Metal sektöründeki satış sözleşmeleri sendikaların ve sahte solun rolünü sergiliyor

MESS ile üç sendika arasında 130 bin dolayında işçiyi kapsayan grup toplu iş sözleşmesi süreci, geçtiğimiz hafta sendikaların art arda aynı sözleşmelere imza atmasıyla sonuçlandı.

Türk-İş’e bağlı Türk Metal ile Hak-İş’e bağlı Özçelik-İş sendikalarının geçtiğimiz Çarşamba günü ayrı ayrı sözleşmelerin imzalandığını ve “zafer” elde ettiklerini açıklamasını, DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş’in 5 Şubat’taki greve üç gün kala, 2 Şubat’ta anlaşmanın sağlandığını duyurması izledi.

Türk Metal’in “Sonuçlar iş yerlerimizde coşkuyla ve sevinçle karşılandı,” yalanıyla duyurduğu ve diğer sendikalara model olan iki yıllık sözleşme, ilk altı ay için yüzde 17, sonraki altı aylık dönemler için de enflasyon oranında zam getiriyor. Bu, gerçek enflasyonun çok daha yüksek olduğunun kimse için bir sır olmadığı koşullarda, metal işçilerinin gerçek ücretlerinde yeni bir kayıp anlamına geliyor.

2018 başında yine işçilerin grev iradesini hiçe sayarak yapılan bir önceki sözleşmede bile yetersiz bir yüzde 24 zam oranı elde edilmiş ve bu oran durmadan artan enflasyon karşısında hızla erimişken, 2020 sözleşmesinin bir “başarı” olarak sunulması, fabrikalarda artan sömürüyle birlikte kötüleşen yaşam koşulları karşısında öfkeleri giderek büyüyen metal işçilerinin aklıyla alay edilmesinden başka bir anlama gelmiyor.

Yeni satış sözleşmelerinin bir kez daha açıkça ortaya koyduğu gerçek, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de, sendikaların işçi sınıfının mücadelesinin önündeki aşılması gereken engeller olduğudur. Bu durum, ikiyüzlü bir şekilde “mücadeleci” pozuna giren sendika bürokratlarının gerçek müttefikleri ile ilişkilerinde kendisini açıkça ortaya koymaktadır.

Türk Metal Genel Başkanı Pevrul Kavlak sözleşmeyle ilgili yaptığı basın açıklamasında MESS yönetimine teşekkür ederken, Birleşik Metal-İş Genel Yönetim Kurulu, tabandaki ezici grev iradesini hiçe sayarak imzaladığı sözleşme için “Aile, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na teşekkür ederiz,” açıklaması yaptı. Her üç sendikanın da üyesi olduğu IndustriALL da, sendikaları “başarıları” için kutlayan bir açıklama yayımladı.

21 Ocak’ta yayımladığımız “Sendikalar artan hoşnutsuzluk karşısında metal işçilerini kontrol altında tutmaya çalışıyor” başlıklı yazıda, metal işçilerine karşı kurulan ittifaka karşı uyarıda bulunarak şunları yazmıştık: “Bu üç sendikanın IndustriAll’ın önderliğinde bir araya gelmesi, işçiler tarafından bir uyarı olarak görülmelidir. Bu, Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) tarafından Ekim ayında hükümetin desteğiyle düzenlenen ve DİSK, Türk-İş ve Hak-İş genel başkanlarının katıldığı ‘Ortak Paylaşım Forumu’nun ardından, egemen sınıfın tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de büyüyen işçi sınıfı muhalefetini kontrol altına alıp bastırma çabalarını arttığını göstermektedir.”

Hükümet-şirket-sendika ittifakını sergileyen bu durum, özünde egemen sınıfın işçi sınıfına karşı sıkı işbirliğini vurgulamakta ve işçilerin kendi bağımsız ve uluslararası perspektiflerini ve örgütlenmelerini geliştirmeden bu ittifaka karşı koyamayacaklarını göstermektedir.

Bununla birlikte, 2020 toplu sözleşmesinin imzalanması sürecinde faşistinden sahte solcusuna tüm sendika bürokratlarının “mücadeleci” bir görünüm sergileme çabası ve Bursa ile Gebze’de büyük mitingler düzenlemeleri, metal işçilerinin tüm dünyadaki sınıf kardeşleri gibi mücadele etme yönünde artan basıncını dizginlemeyi amaçlıyordu.

Söz konusu olan sadece MESS üyesi milyarderlerin kârlarının güvence altına alınması değil, hükümetin Suriye’de savaşa hazırlandığı koşullarda grev yasağını tanımayarak gerçekleşecek olası bir kitlesel militan grevin egemen sınıf için kabul edilemez olmasıydı. Aylardır çeşitli eylemlerdeki coşkularıyla ve son olarak da düzenlenen mitinglerdeki kararlılıklarıyla metal işçileri, hükümetin neredeyse kesin olan yasağına boyun eğmeme eğilimlerini ortaya koymuşlardı.

Bu gerçek, sendikaların rolünün işyerlerinde emek polisliği yapmakla sınır olmadığını; bundan çok daha önemlisi, olası siyasi grevlerin ve kitlesel mücadelelerin önüne geçerek kapitalist düzenin korunması ve egemen sınıfın gerici politikalarının işçi sınıfından gelen bir meydan okuma olmadan sürdürülmesi olduğunu bir kez daha gözler önüne sermektedir. Dahası bu durum, hükümetin savaş politikaları ile kapitalistlerin çıkarları arasındaki bağı vurgulamakta; işçilerin savaşa karşı çıkmadan kapitalistlere karşı kendi sınıfsal çıkarlarını savunamayacaklarının altını çizmektedir.

Sınıfsal çıkarları şirketlerin ve egemen seçkinlerin çıkarlarıyla bütünleşmiş, hali vakti yerinde orta sınıfa mensup sendika bürokratlarının ve onların sahte solcu siyasi destekleyicilerinin işçileri bastırma yönündeki tüm çabalarına rağmen, satış sözleşmeleri işçilerin mücadele azmini kırmıyor; tersine, öfkelerini körüklüyor ve sendikaların gerçek işlevinin farkına varmalarını sağlıyor.

Bu durum, Birleşik Metal-İş’in de aynı sözleşmeyi imzalamasının ve Gebze şubesini yukarıdan ikiye bölme kararı almasının ardından işçilerin sosyal medyada gösterdikleri öfkeli tepkilerde açıkça görülmektedir. Sadece sendikayı değil, DİSK ve Birleşik Metal-İş bürokrasisinin arkasında saf tutan ve tüm ihanetlere suç ortaklığı yapan sahte solu da mahkum eden bu tepkiler, önümüzdeki döneme, tüm dünyada olduğu gibi tabandan gelişen ve sendikaları aşan kitlesel ve militan işçi mücadelelerinin damgasını vuracağının işaretleridir. Çok sayıda işçiden gelen tepkilerin sadece bir kısmını aktaracak olursak: “Genel merkezimiz yeterince sermayeye hizmet ediyor…” “Sendika işçi sınıfının kararının yanında durdu mu? Bu saatten sonra işçi sendikanın yanında durur mu, o meydanlar bir daha dolar mı, o sloganları artık kimler atar, bir düşünsün koltukçular.” “Artık sendikalar sermaye ve işçi arasında bir kan emici kenedir bu böyle biline.” “Sendika ve sendikacılık bugün itibariyle ölmüştür. Hepimizin başı sağ olsun. Bundan sonra % kaç zam alacağımızı bize bakanlık bildirsin.”

Metal işçilerinin ve bir bütün olarak işçi sınıfının, kapitalist sistemin ürettiği sömürü, yoksulluk ve toplumsal eşitsizlik koşullarına ve bu durumun suç ortaklığını yapan sendikalara artan öfkesini yansıtan bu tepkiler, 2015’teki fiili metal grevleri dalgasına benzer bir mücadelenin tabanda mayalanmakta olduğunu göstermektedir.

Hükümetin, MESS’in ve sendikaların büyük dersler çıkardığı, işçi sınıfının da kendi siyasi derslerini çıkarması gereken bu son derece önemli deneyimle ilgili 29 Mayıs 2015’te yayımladığımız “Metal sektöründeki grevlerin ilk siyasi dersleri” başlıklı yazımızda belirttiğimiz gibi:

“Metal sektöründe iki haftadır yaşanan yasadışı grev dalgasının Renault ve Tofaş gibi büyük fabrikalarda başta konulan hedeflere ulaşamadan sona ermesi, şirket-burjuva siyaset kurumu-medya-sendikalar ittifakının sahte solun desteğiyle elde ettiği bir başarı gibi görünebilir. Ama bu hiç kimseyi aldatmamalı. Renault’da başlayan kitlesel eylemler, Ortadoğu’da artan savaş tehlikesi ile derinleşen ekonomik krizin ortasında, on yıllardır izlenen toplumsal karşıdevrim politikaları sonucunda bir barut fıçısına dönmüş olan işçi sınıfının her an patlayabileceğini gözler önüne sermiştir ve verilen mücadelenin kazanımı elde edilen ekonomik haklar değil bu siyasi sonuçtur.”

Metal işçilerinin müttefiki ne sendikalar ne de işçileri sendikalara ve kapitalist düzene zincirlemeye çalışan sahte sol örgütlerdir. Metal işçilerinin müttefiki, Meksika’dan Şili’ye, ABD’den Fransa’ya, Hindistan’dan Çin’e, Lübnan’dan Irak’a kadar dünyanın dört bir yanında sendikaları da karşısına alarak harekete geçmeye başlayan uluslararası işçi sınıfıdır.

İşçilerin yaklaşan mücadelelerde ihtiyaç duyduğu şey, mücadelenin kontrolünü şirket yanlısı sendikaların elinden almalarını sağlayacak bağımsız taban komitelerini inşa etmeleri ve işçi sınıfının uluslararası birliğine dayanan sosyalist bir siyasi strateji benimsemeleridir.

Yazar ayrıca şunları öneriyor:

Metal Grevi Süreci, İşçi Sınıfı ve Sendikalar

Sendikalar sosyalizme neden düşmanlar?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir