Obama ve Mandela

Barack Obama’nın Afrika Ulusal Kongresi’nin (ANC) eski önderi ve Güney Afrika’nın eski Devlet Başkanı Nelson Mandela’nın cenaze töreninde yaptığı konuşma, yaygın olarak, boş söylemleri ve yerinde duramayan dinleyici kitlesiyle törenin doruk noktası olarak değerlendirilmesi dikkate değerdi.

ABD Başkanı, Johannesburg’un FNB Stadyumu’nda toplanmış kalabalığa hitap eden altı yabancı devlet başkanından birincisiydi. “Mücadele”, “kurtuluş”, “özgürlük” ve “devrim” hakkında demagojik ifadelerle dolu olan konuşmanın Obama’yı Mandela’nın özveri, hapis ve eziyet yıllarının mirası içinde gizleme çabası, ikiyüzlü ve yakışıksız bir denemeydi.

İnsan, Obama’nın açıklamalarından hareketle, onun Güney Afrika’daki ırk ayrımcı yönetimi yıllarca Afrika kıtasındaki önemli bir müttefik olarak değerlendirmiş olan bir yönetimin başında olduğunu; onun şimdi ABD politikasının karşıtı olarak algılanan insanları insansız hava araçlarıyla öldüren yenilenmiş bir Cinayet Şirketi olarak kullandığı CIA’in 1962’de Mandela’nın 27 yıl hapiste kalmasına yol açan tutuklanmasında önemli bir rol oynadığını asla tahmin edemez.

Obama, siniklikte ve ikiyüzlülükte, kesinlikle tek değil. Mandela’nın anısına zafer şarkıları söylemede ona katılanlardan biri, Washington’ın en yakın müttefiki, Britanya Başbakanı David Cameron idi. Cameron, 1989’da, ırk ayrımcı rejim ayakları üstünde zor dururken, Güney Afrika’ya, tüm masrafları [bu ülkeye uygulanan] uluslararası yaptırımlara karşı lobi faaliyeti sürdüren bir şirket tarafından karşılanan bir yolculuk yapmıştı. O günlerde, onun Muhafazakar Partili genç arkadaşları, “Mandela’yı asın” rozetleri takmaktan gurur duyuyorlardı.

Obama’nın konuşması, onun sicili ile Mandela’nın yaşam öyküsü hakkında yaratılmış olan efsaneyi birbirine bağlama yönünde bir çabaydı. Bu, onun konuşmasının sonuna doğru ortaya kondu. Obama, “Mandela’yı ve onun ülkesi uğruna mücadelesini, 30 yıldan fazla süre önce, hala bir öğrenciyken öğrenmiştim.” dedi ve ekledi: “Bu beni heyecanlandırmıştı. Bu, benim başkalarına ve kendime karşı sorumluluklarımın farkına varmasını sağladı; beni bugün buraya getiren inanılmaz bir yolculuğa teşvik etti.”

Gerçekten de inanılmaz bir yolculuk! Obama, yüksek okulu bitirdikten sonra, güya Mandela örneğini izleyerek, ilk işine, gizli CIA ajanları için bir cephe işlevi görürken ABD şirketlerine istihbarat dosyaları sağlayan Business International Corporation’da bir “uzman” olarak başlamıştı.

ABD Başkanlığı’na hızlı yükselişi sürecinde hiçbir toplumsal mücadele ile ilişkili olmayan Obama, Harvard Hukuk Fakültesi’nde ve ardından Chicago’da, zenginlerin çıkarları doğrultusunda, Wall Street’in sağcı militarist savunucusu haline gelecek şekilde yetiştirilmiş; dahası, kendi adına milyonlar kazanmıştı.

Obama -hiçbir ilişkisinin olmadığı- ABD’deki insan hakları hareketini anımsadı ve onu Güney Afrika’daki apartheid (ırk ayrımcılığı) karşıtı mücadele ile karşılaştırdı. Obama, “Onun, yeni bir günün doğuşunu görmek için adı bilinen ve bilinmeyen sayısız insanın özverisine malolduğu doğru” dedi ve ekledi: “Michelle ve ben o mücadelenin mirasçılarıyız.”

Bu sözlerde, en azından bir gerçeğe değiniliyor. Afrika kökenli Amerikalı işçilerin, ABD’nin güney eyaletlerindeki Jim Crow ırk ayrımcılığı sistemine karşı temel haklara sahip olma uğruna kitlesel mücadeleleleri, Amerikan egemen sınıfının pozitif ayrımcılık politikalarını yaygınlaştırma ve siyah üst-orta sınıfın, kimi unsurlarını önde gelen siyaset ve ekonomi çevrelerine dahil edilen, ayrıcalıklı bir tabakasını geliştirme yönündeki bilinçli politikasına yol açmıştı.

Bu politika, büyük sermayenin Obama’nın başkanlık tutkusunu destekleme kararıyla birlikte doruk noktasına ulaştı. Amaç, ABD yönetimi tarafından içeride ve dışarıda sürdürülen gerici politikaları maskelemek için, onun ABD’nin ilk siyah başkanı konumundan yararlanmaktı.

Yine, ABD ile Güney Afrika arasında koşutluk kuran Obama, “resmi eşitliğin ve evrensel hakların zaferi” ile ilişkili “işimiz bitmedi” dedi ve ekledi:

“Çoğumuz, Mandela’nın ırklar arası barış mirasını memnuniyetle benimsiyoruz ama kalıcı yoksulluğa ve artan eşitsizliğe meydan okuyacak en mütevazi reformlara bile hararetle direniyoruz. Madiba’nın özgürlük mücadelesi ile dayanışma isteyen ama kendi halklarından gelen muhalefete hoşgörü göstermeyen çok sayıda önder var.”

Obama kiminle dalga geçiyor? Bu sözleri söyleyen, ABD tarihindeki en hızlı toplumsal eşitsizlik artışına başkanlık eden biridir. Onun, 2008 mali kurtarmalarından General Motors ile Chrysler’in kurtarılmasına ve Detroit’in iflasının desteklenmesine kadar bütün politikaları, servetin bilinçli ve kapsamlı biçimde, Amerikan işçilerinden mali sektör ve şirket oligarşisine aktarılmasını sağlamıştır. Onun Beyaz Saray’daki beş yılında, toplam gelirlerin yüzde 95’i nüfusun en zengin yüzde birlik kesimine gitmiş; işçi sınıfının yaşam standartları gerilerken, ülkenin milyarderleri servetlerini ikiye katlamıştır.

Muhalefete hoşgörü göstermemeye gelince; bu, demokratik biçimleri işlemez hale getiren toplumsal eşitsizlik düzeyleriyle yakından bağlantılıdır. Obama, Ulusal Güvenlik Dairesi ve Washington’ın devasa istihbarat aygıtının diğer bileşenleri tarafından gerçekleştirilen iç casuslukta kapsamlı bir büyümeye başkanlık etmektedir. O, WikiLeaks’ten Julian Assange’ı yakalamaya çalışır ve Er Bradley Manning’i, ABD’nin Irak ve Afganistan’daki savaş suçlarını teşhir ettiği için 35 yıl hapis cezasına çarptırırken, bu gizli ve anayasaya aykırı faaliyetleri ortaya çıkarttığı için Edward Snowden’ın ABD’ye iade edilmesi ve cezalandırılması peşinde koşmaktadır. Obama yönetimi, I Dünya Savaşı döneminin muhbirleri baskı altına almayı amaçlayan Muhbirlik Yasası’na, bütün önceki ABD başkanlarının toplamından daha fazla başvurmuştur.

Salı günkü cenaze töreninde kürsüye egemen olan yalanların ve ikiyüzlülüğün ortasında, bir siyasi gerçeklik, stadyumun tribünlerinden davetsiz biçimde devreye girdi. Kitle, Güney Afrika’nın bitmek bilmez yolsuzluk skandallarının öznesi olan Devlet Başkanı Jacob Zuma’yı, stadyuma girip yüzü devasa ekranlarda göründüğünde ve açılış konuşmacısı olarak açıklandığında, aralıksız şekilde yuhaladı.

Zuma’nın yardımcısı ve maden işçileri eski sendikasının başkanı iken mültimilyoner bir kapitalist haline gelmiş olan Cyril Ramaphosa, duruma, defalarca müdahale etmek zorunda kaldı. Güney Afrika’da yayımlanan Daily Maverick’e göre, o, bir noktada, kitleye Zulu dilinde şu çağrıyı yaptı: “Burada denizötesinden ziyaretçilerimiz var; bizi utandırmayın. Ufak tefek günlük işlerle, ziyaretçiler gittikten sonra ilgilenebiliriz.”

Bu olay, Güney Afrika işçi sınıfı içinde Afrika Ulusal Kongresi’ne ve onun savunduğu -siyah ve beyaz- zenginlerin çıkarlarına karşı biriken patlayıcı bir öfkenin açık ifadesidir. Bu karşı karşıya geliş, en keskin ifadesini, geçtiğimiz yılın Ağustos ayında, Mandela’nın ardıllarının çevik kuvvet polisini, apartheid rejiminin kanlı baskısını tekrarlayacak şekilde, grevdeki 34 maden işçisini öldürecekleri Lonmin’in Marikana platinyum madenlerine gönderdiğinde bulmuştu.

ANC ve hatta Obama, Mandela’nın cenaze töreninin görkemli yansıtılmasının keyfini çıkartmayı ummuştu ama dünyanın bu en eşitsiz ülkesindeki toplumsal gerilimler, iktidar partisine herhangi bir soluklanma fırsatı sunmayacak kadar keskin.

Mandela’nın, beyaz yönetici seçkinlerin ve yabancı bankalarla şirketlerin çıkarlarına dokunmayan görüşmelerinden ve ırk ayrımcılığına son vermesinden yaklaşık yirmi yıl sonra, Güney Afrika’daki temel toplumsal bölünmenin ırk değil ama sınıf olduğu temel gerçekliği, kendini bir kez daha olabildiğince ortaya koyuyor. Rüşvetçi bir memurlar ve yağmacı siyah kapitalistler tabakasını temsil eden ANC, yerli ve uluslararası sermayenin kar çıkarlarını savunurken, işçi sınıfının amansız bir düşmanı olarak belirmiş durumda.

Obama ve başkaları tarafından Salı günü dile getirilen yavan sözler, ne bu gerçeği örtebilir ne de onlar sınıf mücadelesinin ve toplumsal devrimin Güney Afrika’dan bizzat ABD’ye kadar yeniden canlanmasını zaptedebilirler.

11 Aralık 2013

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir