Mübarek istifa etti; yönetim orduda

Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek dün akşam saatlerinde (11 Şubat) devlet başkanlığından istifa etti. Mübarek’in sağ kolu ve Başkan Yardımcısı Ömer Süleyman’ın yaptığı açıklamayla dünyaya ilan edilen bu istifa ile birlikte, Ömer Süleyman başkanlığında kurulmuş olan hükümetin yanı sıra parlamento da feshedildi ve iktidar Yüksek Askeri Konsey’e (YAK) geçti.

Şimdi şu soruların sorulması ve yanıtlanması gerekiyor: Ordu üzerine kurulu rejim, onun birkaç figürünün tasfiyesiyle gerçekten değişti mi? Kitlesel muhalefet hareketinin, Ocak ayının sonlarında başlayan isyanın 18. gününde Mısır ordusunun desteğiyle Mübarek iktidarını devirmesi ile yönetimin bütünüyle ordunun eline geçmesi arasındaki paradoks nasıl çözülecek? Bir başka deyişle, günlerdir pazarlıkları yapılan “yumuşak geçiş” sürecini denetimi altında tutacak olan ordu, mevcut düzenin kendisinde cisimleşen küresel sermayenin çıkarları ile kitlelerin talepleri arasındaki “denge”yi nasıl koruyacak? Seferberlik halindeki kitleler, YAK’nin isteği doğrultusunda evlerine ve işlerine dönmeyip, “ekmek, özgürlük, şeref” talebinde ısrar ettiğinde ne olacak?

“Yumuşak geçiş” planı sürüyor

Gerçekte, bu gelişmenin ilk işaretleri, Mübarek’in istifasından bir gün önce ardı ardına yapılan açıklamalarda verilmişti. Önce, Süleyman ve diğer Mısırlı yöneticiler, 10 Şubat günü yaptıkları açıklamalarda, muhalefetin “geçiş planı”na uymaması ve protestocuların evlerine dönmemesi durumunda “ordunun harekete geçeceği” yollu açık bir tehditte bulundular. Bu tehditleri, ABD Başkanı Obama’nın, Washington’da yaptığı konuşmada, Mısır halkının taleplerinin yerine getirileceği konusunda güvence vermesi izledi.

Mübarek de 10 Şubat gecesi yaptığı açıklamada, yetkilerinin önemli bir kesimini yardımcısı Ömer Süleyman’a devrettiğini ve Eylül ayındaki seçimlere kadar “barışçıl bir geçiş” süreci yaşanacağını belirtti. Konuşmasında, bir diyalog sürecinin başladığını ve anayasa değişikliği, yolsuzluk ve görevi suiistimal gibi çeşitli konularda oluşturulan komisyonların bütün önerilerini yerine getireceğini vurgulayan Mübarek, ayrıca, yüzlerce muhalifin öldürülmesinden sorumlu olanların bulunacağını ve “en ağır şekilde” cezalandırılacağını, olağanüstü hal yasasının gözden geçirileceğini vaat etmişti.

Mübarek’in konuşmasının ardından, ekrana, yardımcısı Ömer Süleyman çıktı. Ülkeyi sarsan halk hareketini “gençliğin devrimi” olarak tanımlayan Süleyman’ın konuşması, Mübarek’inkinden kısa; verdiği mesaj da çok daha net ve tehditkardı: “Bir yol haritası çizildi. Halkın talepleri doğrultusunda gerekli değişiklik yapılacak; iktidar güvenli ve barışçıl biçimde değiştirilecek… Gençliğin devriminin kazanımları korunacak… demokrasi ve özgürlüklerle bezenmiş bir geleceği hep birlikte kuracağız… Kaosa izin vermeyeceğiz… Gençler, evinize ve işinize dönün; ülkenin size ihtiyacı var… Uydu kanallarını izlemeyin, yalnızca vicdanınızın sesini dinleyin… Bütün amacımız anavatanı korumaktır…”

Mübarek’in ve yardımcısının konuşmaları, başta Tahrir Meydanı olmak üzere ülkenin başlıca kentlerindeki meydanları doldurmuş olan kitleler içinde, beklendiği üzere, tam bir şaşkınlık ve öfke ile karşılandı.

Aynı saatlerde, El Cezire, Mübarek’in yetkilerini YAK’ye devrettiği haberini geçiyordu. YAK’nin, Mübarek’in konuşmasını önlemek istediği ve dün gece 1 numaralı bildirisini yayınladığı düşünülürse, kitle hareketinin iktidar bloğu içinde yarattığı çatlağın iyice derinleştiği ve ordunun önceki gece işe el koyarak Mübarek’in ekibini tasfiye ettiği anlaşılabilir.

Tehdit ve rüşvet sökmedi

Mısır’da günlerdir yaşanan gelişmeler, meydanlardaki kitleler ile rejimin sahipleri arasındaki mücadelenin, burjuva ve küçük burjuva önderlikler arasında, ABD emperyalizminin gözetiminde yaşanan pazarlıklar ve karşılıklı restleşmeler eşliğinde sürdüğünü gösteriyordu. Devlet Başkanı Yardımcısı Süleyman’ın, kitlelerin “ekmek, özgürlük ve şeref” sloganında ifadesini bulan taleplerine yanıt olarak ortaya attığı “ya diyalog ya darbe” tehdidi, bu restleşmedeki son aşamayı bütün netliğiyle sergilemişti. Kitle hareketinin basıncı altında -zaten fiilen işlemeyen- sokağa çıkma yasağını kısaltmak, tutuklu muhalifleri serbest bırakmak ve gerçek bir katiller sürüsü olan polisi sokaklardan çekmek zorunda kalan Süleyman hükümeti, siyasi alanda attığı geri adımlara, ekonomik alanda bir “rüşvet”i eklemiş ve memurlarla emeklilerin maaşlarına yüzde 15 zam yapmıştı.

Mısırlı egemenlerin bir yandan kitle hareketine zorunlu ödünler verirken aynı zamanda, “darbe” sopasını giderek artan pervasızlıkla sallaması, sıradan bir tehdit değildi. Mısır Devlet Başkan Yardımcısı Ömer Süleyman ile Dışişleri Bakanı Ahmet Abdul Geyt’in Washington’daki emperyalist efendilerinin bilgisi dahilinde yaptıkları açıklamalar, özünde, uluslararası burjuvazinin devrimler ve karşı devrimler tarihinden edinmiş oldukları deneyimlerin ürünüydü. Bütün bu adımların ardından dün gece gelen istifalar, kuşkusuz, Mısır’daki mevcut burjuva diktatörlüğün, halkın talepleri kısmen karşılanırken, başta ABD ve İsrail olmak üzere dünya gericiliğinin yaşamsal çıkarlarını güvence altına alacak biçimde, ordu eliyle kontrollü dönüşümünü amaçlayan burjuva-emperyalist çözümün şimdilik başarılı biçimde uygulamaya konulduğunu gösteriyor.

Obama’nın, Mübarek’in ve Süleyman’ın önceki gece ardı ardına yaptıkları konuşmalar ve YAK’nin 1 nolu bildirisi, sürecin, “yetkilerinin önemli kesimini yardımcısına devretmiş olan” Mübarek ile yaşanamayacağı konusunda emperyalistler ile Mısırlı egemenler arasında bir fikir birliği sağlandığını gösteriyor. Muhalefet önderlerinin askeri yönetim eliyle yaşanacak olan bu sürece ne ölçüde dahil edileceği ise, bütünüyle, meydanlardaki emekçilerin ve gençliğin tavrına bağlı olacak.

Gözlerden kaçırılan gerçek

Mısır’daki halk hareketinin ilk gününden beri gözlerden uzak tutulmaya çalışılan bir gerçeği yinelemekte yarar var: Mısır’daki rejimin belkemiği ve gerçek sahibi ordudur. General Muhammed Necip ile Cemal Abdunnasır’ın 1952 yılında Kral Faruk’u devirmesinden bu yana askerlerin iktidarda olduğu Mısır’da, uzun süredir sıkıyönetim sürmekte ve askeri mahkemeler işlemektedir. On binlerce Mısırlının çalıştığı şirketleri ve devasa sanayi kompleksleriyle Mısır ordusu, ülke ekonomisindeki bu devasa rolüne ek olarak -ve bu konumundan dolayı, 1952’deki darbeden bu yana bütün devlet başkanlarını ve bakanların ezici çoğunluğunu kendi içinden çıkarmıştır.

Dolayısıyla, Mısır’daki rejim tartışmasını Hüsnü Mübarek ve ailesi ile sınırlamak, bu gerçeği gizlemeye hizmet etmektedir. Dahası, bu, sıradan ve göz ardı edilebilecek bir “eksiklik” ya da “ihmal” değildir. Ordunun denetimindeki burjuva diktatörlüğün “Mübarek diktatörlüğü” olarak tanımlanması, rejimin bütün günahlarının bir ailenin sırtına yıkılmasına ve mevcut düzenin kimi rötuşlarla sürdürülmesine olanak sağlamaktadır.

Bu, Mısır’daki muhalefet hareketinin ölümcül yanılsamasıdır. “Artık yeter!” diyerek Mübarek yönetimine karşı sokağa çıkan kitlelerin orduya ilişkin bu yanılsaması, aynı zamanda, Mısır’daki burjuva ve küçük burjuva önderliklerin başlıca silahını oluşturuyor. Mısır’ın yönetiminde söz sahibi olmak isteyen burjuva ve küçük burjuva muhalif önderlikler, halkın demokrasi talebine sahip çıkıyor ama bunu yaparken, ordunun konumunu; yani, Mısır’daki burjuva devletin temel dayanağını sorgulamıyorlar. Bu durum, Mısır ordusunun, kendisine devasa kaynaklar sunan Washington’ın, dolayısıyla küresel sermayenin stratejik çıkarları ile halkın “ekmek ve demokrasi” talebi arasında bir tür ara bulucu rolü oynamasına olanak tanımaktadır.

Sosyalizm imzalı bir yazımızda şunları yazmıştık: “Mübarek rejiminin, ayaklanan kitlelerin direnişi karşısında geri çektiği polisin yerine orduyu devreye sokması, bu deneyimli diktatör adına, son derece akıllıca bir adımdı. Bu adım, devrimci halk hareketine karşı güç kullanmanın, geniş kitleler içinde kendisine duyulan sempatiyi düşmanlığa dönüştüreceğini; ordu içinde bir bölünmeye hatta iç savaşa yol açabileceğini gören generallerin ‘Mısır halkının talepleri haklıdır’ türü açıklamalarıyla tamamlandı. Gerçekten de, Mısır ordusu, şu ana kadar halk ile karşı karşıya gelmedi.

“Mübarek’in, rejimi kurtarmak için hükümeti feshetmesi ve bir gün bekledikten sonra, iki generali başkan yardımcılığı ve başbakanlık görevlerine ataması (biri emekli bu iki general ABD ve İsrail dostu olarak biliniyor); ordunun ‘halka ateş açmam’ derken, aynı zamanda halkı eve dönmeye çağırması, yönetici seçkinler içi bir pazarlığın sürdüğünü gösteriyor.”(bkz. www.toplumsalesitlik.org, “Mısır’da ‘Ekmek, Özgürlük ve Şeref’ Tehdit Altında!” başlıklı yazı)

“Model” tartışması

Mısır’daki kitlesel isyanın ikinci haftasında uluslararası burjuva medyada yer alan yorumlara şöyle bir göz attığımızda, ilk günlerdeki kısmi panik ve kafa karışıklığının yerini daha sakin bir havanın aldığını gördük. Uluslararası burjuvazinin en akıllı kalemşörleri, son günlerde, “yeni bir İran mı doğuyor?” sorusu üzerinde spekülasyon yapmaktan vazgeçerek, Mısır’a en uygun modelin Türkiye mi yoksa Pakistan mı olduğunu tartışmaya başladılar.

Söz konusu iki ülkenin Mısır -ya da bir başka ülke- için bir “model” oluşturup oluşturamayacağı bir yana, bizzat böyle bir tartışmanın yapılması, iki bakımdan önemli. İlk olarak, bu tartışma, uluslararası burjuvazinin ilk günlerin şaşkınlığının ardından özgüvenini tazelediğini gösteriyor. Bu tartışma, ikinci olarak, Mısır’da ayaklanan kitlelerin (daha doğrusu, önderliklerin) siyasi sınırlarını / sınırlılıklarını gözler önüne sermektedir.

Yukarıda alıntı yaptığımız değerlendirmemizde, Müslüman Kardeşler’in (İhvan-ı Müslimin’in), “sözde emperyalizm karşıtı radikal söylemlerine rağmen, küresel sermayenin Mısır’daki yeni işbirlikçisi olmaya aday bir örgüt” olduğunu ve “zamanla … emperyalist devletlerin ve ulus-ötesi şirketlerin bu bölgeyi daha rahat kontrol ve denetim altında tutmak için ihtiyaç duyduğu, ‘ılımlı İslamcı’ bir burjuva hükümetinin Mısır’da kurulmasına öncülük edebileceğini” belirtmiştik. İhvan-ı Müslimin’in önderlerinden Eşref Abdulgaffar’ın İstanbul’da gazetecilerle yaptığı söyleşisi, bu hareketin siyasi duruşunu hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde özetliyor: “Bizim anayasanın eski hali ile aslında hiçbir sıkıntımız yoktu ama Mübarek çok daralttı ve yetki tek insanda toplandı. İtirazımız buna.” (9 Şubat tarihli Radikal gazetesi)

“6 Nisan Hareketi”ne gelince… Belkemiğini gençlerin oluşturduğu bu hareketin “İçişleri Bakanı’nın görevden alınması”, “olağanüstü hal yasalarının yürürlükten kaldırılması” ve “asgari ücretin artırılması” ile sınırlı talepleri, onun önderliğinin, bütün devrimci demokratik özlemlerine karşın sahip olduğu siyasi ve ideolojik sınırlılığı göstermektedir.

“Silah” mı yoksa perspektif mi?

Bu satırların yazıldığı saatlerde, Mısırlı emekçiler ve gençlik Mübarek’in istifasının ve Süleyman hükümetinin feshedilmesini kutluyor ve ordunun yönetime el koymuş olmasını hiçbir şekilde sorgulamıyor. Dahası, İhvan-ı Müslimin, dün gece yaptığı açıklamada, ordunun yönetime el koymasını memnuniyetle karşıladığını belirtti.

Okurlarımız anımsayacaktır; SOSYALİZM, Mısır’daki halk hareketine ilişkin değerlendirmelerinde, hem tarihsel deneyimleri hem de nesnel ve öznel koşulları göz önünde bulundurarak, işçi sınıfının ve gençliğin ne tür tehlikelerle karşı karşıya kalabileceğini öngörmeye çalıştı. Bize göre, Mısırlı emekçilerin ve gençliğin öncelikli gereksiniminin sosyalist bir perspektif ve buna uygun siyasi örgütlenmesiydi:

“Mübarek diktatörlüğüne karşı harekete geçen halk kitleleri, daha mücadelenin başlangıç evresindedir. Ayaklanmanın nasıl bir seyir izleyeceğinin belirsizliğini koruduğu böylesi kritik bir dönemde, asıl olarak demokratik burjuva ve küçük burjuva siyasi önderliklerin peşinde hareket eden Mısır işçi sınıfı, sarsılan diktatörlüğe son darbeyi vurabilecek toplumsal konumuna karşın, bağımsız siyasi bir özne olmanın çok uzağında. Bu durum, hem Mısır işçi sınıfının hem de sürmekte olan kitlesel başkaldırının kaderini belirleyecektir.

“Mısır işçi sınıfının devrimci bir programla sahneye çıkıp halk hareketinin önderliğini alamaması durumunda -ki bütün gelişmeler bu yönde- halkın devrimci özlemleri mülk sahibi sınıfların çıkarlarına yedeklenecek, isyanın kanlı bir biçimde bastırılması ve askeri bir rejimin kurulması olasılığı artacaktır. Bütün gelişmeler, bundan sonraki süreçte ordunun, ortalık sakinleşene ve bir burjuva çözüm bulunana kadar, ülkenin gardiyanı konumuna gelebileceğini gösteriyor. Bir ‘polis devleti’ olan Tunus’a kıyasla, bir ‘ordu devleti’ olan Mısır’da, iktidar boşluğunun ordu tarafından doldurulma ihtimali daha yüksektir.” (agy.)

Biz bunları yazarken, elbette, Mısırlı emekçilere hitap etmiyor; onlara -deyim yerindeyse- “akıl vermeye” çalışmıyorduk. Yapmak istediğimiz şey, Mısır’daki gelişmeleri tarihsel deneyimler ışığında değerlendirmek; benzeri halk hareketlerinin önümüzdeki aylarda ve yıllarda başka ülkelerde de patlayacağından ve Türkiye’nin de bundan muaf olmadığından hareketle, sosyalistlerin bu hareketleri başarıya ulaştırabilmek için yapması gereken hazırlıklara dikkat çekmekti.

Bu arada, kendisini sosyalist hareket içinde tanımlayan kimi grupların “Mısır -ya da Ortadoğu- Devrimi”nin başladığı (kastedilen, sosyalist devrimden başka bir şey değil) iddiasını ortaya attığına ya da Mısırlı emekçilerin ve gençlerin asıl ihtiyacının silah olduğu tespitini yaptığına da tanık olduk.

Bu tür tespitler, elbette, “iş olsun” diye yapılmadı (tersini düşünmek, onları yapanların ciddiyetini sorgulamak olur). Bununla birlikte, biz, ciddi ciddi ifade edilen “devrim” beklentisini aşırı iyimserlik; rejim karşıtı Mısırlı emekçileri ve gençleri Mübarek’in kiralık katillerinin saldırılarından korumak için geliştirilmiş olan silahlanma çağrısını ise aşırı sol gevezelik olarak gördük. Söz konusu iki eğilimin, modern tarihteki sınıf mücadelelerinden edinilmiş sayısız deneyimi içeren Marksist teoriye yönelik bir küçümsemenin ve ona dudak bükmenin ifadesi olduğunda ısrarlıyız.

Marksistler, herhangi bir kitlesel hareketi “devrim” çığlıklarıyla göklere çıkarmadan önce, söz konusu hareketin ortaya çıktığı uluslararası koşulların ve ülkenin içinde bulunduğu durumun nesnel bir çözümlemesini yaparlar. Bu yapılmadığında, nesnel gerçekliğin yerini özlemler / duygular alır; talep ve sloganlar, aklı başı yerinde herkesin gülümseyip geçeceği uçuk çağrılara dönüşür. Bu tür çağrılar ise yalnızca onu yapanların kitle hareketinden kopukluğunu derinleştirmekle kalmaz, asıl olarak, bu tür tespitleri yapan kişi ya da çevrelerin saygınlığını zedeler.

Silaha ve savaşa yapılan olur olmaz göndermeler de, aynı şekilde, tarihsel maddeci yöntem üzerine kurulu Marksist kurama ilişkin küçümsemenin bir diğer ifadesidir. Hepimiz biliyoruz ki, silah, bu topraklarda, en azından 1960’ların sonlarından bu yana, devrimci mücadele ile özdeşleşmiş, sosyalist devrim bir askeri eyleme -ya da darbeye- indirgenmiştir. Bu yaklaşım, özellikle derin ekonomik krizlerin yaşandığı ve mülk sahibi sınıflardan bağımsız, devrimci bir işçi hareketinin söz konusu olmadığı dönemlerde, radikalleşen küçük burjuvazi içinde, özellikle de devrimci özlemler taşıyan gençlik (özellikle öğrenci gençlik) içinde oldukça prim yapar.

Oysa en “keskin” devrimcilik adına olur olmaz silaha gönderme yapan; bir konferanstan barikat savaşlarına kadar sayısız yöntemi içeren sınıf mücadelesinin yerine “sınıf savaşını” geçiren bu tür söylemler, işçi sınıfı içinde kolay kolay karşılık bulmaz. Zira işçi sınıfı neden, kime karşı, ne zaman ve nasıl kullanacaklarını ve olası sonuçlarını bilmeden; dahası, bütün nesnel ve öznel koşulları oluşmadan silaha sarılmazlar. İşçi sınıfının sermayeye, onun emrindeki çetelere ve burjuva devlet terörüne karşı mücadeledeki üstünlüğü, asıl olarak, onun üretimden gelen gücünde, örgütlülüğünde ve diğer ezilen kitlelere önderlik edebilme yeteneğinde yatar. Bu yüzden, silah, düzen karşıtı radikal küçük burjuvanın bireycilikle damgalanmış aklına gelen ilk mücadele aracı iken, işçi sınıfının başvuracağı en son seçenektir.

Marksist önderlik şart

Tarihsel deneyimler bir yana, en son Mısır’da bugüne kadar yaşanan bütün gelişmeler, hangi nedenle olursa olsun düzene / rejime karşı harekete geçen emekçi kitlelerin öncelikli gereksiniminin net bir perspektif ve bağımsız bir örgütlenme olduğunu göstermektedir.

“Tunus’ta, Mısır’da ya da bir başka ülkede, işçi sınıfı için tek kurtuluş yolu, Marksist partilerin önderliği altında gerçekleşecek olan proleter devrimlerdir. İşçi sınıfının sosyal ve siyasi yaşamın aktif bir öznesi haline gelebilmesi, onun, hem küresel kapitalizme hem de onun yerli ortaklarına karşı, bütün ezilen ve sömürülen kesimlere önderlik edecek bağımsız devrimci eylemi ile mümkündür… Önümüzdeki dönemde, işçi sınıfı devrimcilerinin omuzlarına yüklenecek olan temel görev, tüm dünyada öncü Marksist partilerin inşa edilmesi olacaktır. Burjuvazi tarafından işçi sınıfını ve emekçileri bölmek için kullanılan din, dil, ırk, mezhep vb. ayrımlara karşı başarıyla mücadele etmek; küresel kapitalizmi ortadan kaldırabilmek ve işçi sınıfının devrimci potansiyelini harekete geçirebilmek, Troçki’nin ve IV. Enternasyonal’in temellerini atmış olduğu sürekli devrim perspektifi üzerine kurulu, enternasyonalist bir dünya devrimi programını savunmakla mümkündür.” (www.toplumsalesitlik.org, agy.)

Mısır halkı, kahramanca direnişin 18. gününde Mübarek’in ve şürekasının iktidarına son verdi. Ama bunu gerçekleştiren kitleler, başta Mısır devletinin ve rejimin ana dayanağı olan ordu olmak üzere, burjuva ve küçük burjuva önderlikler hakkında ölümcül yanılsamalar içindedir. Enternasyonalist ve devrimci bir perspektifin yokluğunda, Mısırlı kitlelerin ekmek ve özgürlük talepleri tam olarak elde edilemeyecek; burjuvaziden zorla alınan ödünler de kalıcı olamayacaktır. ABD emperyalizminin ve Mısırlı egemen sınıfların muhalefet önderleriyle görüşerek oluşturduğu “yumuşak / kontrollü geçiş” stratejisinin iktidara el koyan ordunun denetiminde uygulanması kesinleşti. Başta Baradey ve İhvan-ı Müslimin olmak üzere, muhalefet hareketinin önderlikleri, YOK’nin devletin yönetimine el koymasını memnuniyetle karşıladı.

Bütün bu gelişmeler, kitlelerin evlerine ve işlerine dönmesiyle, meydanın muhalif burjuva ve küçük burjuva önderliklere kalacağını; onların da YOK ile el ele burjuva düzene istikrar kazandırmaya çalışacağını gösteriyor. Mısırdaki kitlesel muhalefet hareketinin dağınıklığı, önderliklerin işbirlikçi burjuva karakteri ve işçi sınıfının bağımsız devrimci bir perspektife ve örgütlenmeye sahip olmaması gibi etmenlerin, küresel sermaye ile Mısırlı egemenlerin öz güvenlerini arttırdığı ortada. Ama bu durum, işlerin sorunsuz yürüyeceği anlamına gelmiyor. Askeri yönetim altındaki “geçiş sürecinde”, Mısırlı emekçiler ve gençlik ile umut bağladıkları askeri yönetim arasında hiç beklenmedik kırılmalar ve çatışmalar yaşanacak; bu çatışmalar, kaçınılmaz biçimde kitle hareketi ile onun işbirlikçi önderlikleri arasındaki ilişkilere de yansıyacaktır. Mısır işçi sınıfı ve gençliği, bu süreç içinde edineceği deneyimlerin de etkisiyle, yukarıda aktardığımız Marksist bir perspektife giderek daha fazla yakınlaşacaktır. Yeter ki Marksistler, “keskin” ve bir o kadar ucuz sloganlar eşliğinde canlandırılan küçük burjuva solculuğu ile olan mesafelerini ısrarla korusunlar; devrim ve sosyalizm perspektifini geliştirip yaysınlar ve Marksist önderliğin inşasını ısrarla sürdürsünler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir