ABD-İran görüşmelerinin ardından

Washington, geçtiğimiz iki ay içinde, kendisini acımasızca ABD emperyalizminin 1991’den beri sürdürdüğü savaşları gölgede bırakacak büyük bir Ortadoğu savaşına sürükleyen yoldan geri çekildi. Obama yönetimi, Eylül ayında, İran’ın önemli bir müttefiki olan Suriye’ye yönelik askeri müdahale tehditlerini aniden kesti. Ardından, aylardır gizli görüşmeler sürdürdüğü İran ile müzakerelere döndü.

ABD ve AB’li müttefikleri, 24 Kasım’da, Tahran ile onun nükleer programı üzerine altı aylık bir geçici anlaşmayı ilan ettiler. Yaptırımların biraz gevşetilmesi karşılığında, İran, bir “nihai anlaşma” üzerinde görüşürken, nükleer programını durduracak ve eski haline getirecek. Geçen haftaki anlaşma, Şah Rıza Pehlevi’nin ABD destekli vahşi diktatörlüğünü deviren 1979 devriminden beri halka açık olarak kabul edilen ilk anlaşma.

Dünya Sosyalist Web Sitesi, İran’ın nükleer sorununun, bu ülkeyi yalnızlaştırmanın, tehdit etmenin ve Washington ile yeni sömürgeci bir ilişki biçimine zorlamanın bahanesi işlevini gördüğünde ısrar etmişti. Bu çözümleme, İran nükleer anlaşmasının ardından doğrulandı. ABD ve Avrupa basını, İran’a tehlikeli teokratik bir diktatörlük olarak saldırmaya son verdi ve o, şimdi, İran’ın petrol imtiyazlarını Batılı şirketlere vermesi ve İran ile müttefiklerinin ABD dış politikası ile aynı eksene getirilmesi yönünde bir ABD-İran “büyük anlaşması”na ilişkin tahminlerle dolu.

Baş yazısında, [anlaşma için] “o dünyanın en sorunlu bölgesini” Batı’nın yararına “dönüştürebilir” iddiasında bulunan ve tek alternatifin “Amerika’nın diplomasiden vazgeçmesi ve bir saldırıya hazırlanması” olduğunu ileri süren Economist dergisi, İran ile geçici anlaşmayı güçlü bir şekilde destekliyor.

Dergi, “ilk sınav ve fırsat” diye ekliyor, “Suriye olacak…Eğer herhangi birisi [Suriye Başbakanı Beşar Esad’ı] ödün vermeye zorlayacaksa, bu [İran Cumhurbaşkanı Hasan] Ruhani dir.”

Washington, söylendiğine göre İran’ın müttefiki Lübnanlı Şii siyasi hareketi ve milisi Hizbullah ile gizli görüşmelere de başlamış.

Medyanın kimi kesimlerinin öne sürdüğü gibi, ortaya çıkan şey bir “siyasi dönüş” değil; ABD emperyalizminin küresel hegemonya yönelimini daha saldırganca sürdürmesi yönünde bir dönüştür. O, İran’ı ve Ortadoğu’yu, daha büyük rakipleri (Rusya ve özellikle Çin) ile -Üçüncü Dünya Savaşının başlamasına işaret eden- bir çatışmada ABD’nin ileri karakolları haline getirmeye çalışıyor.

ABD dış politika seçkinlerinin kimi kesimleri, bir diğer Ortadoğu savaşının Obama’nın “Asya’ya dönüş”ünü (ABD’nin emperyalizminin Çin’i kuşatma, onun önünü kesme ve Avrasya üzerindeki Amerikan hegemonyasını sağlama alma yönelimi) baltalayacağından kaygılıydı.

Washington’ın Doğu Asya’daki bağımlı rejimlerinin birçoğu, daha şimdiden, ABD’nin bu dönüş taahhüdüne ilişkin kuşkularını ifade ettiler. Pazartesi günkü New York Times, “Başkan ‘Asya’ya dönüş’ sözünü hayata geçirmek için, Kongre’yi ve bölgedeki müttefikleri ikna etmek zorunda kalacak -ki bu, oraya daha fazla askeri, diplomatik ve ekonomik ilgi göstermek anlamına geliyor.” diye yazdı.

Bu gibi kaynakları mevcut hale getirme, ABD emperyalizminin, Tunus ve Mısır’daki ABD’ye bağımlı uzun süreli yönetimleri 2011’de deviren işçi sınıfı ayaklanmasının ardından geliştirdiği Ortadoğu politikasında bir değişikliği gerektirmektedir. ABD emperyalizmi, [bu ayaklanmalara] Washington’ın başlıca vekil güçleri işlevi gören El Kaide gibi Sünni İslamcı unsurlarla Libya’ya ve Suriye’ye karşı rejim değişikliği uğruna savaşlar başlatarak karşılık vermişti.

ABD emperyalizmi, yurtdışında emperyalist savaşları ve ülkede demokratik haklara yönelik saldırıları meşruştırmak için tasarlanmış siyasi bir sahtekarlık olan sözümona “terörle mücadele”de varsayılan düşmanlarıyla ittifak kurmaya herhangi bir itirazı olmamasına rağmen, bu politikanın sonuçlarından memnun değildi. NATO’nun Muammer Kaddafi’yi devirmesinden ve öldürmesinden iki yıl sonra, Libya’daki iktidar büyük ölçüde ABD karşıtı savaşçı İslamcı milislerin elinde olmaya devam ediyor. Suriye’de, ayaklanma, ABD, Suudi Arabistan ve Katar tarafından desteklenen Sünni kutsal savaşçılarının mezhepsel vahşetlerine yönelik halk muhalefeti yüzünden yenilgiyle karşı karşıya.

Sünni köktenci güçleri, Suriye rejimi ve onun Şii müttefikleri, özellikle de İran ile boy yarıştırmaya çabalayan ABD, şimdi, bölgede alevlendirdiği mezhep savaşı ateşinin üzerine daha fazla benzin dökmek isteyip istemediğini tekrar gözden geçiriyor. Washington Post’tan David Ignatius, Obama yönetimi içindeki tartışmalar üzerine kurulu bir köşe yazısında, “ABD’nin şu ana kadar iyi anlatılmamış mesajı, onun Sünni-Şii hizipleşmesinde bir denge arayışıdır” diyor.

Washington, bu ani politika değişikliğini uygulamaya çalışırken, 1979 devriminden hemen sonra bütün bağımsız işçi sınıfı politikalarını vahşice bastırarak kendi yönetimini sağlamlaştırmış olan İran’daki dini yönetimin iş yapabileceği bir rejim olduğunu hesaplıyor.

Washington, İran’daki dine dayalı yönetimle son derece gergin olmasına rağmen, uzun ilişkilere sahip. Tahran, ABD’nin Afganistan işgalini desteklemiş ve Irak’ın 2003’teki işgaline üstü kapalı olarak arka çıkmıştı. Tahran, Mayıs 2003’de, Washington’a bir “büyük anlaşma” teklif etti: eğer ABD, İran rejimini devirme yönündeki çabalarından vazgeçerse, İran İsrail’den özür dileyecek, ABD’nin Irak’taki işgal güçlerine yardım edecek ve Hizbullah’a ile Filistinli grup Hamas’a olan desteği kesecekti.

Bush yönetimi, o zamanlar bu anlaşmayı reddederken, Washington, açık olarak, İran’ın ABD’nin yaptırımları ve içeride artan sınıfsal gerginlikler eliyle ekonomisi felce uğramış ekonomisiyle birlikte, zamanın Tahran ile gerici bir anlaşma geliştirmeye çalışmak için uygun olduğunu düşünüyor. O, ABD politikaları eliyle kışkırtılmış derin Sünni-Şii mezhep gerilimine ve İsrail ile Sünni Suudi monarşisi gibi İran karşıtı müttefiklerinden gelen muhalefete rağmen, hızla ilerliyor.

Bununla birlikte, ABD emperyalizminin ve müttefiklerinin küresel çatışma hazırlıklarının önündeki başlıca engel, rakip yönetimlerde değil, uluslararası işçi sınıfı içinde bulunuyor. Kuzey Amerika’daki ve Avrupa’daki işçiler, ABD’nin Suriye’ye saldırı planlarının halk desteği almamasında görüldüğü gibi, tüm Avrasya’da büyük güçler arasında bir çatışma planları şöyle dursun, yeni deniz ötesi savaşlara derinden karşı çıkarken, İran’daki işçiler, dini önderler ve ABD emperyalizmi tarafından ortaklaşa dayatılan serbest piyasa politikaları için hedef oluyorlar.

ABD politikası sadece bir başka savaş yönelimini değil, aynı zamanda, işçi sınıfını daha önce ayaklanmaya ve Mısır ve Tunus devlet başkanlarını devirmeye sürüklemiş olan türde çok büyük sınıf çatışmalarını da harekete geçiriyor.

Militarizme son verebilecek ve ABD emperyalizmi ile müttefiklerinin insanlığı bir Üçüncü Dünya Savaşına sürüklemesini engelleyebilecek tek güç, devrimci sosyalist bir program uyarınca seferber olmuş uluslararası işçi sınıfıdır. Dünya Sosyalist Web Sitesi ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi, kendilerini böyle bir hareketin inşasına adamıştır.

4 Aralık 2013

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir