AKP-PKK barışı çatırdıyor: “Sağduyu” açıklamaları keskinleşen çelişkileri gidermiyor

TBMM’nin önceki gün (10 Aralık Salı günü) yapılan 2014 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu’na ilişkin oturumunda yaşanan sert tartışmaların ve arbedenin ardından, BDP’li milletvekilleri görüşmeleri terk etti. TBMM, 9 Aralık Pazartesi günü aldığı kararla, BDP’nin Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu’na ilişkin şerhinde yer alan “Kürdistan” sözcüğünü rapordan çıkarmış; BDP’ye açıkça sansür uygulamıştı. Bunun üzerine, raporun birinci cildinin yeniden basımı yapılmıştı.

TBMM’nin önceki günkü oturumunda konuya ilişkin ilk sözü alan BDP’li Hasip Kaplan, önce, Balbay’ın serbest bırakılmasının ardından “BDP 6 milletvekilinin de aynı şekilde göreve başlamasını bekliyoruz.” sözleriyle Anayasa Mahkemesi’nin kararına atıfta bulundu. Kaplan, ardından, BDP’nin şerhinde yeralan “Kürdistan” ifadesinin bütçe tasarısı raporundan çıkartılmasına değindi. O, bunu, bir “sansür” ve “Bir partinin fikri hak ve hürriyetlerini yok etme” girişimi olarak tanımladı.

BDP Milletvekili Sırrı Sakık da yaptığı konuşmada, Erdoğan’ı kastederek, “Birkaç gün önce Diyarbakır’a gideceksin ‘Kürdistan’ diyeceksin, grup konuşmasında demokratikleşme paketinden daha önemli bir açıklamada bulunacak, ‘Kürt’ ve ‘Kürdistan’ sözlerini grup konuşmasında seslendireceksin, ama şimdi sonuç bu.” dedi. Başbakan Erdoğan’ın “doğru olanı” yaptığını ama partisinin “bu sözlere alışmak için biraz daha zaman ihtiyacı” olduğunu söyleyen Sakık, “Bundan hukuk, demokrasi ve kardeşlik çıkmaz. Dünün asimilasyoncu politikaları çıkar.” dedi.

TBMM’nin söz konusu oturumunda yaşanan sert tartışmalar, geçtiğimiz hafta sonu Hakkari’nin Yüksekova İlçesi’nde yaşanan ve 2 kişinin öldürülmesiyle ve çok sayıda insanın yaralanmasıyla sonuçlanan polis saldırısının ve dört askerin PKK gerillaları tarafından kaçırılmasının ardından gerçekleşti. Yüksekova’daki polis saldırısı hem iktidar hem de Kürt hareketi tarafından “paralel devlet”in gerçekleştirdiği bir “provokasyon” olarak değerlendirilmiş; PKK’nin Diyarbakır’ın Lice ilçesindeki Fis köyü yakınlarında kaçırdığı dört asker de 12 saat kadar sonra “köylülere teslim edilerek” serbest bırakılmıştı.

Kürdistan Ulusal Kongresi Yürütme Konseyi üyesi Zübeyir Aydar da önceki gün Radikal’de yayımlanan bir röportajda, “Provokasyona zemin hazırlamayalım, provokasyon yapmak isteyenlere zemin sunmayalım” dedi. Aydar, kendilerinin “mutlaka bir soruşturma yapacaklarını” vurgulayarak, iktidardan da “provokatörleri [ortaya] çıkartmasını” istedi. Öcalan’ın “yerel seçimlere kadar süre vermesi süreci yumuşatan bir adımdır” diyen Aydar, AKP iktidarının “dokuz-on aydır canaze gelmeyen” bu ortamda “bir sürü adım” atabileceğini vurguladı.

Son bir hafta içinde yaşananlar ve TBMM’deki son gerilim, Ortadoğu çapında son aylarda bölgesel ölçekte yaşanan çok daha köklü çelişkilerin ifadesidir. Dahası, bu çelişkiler, AKP iktidarının ya da PKK ve BDP sözcülerinin “provokasyon” uyarılarıyla ya da “sağduyu” çağrılarıyla örtülemeyecek kadar derindir.

Bilindiği üzere, ABD’nin Suriye’de keskin bir taktik değişikliğe gitmesi ve İran ile görüşmeleri başlatması, Suriye politikasını katı bir Sünni İslamcı ideolojik bir eksen üzerine oturtmuş olan Ankara’yı ortada bırakmıştı. Kendisini Washington’ın yeni taktiğine uyarlayamayan AKP iktidarı, Özgür Suriye Ordusu’na (ÖSO) desteğini sürdürmekle kalmadı, Suriye’deki Sünni İslamcı radikal grupları, Rojava’daki Kürtleri, özellikle de Demokratik Birlik Partisi’ni (PYD) köşeye sıkıştırmakta kullandı. Dahası, AKP iktidarı, özerklik yolunda ilerleyen Rojava ile Türkiye arasındaki sınırda gerçek bir duvar inşa etmeye başladı.

Suriyeli Kürtlerin PYD önderliğinde İslamcı çeteleri yenilgiye uğratması ve açıkça özerklik yoluna girmesi, en az Ankara kadar, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) başındaki Kürdistan Demokrat Partisi’ni de (KDP) rahatsız etti. Bilindiği üzere, KDP, PYD önderliğinde Sünni İslamcı terörist gruplarla çatışan Rojavalı Kürtlerin IKBY topraklarına geçişini engellemiş ve onlara ambargo uygulamıştı.

Suriye’deki Kürtlere karşı Ankara ile Erbil arasında sağlanan ittifakın Türkiye’deki “çözüm süreci”ne yansıması kaçınılmazdı. Nitekim, öyle de oldu. Barzani, ünlü Kürt sanatçısı Şivan Perver ile birlikte, 18 Kasım’da Diyarbakır’a gelerek Başbakan Erdoğan’a güçlü bir siyasi destek verdi. Bu, Ankara’nın, Rojava Kürtleri’ne düşmanca davranma ve IKBY topraklarındaki petrolün ve doğalgazın çıkarılıp Türkiye üzerinden dünya piyasalarına sunulması konularında KPD önderliğine verdiği rüşvetin karşılığıydı.

Yine Ortadoğu’da artan gerginliklerin ifadeleri olarak, Kasım ayında, Ankara’nın ABD’ye, Bağdat’ın da Ankara’ya yönelik restleşmelerine tanık olundu. AKP iktidarının Çin’den hava savunma sistemi alma kararını açıklaması ve Erdoğan’ın Rusya Devlet Başkanı Putin’e Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) katılma arzusunu ifade etmesi, Ankara’nın ABD’ye ve Batılı müttefiklerine yönelik kısmen “örtülü” bir restiydi ve bu rest, şimdilik, görece ılımlı ifadeler eşliğinde görüldü. Batılı emperyalistler ŞİÖ’ye katılım arzusu konusunda herhangi bir yorum yapmadılar ama hem Washington hem de NATO, Ankara’nın Çin’den hava savunma sistemi alma kararı konusunda oldukça açık sözlüydüler. Onlar, bu kararın kabul edilemeyeceğini belirttiler ve “gözden geçirileceğini umduklarını” vurguladılar. Bu arada, Batı medyasında ve siyasi çevrelerinde Türkiye’siz bir NATO olasılığı tartışılmaya başlandı.

Bağdat’ın Ankara’ya resti ise çok daha açık ve doğrudan oldu. Merkezi Irak yönetimi, Türkiye ile (IKBY) arasında Kürt petrolünün aranması, satışı ve transferi konusunda bir dizi anlaşmanın imzalandığının ortaya çıkmasının ardından, 29 Kasım gecesi, Kuzey Irak hava sahasını “Özel amaçlı sefer yapacak Türk özel uçaklarına” kapattığını açıkladı.

ABD ile İran arasında sağlanan yakınlaşmanın ardından eli kuvvetlenmiş olan Bağdat’taki Şii yönetimin bu tavrı, Ankara’nın geri adım atmasına yetti. AKP hükümetinden, Bağdat’ın süreçten dışlanmadığı yönünde açıklamalar gelmeye başladı ve Enerji Bakanı Taner Yıldız, 2 Aralık’ta petrol ve doğalgaz konusunda Erbil’de düzenlenen konferansa katılmadan önce Bağdat’a giderek Başbakan Nuri el-Maliki’nin yardımcısı Hüseyin Şehristani’ye, Erbil ile bir anlaşma imzalanmadığı “güvencesini” vermek zorunda kaldı.

Özetle, Halkların Demokrasi Partisi’nin (HDP) kurulmasından ve onun üzerinden CHP ile seçim işbirliği tartışmalarından BDP’li milletvekillerinin tutukluluğunun sona erebileceği beklentilerine, Yüksekova’da iki Kürtün öldürülmesinin ardından başlayan eylemlerden askerlerin kaçırılıp serbest bırakılmasına kadar, son bir ay içinde iç politikada yaşanan bütün gelişmeler, bu bölgesel çelişkilerin içerideki uzantılarıdır.

Ortadoğu’daki kartların yeniden karıştırıldığı ve taşların sürekli yerinden oynadığı böylesi bir süreçte, AKP ile PKK arasında sağlanan ve bütünüyle emperyalistler ve onların bölgesel müttefikleri arasındaki hesaplara tabi olarak biçimlenen gerici “barış”ın kalıcı olamayacağı, bizler açısından sır değildi:

“Öcalan’ın Newroz mesajı, onun önderliğindeki Kürt hareketinin, kendi yazgısını, yalnızca, Kürt burjuvazisinin çıkarlarına tabi kılmakla kalmadığını; aynı zamanda büyük Türk burjuvazisi ile birlikte Ortadoğu’da yayılmacı maceralara girişme niyetini de açıkça gözler önüne sermektedir. ‘İslam bayrağı’ ve ‘Misak-ı Milli’ söylemi, ‘Kürtlerin merkezinde yer alacağı ve milyonlarca insanın yaşamını altüst edecek yeni savaşlar’a çıkarılmış açık bir davetiyedir. … Başta Kürtler olmak üzere, Türkiyeli emekçiler, Türk devleti ile PKK arasında sağlanacak olan ‘barış’ın, … Ortadoğu’daki emperyalist paylaşım planlarının bir parçası olmasına izin vermemelidir.”*

“Kürt sorunu”na ve AKP-PKK “barış”ına ilişkin yaklaşımını bütünüyle sınıfsal bakış açısı üzerinde kuran Toplumsal Eşitlik yayın kurulu, içinden geçtiğimiz kırılma sürecinde, başta Kürtler olmak üzere, Türk, Arap ve İranlı işçilerin “kendi” mülk sahibi sınıflarından kopmasının her zamankinden büyük önem taşıdığını bir kez daha vurgular.

İşçi sınıfı, mevcut burjuva önderliklerden ve onların kuyruğunda yaşam alanı bulmaya çalışan küçük-burjuva solundan ideolojik, siyasi ve örgütsel bağımsızlığını sağlayamaması durumunda, emperyalistlerin ve onların yerel işbirlikçilerinin çıkarları uğruna kanlı bir hesaplaşmada, kaçınılmaz olarak, onlardan birine yedekleneceklerdir.

İçinde bulunduğumuz dönem, bütün ezilenlerin eşitlik, özgürlük ve barış özlemlerinin tek tutarlı savunucusu olan Marksist devrimcilere büyük görevler yüklemektedir. Ortadoğulu işçiler, enternasyonalist devrimci önderliğinden ve birlikten yoksun olmaya devam etmeleri durumunda, süreci bir kez daha burjuvazi belirleyecektir. Bu, farklı dinlerden ve kültürlerden emekçilerin gerici emperyalist planlar doğrultusunda birbirlerini boğazlaması demektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir