstererek, belediye binası önünde eylemlerini sürdüren direnişçi işçilerin çadır kurmalarına engel oldular. İşçilere çadır açmak için valilikten izin almaları gerektiği söylendi ve direniş çadırı zabıtalarca toplandı.

Yine, Gemlik’teki Serbest Bölgede kurulu Gemlik Gübre’de çalışan işçilerin toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmeleri sürecinde patronun tutumunu protesto etmek için giriş ve çıkışlarda düdük çalma eylemi yapması, “OHAL var” gerekçesiyle engellenmeye çalışıldı. Petrol İş sendikasının 550 işçi adına sürdürdüğü TİS görüşmelerin olumsuz sonuçlanması üzerine 20 Temmuz günü işyerine grev kararı asılmıştı.

Bunlar, işçi sınıfının, sonbaharda tamamlanması beklenen ve başta metalürji olmak üzere çeşitli sektörlerde çalışan binlerce işçiyi ilgilendiren TİS görüşmelerinden sonuç alınamaması durumunda karşılaşacaklarının son derece küçük ve “barışçıl” örnekleridir.

Bununla birlikte, daha önce tanık olunmadık bir toplumsal eşitsizlik, işsizlik ve yoksulluk içinde yaşayan işçilerin on binler halinde harekete geçmeleri durumunda karşı karşıya gelecekleri devlet gücü, kuşkusuz, Avcılar Belediyesi’nde karşılaştıkları gibi, birkaç zabıta ile sınırlı olmayacak. Arkalarına OHAL ile desteklenmiş bir devlet gücünü alacak olan patronlar her zamankinden daha pervasız bir direniş sergileyecek; bir bütün olarak burjuva medyası ve sendikalar onların ardında hizaya geçecektir.

15 Temmuz darbe girişimi karşısında bağımsız, militan bir direniş sergilemek üzere, bağımsız bir sınıf olarak harekete geçmesi burjuva partiler ile onların hizmetindeki sendikalar ve sahte sol tarafından engellenmiş olan işçiler bu mücadelelere oldukça olumsuz koşullar altında girecekler.

Topluca işten çıkartılacak ya da talepleri patronlar tarafından küstahça reddedilecek olan işçiler, darbe girişimi sonrasında yoğunlaşan devlet baskısını ve siyasi kafa karışıklığını aşarak işyerlerinde ya da alanlarda protesto gösterilerine başladıklarında, yalnızca “kamu düzenini koruma” adına harekete geçen polis güçleriyle karşılaşmayacaklar. İşçilere yönelik devlet baskısına, büyük olasılıkla, onları “darbecilerin ekmeğine yağ sürmek” ve hatta “darbe destekçisi” olmakla suçlayan bir hükümet ve medya propagandası ile benzer argümanlarla saldırıya geçen eli sopalı ya da baltalı faşist çeteler eşlik edecektir.

Bu süreç, darbe girişiminin doğrudan hedefi olan AKP iktidarı ile onu -sosyalist bir perspektife ve örgütlenmeye sahip olmadığı için yanlış bayrak altında da olsa- boşa çıkartmış olan işçiler arasındaki bağları, er ya da geç, kaçınılmaz biçimde kopartacaktır.

Sınıf mücadelesinin yükselmesiyle birlikte, burjuva partilerin, sendikaların ve onların yedeğindeki sahte solun 15 Temmuz darbe sürecinde işçi sınıfı içinde yol açtığı kafa karışıklığının bir ölçüde ortadan kalkacağından hiç kimsenin kuşkusu olmamalı. Ancak işçi sınıfı saflarında yaşanacak olan netleşmenin gerçekten sağlıklı ve kalıcı olabilmesi, onun, mevcut siyasi partilerin ve sendikaların etkisinden koparak, enternasyonalist sosyalist bir perspektif üzerine kurulu bağımsız örgütlenmesini yaratmasına bağlı olacak.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir