MİT TIR’ları, “basın özgürlüğü” ve burjuva ikiyüzlülüğü

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP iktidarı, seçimlere günler kala, basına yönelik saldırısını yeniden yoğunlaştırdı. Hedefte, bu kez, Cumhuriyet Gazetesi genel yayın yönetmeni Can Dündar var. Dündar aleyhinde, gazetesinin 29 Mayıs günkü sayısında “MİT TIR’ları” olarak bilinen olayı yeniden gündeme getirdiği ve olaya ilişkin fotoğrafları yayımladığı için, onlarca yıl hapis cezası istemiyle dava açıldı.

Erdoğan bu haberin yayınlanmasının hemen ardından, iktidarın sözcüsü TRT Haber’de, “Bunların bütün derdi Türkiye’nin imajına şu anda gölge düşürmek… bu haberi özel haber olarak yapan kişi de bunun bedelini ağır ödeyecek. Öyle bırakmam onu.” diyerek, Dündar’ı açıkça tehdit etmiş ve suç duyurusunda bulunmuştu.

Erdoğan’ın, Ankara’nın konuya ilişkin bütün önceki açıklamalarının yalan olduğunu gözler önüne seren “MİT TIR’ları” haberine yönelik tepkisi, iktidarın, tam da seçimler öncesinde, nasıl köşeye sıkışmış olduğunun ifadesidir. Can Dündar, Erdoğan’ın ve iktidarın kendisine yönelik saldırısına, tam bir meydan okumayı ifade eden “20 soru” [1] ile karşılık verirken, gazeteciler ve aydınlar onun yanında olduklarını belirten açıklamalar yayımladılar.

AKP iktidarının Suriye’deki El Kaide bağlantılı İslamcı cihatçılara silah gönderdiği, ilk olarak, 1 Ocak 2014’te Hatay Kırıkhan’daki TIR soruşturmasında kanıtlanmış; ancak MİT’e ait olduğu ortaya çıkan o TIR’ların aranması, hükümet tarafından engellenmişti. Bundan yalnızca 18 gün sonra, Adana’da bir başka TIR operasyonu düzenlenmiş ve Suriye’ye giden 3 TIR’da, çok sayıda silah bulunmuştu. Suçüstü yakalanmış olan AKP iktidarı, önce konuya ilişkin yayın yasağı uygulamış, ardından da soruşturmaları yürüten bütün savcıları ve operasyonda yer alan jandarma komutanını hapse atmıştı.

İktidar, birkaç gün öncesine kadar, TIR’larda silah olmadığını, onların Suriye’deki Bayırbucak Türkmenlerine yardım malzemesi götürdüğünü iddia ediyordu. Bu durum, Cumhuriyet gazetesinin son haberinin ardından değişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Suriye’deki hiçbir gruba silah gönderilmedi” tavrında ısrar ederken, Başbakan Davutoğlu, Fransız Haber Ajansı’na, “Yardım, Özgür Suriye Ordusu ve Suriye halkı içindi. …Çekinmeden söylüyorum. O yardımlar Bayırbucak Türkmenlerine gidiyordu. Orada Türkmen kardeşlerimiz katledilecek biz de izleyecek miyiz?”  diyerek, Suriye’ye yasadışı silah sevkiyatını kabul etti. Bu arada, AKP’nin dış ilişkilerden sorumlu genel başkan yardımcısı Yasin Aktay da, söz konusu MİT TIR’larının Özgür Suriye Ordusu’na (ÖSO) gittiğini açıkladı.

Ankara’nın, başta IŞİD olmak üzere, Suriye’deki ve Irak’taki El Kaide bağlantılı örgütlere silah gönderdiği, onlara eğitim sağladığı ve yaralı El Nusra / IŞİD militanlarını Türkiye’de tedavi ettirdiği, uzun süredir biliniyor. Ankara, bu nedenle, son dönemde, göstermelik de olsa, Batılı müttefikleri tarafından sert bir şekilde eleştiriliyordu. Bununla birlikte, ABD önderliğindeki emperyalist koalisyonla birlikte, “eğit-donat” çerçevesinde, sözde ılımlı İslamcıların Türkiye’de eğitilmesine geçtiğimiz günlerde başlandı.

AKP iktidarının, Suriye’deki emperyalist vekil savaşının bir parçası olarak, radikal İslamcı teröristlerle işbirliğine dair bir diğer belge, hatırlanacağı üzere, 2013 Mayıs’ındaki Reyhanlı katliamının ardından RedHack tarafından ortaya çıkarılmıştı. RedHack’in yayınladığı Jandarma İstihbarat belgeleri, saldırının failinin El Nusra Cephesi olduğunu ve söz konusu saldırı hazırlığından AKP hükümetinin haberdar olduğunu ortaya koyuyordu. [2]

AKP iktidarının muhalif medyaya yönelik saldırısı, kuşkusuz, Can Dündar’ın açıkça tehdit edilmesi ve aleyhine açılan son dava ile sınırlı değil. Sosyalist gazetecilere yönelik saldırıların, bütün önceki hükümetler altında olduğu gibi, AKP iktidarları döneminde de sürdüğü ve onlarca sosyalist aydının “terörist” ya da “terörle bağlantılı” olduğu gerekçesi ile tutuklu olduğu hiç kimse için sır değil.

Bu saldırılar karşısında büyük ölçüde “üç maymun” rolü oynayan burjuva medyasının bir kısmının (önemli bir kısmı son saldırı karşısında da sessiz), bugün, iktidarın basın özgürlüğüne yönelik saldırılarını “görmesi” için, hedef tahtasına kendisinin yerleştirilmesi gerekiyordu. Samanyolu medya grubuna ve Zaman gazetesine yönelik saldırıyı, Cumhuriyet gazetesinin genel yayın yönetmenine karşı başlatılan cadı avı ve Erdoğan’ın Doğan medya grubuna yönelik açık tehditleri izliyor.

Basına yönelik son saldırı, uluslararası gazeteci kuruluşları ve basın tarafından da sert bir şekilde eleştirildi. Bununla birlikte, bankaların ve şirketlerin denetimindeki aynı uluslararası medyanın AKP iktidarına yönelik eleştirilerinin arkasında, basın özgürlüğüne yönelik saldırılar karşısında duyulan kaygılar ya da halkın haber alma özgürlüğünü savunmaları yatmıyor.

Uluslararası medyanın Türkiye’deki basın özgürlüğüne yönelik saldırılara gösterdiği tepki, tam bir ikiyüzlülük örneğidir. Aynı medya, iki yıl önce, ABD yönetimi ve diğer emperyalist hükümetler NSA’in yasadışı dinlemelerini açığa çıkartan Edward Snowden’a karşı bir cadı avı başlattığında, kendi egemen sınıflarının ardında hizaya geçmişti. Onlar, tüm ABD vatandaşlarının ve 700 milyon Avrupalının da aralarında yer aldığı dünyadaki tüm insanların her etkinliğinin yasadışı izlenmesine olanak sağlayacak düzenlemelerin sürdürülmesinden yana tavır almışlardı. Wikileaks’in kurucusu Julian Assange’a ve gizli belgeleri açığa çıkartan Chelsea Manning’e yönelik saldırı da bunun bir parçasıdır. [3]

Başta Washington ve Berlin olmak üzere emperyalist merkezlerin doğrudan desteğiyle iktidara gelen Erdoğan önderliğindeki AKP’nin, özellikle son iktidar döneminde izlediği politikalar sonucunda, NATO’lu müttefiklerinden hızla uzaklaştığı biliniyor. Erdoğan ve AKP iktidarı, bir zamanlar onu yere göğe koyamayan emperyalist merkezlerin gözünde, uzunca süredir, “güvenilmez ortak” konumunda. [4] Geçtiğimiz aylarda, Batı başkentlerinde, Türkiye’nin NATO’dan çıkartılması olasılığı bile tartışıldı. Özetle, uluslararası medyanın AKP yönetiminin basına yönelik bu son saldırısına gösterdiği tepki, uluslararası sermayenin ondan kurtulma isteğinin bir ifadesidir.

AKP iktidarının Can Dündar’a yönelik saldırısı, savaş suçlarını örtme ve kirli politikasını sürdürme amacının yanı sıra, onun, başta yargı ve güvenlik olmak üzere devlet bürokrasisinin ardından, muhalif burjuva basını da bütünüyle kendi denetimi altına alma yöneliminin bir parçasıdır.

İktidar, geçtiğimiz aylarda çıkarttığı yasaların ardından, “paralel yapı ile mücadele” maskesi altında aralarında Samanyolu yayın grubu başkanı Hidayet Karaca’nın da bulunduğu muhalif gazetecileri tutukladı ve birçok gazeteci aleyhine dava açtı. Ülkedeki en büyük burjuva medya gruplarından olan Doğan yayın grubu, açıkça hedef tahtasına yerleştirilmiş durumda. Medyada, iktidarın önümüzdeki dönemde, yüzlerce gazeteciyi kapsayan yeni bir operasyon dalgası başlatacağı yönünde haberler yer alıyor. Bütün bunlar, kendisini yaratmış olan emperyalist merkezlerin ve büyük sermayenin desteğini önemli ölçüde yitirmiş ve gırtlağına kadar yolsuzluk batağına batmış bir iktidarın çırpınışlarıdır.

Halkın haber alma özgürlüğüne yönelik saldırıların AKP iktidarı ile sınırlı olmadığını ve onu yaratıp üç dönem iktidarda tutan başlıca güçlerden birinin, bugün onun tehdidi altında olanların önemli bir kısmı da dahil burjuva medya grupları olduğunu unutmamak gerekiyor.

Bu uluslararası ve ulusal burjuva medya, şimdi, onun iplerini elinde tutan şirketler ve patronlar AKP iktidarı ile karşı karşıya geldikleri için “hedef tahtasına” yerleştirilmiş durumda ve “basın özgürlüğü ortadan kaldırılıyor” diye haykırıyor. Burjuva medyanın AKP iktidarına yönelik tepkisinin ardında, bütünüyle kapitalist çıkarların ve kar ilişkisinin bozulması yatmaktadır ki bu, hangi burjuva siyasi parti iktidara gelirse gelsin yaşanabilecek bir durumdur.

Unutmamak gerekir ki, AKP iktidarının Suriye’de dört yıldır devam eden savaş politikası, en son, sözde “IŞİD’e karşı mücadele” için kurulan emperyalist koalisyonda ve ABD ile Türkiye’nin de aralarında yer aldığı bölgesel müttefiklerinin Esad rejimine karşı El Kaide ile ittifakı geliştirmesinde [5] görüldüğü üzere Batılı emperyalist vekil savaşının doğrudan bir parçasıdır. Bugün AKP’yi eleştiren sermaye ve medya gruplarının hiçbiri, ne Suriye’de ve Irak’ta devam eden emperyalist müdahaleye ne de bu uluslararası savaş yöneliminin tamamlayıcısı olarak tüm ülkelerde demokratik hakların ortadan kaldırılmasına/polis devleti inşasına karşı çıkmaktadır.

Demokratik hakların savunusunu ve savaşa karşı mücadeleyi ilerletebilecek tek toplumsal ve siyasal güç işçi sınıfıdır. Bugün işçi sınıfı ve gençlik, AKP iktidarının Suriye iç savaşındaki suçlarını ifşa ettiği için hedef tahtasına yerleştirilen Can Dündar’a yönelik saldırıya, tüm diğer güçlerden bağımsız olarak, demokratik hakların savunusu ve savaşa karşı mücadele temelinde karşı çıkmalıdır. Tüm suçlamaların geri çekilmesi ve gerçek suçları açığa çıkartmak üzere tüm gizli belgelerin açıklanması talebi yükseltilmelidir.

Ancak, iktidarda kalabilmek için her şeyi yapabileceğini gözler önüne sermiş olan Erdoğan önderliğindeki AKP’nin Can Dündar’a ve diğer gazetecilere yönelik saldırısına, emekçi kitlelerin haber alma özgürlüğünü savunma ve savaşa karşı mücadele temelinde gerçekten karşı çıkmanın tek yolu, tüm burjuva eğilimlerden bağımsız bir şekilde, gazeteciliği büyük sermayenin çıkarlarına hizmet eden bir meslek olmaktan çıkarmaktan ve savaş karşıtı mücadeleyi onu doğuran kapitalizme karşı mücadeleyle birleştirmekten geçmektedir.

Medyanın kapitalist karakterinden arındırılması ve tüm silahların gömülmesi anlamına gelen böylesi bir dönüşümü, hiçbir burjuva iktidar gerçekleştiremez. Bu, yalnızca, kendi siyasi partisi önderliğinde iktidara gelmiş bir işçi sınıfının, toplumu sosyalist temelde tepeden tırnağa yeniden örgütlemesi biçiminde ve uluslararası çapta gerçekleşecek kapsamlı bir dönüşümün parçası olarak yaşanabilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir