Metal grevleri ve Kızıl Bayrak’ın “yeni sendika” perspektifi

Türkiye’nin başlıca sanayi kentlerinden Bursa’daki Renault fabrikasında patlayan ve çeşitli metal fabrikalarına yayılan grevler, işçi sınıfı içinde her an yaşanabilecek bir hareketliliğe işaret etmesinin yanı sıra, kimi önemli siyasi konuları da yakıcı bir şekilde yeniden gündeme getirdi.

Bunların başında, “reform mu, devrim mi?” sorunuyla doğrudan bağlantılı olan sendikalar ve “sol”un sendikalara yaklaşımı konusu geliyor. Bilindiği gibi, Türkiye “solu”nun ezici bir çoğunluğu, metal işçilerinin kendiliğinden patlayan, yerelle sınırlanmayan ve -yalnızca pratik örgütsel düzeyde de olsa- sendikal cendereyi aşan mücadelesine, bir kez daha sendikaları savunarak tepki verdi.

Sahte solun tamamı, bu militan eylemin asıl olarak Türk Metal’e karşı olduğunu ileri sürüyor ve işçilere bir diğer sendikal cendereyi ifade eden Birleşik Metal-İş’i adres gösteriyor. Örneğin DİP, “Metal işçisi nasıl kazanır?” başlıklı üç yazıda,[1] işçileri Birleşik Metal’e kazanmak için, yalnızca bir sendika bürokratının ya da onun emrindeki bir uzmanın ağzından çıkabilecek, bir sürü argüman sıralıyor. DİP, gerçekleri açıkça çarpıtarak, Birleşik Metal sendikası içinde “demokrasi” olduğundan söz ediyor ve onun “mücadeleci” olduğunu iddia ediyor. Sınıf işbirliğinin ve artık çoktan tarihe gömülmüş olan burjuva reformizminin açık savunuculuğuna soyunan DİP’in başlıca argümanı, Birleşik Metal’in, “öyle ya da böyle, 29 Ocak grevine imza atmış” olması!

Bu eklektik, izlenimci ve faydacı yaklaşımın Marksizm’e uzaklığı bir yana, gerçek bunun tam tersidir. DİP’in “demokratik” olarak göstermeye çalıştığı Birleşik Metal sendikasında, işçilerin en ufak bir söz, yetki ve karar hakkı bulunmamaktadır. Bu sendikadaki muhalif işçiler, özellikle de sosyalist olanlar, aynı diğer sendikalarda olduğu gibi, bürokratların gazabına uğramaktadır. Birleşik Metal sendikası, aynı diğerleri gibi, tüm toplu sözleşme süreçlerinde işçileri satmasının yanı sıra, Gezi Parkı protestoları günlerine denk gelen grevlerini iptal etmiş ve en son, 29 Ocak grevinin hükümetçe yasaklanmasına bir can simidi gibi sarılarak işçileri iş başı yapmaya zorlamıştı. Bu sendika, sermayeye ve siyasi iktidara olan son hizmetini, fiili greve çıkan metal işçilerini yalnız bırakarak yerine getirdi. Bütün bu nedenlerden dolayı, üretimi durduran ve eylemler yapan işçiler, yalnızca Türk Metal’i değil ama Birleşik Metal’i de hedef tahtasına yerleştirmişlerdi (bu durum, elbette, metal işçilerinin eyleminin sendikal sınırları aştığını göstermiyor. Tersine, bu eylemler, bütünüyle sendikal çerçevede gerçekleşmiş, sahte solun da katkısıyla, o sınırları aşamamıştır).

Sahte solun sendikacılığı ve sendikaları, üstelik de bir zamanlar sahip oldukları bütün reformist olanakları tükettikleri bir süreçte savunması, yalnızca tarihsel olarak gerici olmakla kalmamakta, açıkça sermayenin ve burjuva devletin yanında yer almak anlamına gelmektedir. Türkiye sahte solunun sendikaları savunusu, bu yüzden, Yunanistan’daki iktidara, işçi sınıfına karşı kemer sıkma saldırılarına devam eden Syriza’ya övgüler yağdırması ve onun Türkiye’deki kardeş partisi HDP üzerinden Ortadoğu’daki emperyalist müdahalelere yedeklenmesi ile kopmaz şekilde bağlantılıdır.

Kızıl Bayrak’ın “yeni sendikalar” talebi

Türkiye “solu”nun metal işkolunda yaşanan yasadışı meşru kitlesel eylemlere yönelik tavrı, sahte solun açık düzen savunuculuğundan ibaret değildi. Özellikle Stalinist gelenekten gelen ve onunla Marksist bir hesaplaşma yaşamamış bir çevrede, bu militan mücadele üzerinden “sınıf mücadeleci” ve “farklı” sendikalar yaratılabileceği düşüncesinin yeniden canlandığını ve buna sahte solun bir eleştirisinin eşlik ettiğini görüyoruz.

Kızıl Bayrak gazetesi, 22 Mayıs 2015 tarihli sayısında, “Metal işçileri ‘yeni’yi yaratacak!” [2] başlıklı bir yazı yayımladı. Bu yazıda, otomotiv sektöründe patlak veren son yasadışı grevleri Birleşik Metal yararına kullanmak için elinden geleni yapan sahte solculardan farklı olarak mevcut sendikalar karşısında mesafeli bir tutum sergileniyordu. Gazete, web sitesinde yayımlanan “Metal eylemleri ve sol hareket” [3] başlıklı bir başka yazıda da, Birleşik Metal’i destekleyen sahte solu, “sınıf devrimcilerine dönük düşmanca tutum” almakla ve “grev kırıcı pratiklerini” sürdürmekle eleştirdi. Kızıl Bayrak gazetesi, sahte solun metal sektöründeki greve ilişkin tavrını, doğru bir şekilde, daha önce Tekel, Greif vb. direnişler sırasında da oynadığı “grev kırıcı” rolün tekrarı olarak değerlendirdi.

Ama bu değerlendirmeler, kapitalizmin ve sendikaların evrimine ilişkin herhangi bir bilimsel çözümleme temelinde yapılmadığı için, eklektizmin ve faydacılığın sınırlarını aşmamaktadır. Bu yüzden, Kızıl Bayrak, bir yandan “işçiler eski anlamda ‘sendikalı’ olmayı değil örgütlü olmayı tercih etmektedirler.” tespitini yaparken, aynı zamanda, “İşçilerin istedikleri sadece aidat ödedikleri bir sendika değil, taban inisiyatifleriyle söz-yetki-karar haklarını uyguladıkları bir sendika… yani sınıf sendikacılığıdır.” diye yazabiliyor.

Kızıl Bayrak, sendikaların açıkça sermayenin polisi işlevini fark etmekle birlikte, bu işlevin maddi ekonomik-toplumsal temellerini incelemek yerine, sorunu, basitçe, “mevcut” sendikalara özgü bir “önderlik sorunu” olarak görmekte; çözümü de, mevcut önderliklerin yerini “devrimci” ya da “mücadeleci” sendikacıların almasında bulmaktadır. Bu yaklaşımın, bütün toplumsal süreçleri (kurumlar, önderlikler ve perspektifler dahil) tarihsel olarak oluşmuş maddi ekonomik temelleri üzerinde ve hem onlarla hem de birbirleri ile ilişkileri içinde ele alan tarihsel maddeci diyalektik yöntem ile hiçbir ilişkisi bulunmamaktadır.

Dahası, bu yaklaşım, komünistinden faşistine, liberalinden sosyal demokratına kadar, birbirinden çok farklı (hatta düşman) ideolojik ve siyasi çizgilere sahip önderlikler altındaki sendikaların nasıl olup da tüm dünyada ve aynı dönemde şirketlerin ve siyasi iktidarların emek polisliğine soyunduğunu açıklamıyor. Bu yaklaşım, bir zamanlar işçi sınıfı adına önemli ekonomik ve sosyal kazanımlar elde edebilen, siyasi iktidarları çalışanlar yararına yasal değişikliklere zorlayan sendikaların, nasıl olup da, kabaca son 30-35 yıl içinde bütün reform taleplerinden vazgeçtiği konusunda da akla yatkın bir şey söylemiyor. Dolayısıyla, söz konusu yaklaşım, sendikalarının şirketler ve siyasi iktidarlar ile el ele önceki dönemin bütün kazanımlarını ortadan kaldırdığını gören işçileri, gerçek bir kafa karışıklığı içinde, perspektifsiz bırakmaktadır.

Kızıl Bayrak gazetesinin, “sendikalı olmak mı, örgütlü olmak mı?” sorusu etrafında birbiriyle çelişen sözler söylemesi ve Marksistler açısından son derece net olan sendikal örgütlenme/bilinç – siyasi (komünist) örgütlenme/bilinç arasındaki ayrımı bulanıklaştırması, tam da böyle bir kafa karışıklığını körüklemektedir. Aslında, bizzat Kızıl Bayrak’ın kafasının “karışık” olduğunu söyleyebiliriz.

Sahte solu “işçilere Türk Metal’den istifa sonrası başka bir sendikayı, Birleşik Metal-İş’i adres gösterdikleri” için eleştiren Kızıl Bayrak, işçilerin, “eski anlamda ‘sendikalı’ olmayı değil örgütlü olmayı tercih” ettiklerini yazıyor. Buradaki kritik ifade, “eski anlamda ‘sendikalı’ olmak”tır. Kızıl Bayrak, böylece, kendi önerdiği sendikanın “yeni” türde bir sendika olduğunu vurgulayarak, “sınıf uzlaşmacı” ve “reformist” sendikalar ile arasına mesafe koymaya çalışıyor: “İşçilerin istedikleri sadece aidat ödedikleri bir sendika değil, taban inisiyatifleriyle söz-yetki-karar haklarını uyguladıkları bir sendikadır. Yani sınıf sendikacılığından bahsediyoruz.”

Kızıl Bayrak, metal işçilerine Birleşik Metal’i önermenin “işçileri bir sendika bürokrasisinden alıp öteki sendika bürokrasisinin çarklarında ezilmeye bırakmak; esasta işçiyi silahsız bırakmak” anlamına geldiğini ve “en ilericisinden en gericisine kadar sendikaların artık işçi sınıfı mücadelesini ileriye taşıyamadığı”nı itiraf etmekte ama işçi sınıfına, “yeni” bir sendikadan başka bir şey önermemektedir. Bunun nedeni, Kızıl Bayrak’ın ulaştığı bu sonuçların, Marksist teorik temeller ve ilkeler değil; işçi sınıfının günlük pratiği içinde edinilmiş deneyimler üzerine kurulu olmasıdır.

Kızıl Bayrak, kapitalizmin ve işçi hareketi içinde 150 yılı aşkın süredir var olan sendikaların tarihsel maddeci bir çözümlemesine sahip olmadığı için, işçi komiteleri/konseyleri/meclisleri, adını ne koyarsanız koyun, işçi sınıfının öz örgütlenmeleri ile sendikaları birbirine karıştırmaktadır. Onun “yeni” sendikaya atfettiği özellikler, gerçekte, bir işçi iktidarının işyerindeki nüvesi olarak en baştan itibaren düzen dışı kurumlar biçiminde doğan öz örgütlenmelere aittir. Sendikalar ise, hangi sıfata sahip olursa olsun, önderliğinde kimler yer alırsa alsın, tek bir nesnel toplumsal işleve sahiptir: ulusal emek piyasasının düzenlenmesi üzerinden toplumsal artı-değerin üretiminde ve paylaşımında rol oynamak.

Yani sendikalar, kapitalizm içi örgütlenmelerdir ve bu yüzden, doğrudan demokrasiyi (“söz-yetki-karar”ın işçilere ait olduğu, seçilenlerin hiçbir ayrıcalığa sahip olmadığı ve her an geri alınabildiği işçi demokrasisi) gerçekleştiremezler. Onlar, en fazlasından temsili burjuva demokrasisi temelinde işleyen bürokratik kurumlardır. Burjuva parlamentoları ne kadar demokratikse ve ne kadar emekçi halkı temsil ediyorsa sendikalar da o kadar demokratik olabilir ve o kadar işçileri temsil edebilirler.

Sendikalar, üzerinde yükseldikleri ve biçimlendikleri tarihsel olarak belirlenmiş maddi koşullardan dolayı, hiçbir zaman işçi demokrasisinin organları olmamış aksine her zaman onun karşısında yer almışlardır.

Sendikalar, tarihleri boyunca, Marksist devrimci hareket ile acımasız bir mücadele içinde oldular. 1800’lerin sonlarında, dönemin en büyük Marksist partisi olan Almanya’daki Sosyal Demokrat Parti (SPD) önderliğinde kurulan sendikalar, aynı diğer ülkelerdekiler gibi, II. Enternasyonal’in neredeyse bütün partilerinin emperyalist savaşı desteklemesinde belirleyici rol oynadılar. Onlar, 1917 Ekim Devrimi’ne ve 1918-19 Alman devrimine karşı çıktılar; İspanyol devriminde, anarşistlerin önderliğindekiler de dahil, Stalinist Komünist Parti ile birlikte burjuva iktidara yedeklendiler. Stalinist bürokrasinin “kızıl” sendikaları, Hitler’in iktidara gelmesine siyasi katkı da dahil, komünist partilerin ulusalcı yozlaşmasının başlıca hızlandırıcıları oldular ve “halk cepheci” ihanet politikalarında başrolü oynadılar.

Bu tarihin Türkiye’deki yansımasını görmek için DİSK’e bakmak yeter. 1960’ların militan sınıf mücadelelerinden doğan DİSK, militanlıklarından kuşku duyulmayacak işçilerin, ulusalcı sosyal demokrat ve Stalinist önderlikler eliyle sendikal çerçeve (burjuva yasallığı ve reformizm) içinde tutulduklarında nasıl hızla sınıflarından uzaklaşıp bürokratlaştığının tipik bir örneğidir. “Sınıf sendikacılığı” şiarını yükselten “yeni” sendikal örgütlenme olarak DİSK’in tarihi, 15-16 Haziran büyük işçi direnişinden başlayıp 12 Eylül askeri darbesine rezilce teslim olma ile devam eden “ihanetler” ile doludur. DİSK’in burjuva yasallığını aşan her işçi hareketini engelleme çizgisi, 1990’ların başlarında yeniden açılmasının ardından, 1991’de düzenlenen “Ören Toplantısı”nda benimsediği “çağdaş sendikacılık” anlayışı ile birlikte, bir “sivil toplum kuruluşu” haline gelmesi ile taçlanmış durumda.

Sendikaların genel olarak işçi sınıfı karşısındaki konumunu en yalın şekilde gösteren bir diğer olgu, onların burjuva siyaset kurumu ile ilişkileridir. Bir zamanlar sosyal demokrat ya da Stalinist partilere eklemlenmiş kitlesel işçi örgütleri olan sendikalar, bütün bu ulusalcı önderlikleri çökerten küreselleşme sürecinin darbeleri altında, yüzlerini hızla küresel şirketlere ve onların emrindeki siyasi iktidarlara döndüler. İşçilerin çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmeye yönelik her türlü ulusal reform olanağını ortadan kaldıran üretimin küreselleşmesi, sendikaların, “işçi sınıfının çıkarları” ile olan son bağlarını da ortadan kaldırdı.

Kızıl Bayrak, Stalinist “kızıl sendikalar” geleneğine uygun olarak, ama yanlış bir zamanda, bir zamanlar DİSK’in üzerinde yükseldiği “devrimci” ve “sınıf mücadeleci” sendikacılık anlayışını savunmaktadır. Yani o, toplumsal bir örgütlenme ve ideoloji olarak sendikalara ve sendikacılığa değil; “komünist” olmayan sendikacılığa ve sendikalara karşıdır. Kızıl Bayrak’ın metal işkolunda “yeni” bir sendika kurulması çağrısı, onun, Lenin’in sözleriyle, “tam da burjuva işçi sınıfı politikası” olan “sendikacı işçi sınıfı politikası” [4] yaptığının ifadesidir.

Kapitalist sömürü koşullarını iyileştirmek amacıyla yeni sendikalar kurmak Marksistlerin işi değildir (Bunun yanı sıra, sendikal örgütlenmenin bulunduğu bir sektörde, “yeni sendika” kurmak Leninist bir tutum da değildir). Marksistler, ücretli emek sömürüsünün açlık, işsizlik, yoksulluk, sefalet, savaş vb. sonuçlarının kaynağı olan kapitalizmin bizzat işçi sınıfı tarafından ortadan kaldırması için mücadele ederler. Bu da, başta sendikacılık olmak üzere, kapitalizmin “iyileştirilerek” devamından yana olan bütün ideolojilere karşı mücadeleyi gerektirir.

Öte yandan sendikalar, işçi sınıfının burjuva ulusal sınırlar, işkolları, rakip sendikalar ve çalışanlar-işsizler arasında bölünmüşlüğü üzerinde yükselir ve bunu teşvik ederler.  Oysa Marksistler, işçi sınıfının, kapitalizmin yol açtığı bütün bu sınırların ötesinde birleşmesini savunurlar.

1,5 milyona yakın işçinin çalıştığı Türkiye’deki metal sektöründe, Türk Metal’den istifalar başlamadan önce sendika üyesi olan işçi sayısı, toplam işçilerin yüzden 10’undan biraz fazlaydı. Sendikalı işçiler de üç sendikaya bölünmüş durumda. İşçilerin sendikalar eliyle yaşadığı örgütsel parçalanmışlık, işçi sınıfının tamamı söz konusu olduğunda, tüm dünyada olduğu gibi, çok daha derin durumdadır. İşçi sınıfının küçük bir kesimini barındıran sendikalar, bu bölünmüşlüğü ve parçalanmışlığı aşmanın değil derinleştirmenin araçlarıdır. Kurulacak her “yeni sendika” işçileri sadece “yeni” görünümlü hapishanelere kapatmak anlamına gelecek ve bu sendikaları kuran öncü işçilerin hızla bürokratlaşarak işçi sınıfının karşısına geçmesine yol açacaktır. Bu, yalnızca herhangi bir sosyalist akım değil ama Troçkistler önderliğinde kurulacak sendikalar için de geçerlidir.

Özetle, başta metal işçileri olmak üzere, işçi sınıfının ihtiyacı olan şey, önümüzdeki büyük mücadeleleri kapitalizm kanallarına akıtacak “yeni” DİSK’ler değil; kapitalizme ve onun bütün örgütsel uzantılarına karşı mücadele edecek yeni türde militan taban örgütlenmelerdir. İşçi sınıfının bu örgütleri yaratması için öncelikle ihtiyaç duyduğu şey ise enternasyonalist sosyalist bir perspektif ve programdır.

Marksizm ve sendikalar

Marksist sınıf politikaları, işçi sınıfının şu ya da bu kesiminin hatta bütününün yaşadığı günlük deneyimlerden hareketle oluşturulamaz. Onlar, kapitalizmin bilimsel teorik çözümlemesi ve işçi sınıfının uluslararası tarihsel deneyimleri üzerinde inşa edilirler. Yalnızca tarihsel maddeci diyalektik yöntem aracılığıyla belirlenebilecek olan Marksist politikalar, bu sayede, tutarlı bir bütünsellik içindedirler ki bu, aynı zamanda, Marksistler ile eklektik, izlenimci, faydacı vb. her türden post-modern eğilim arasında aşılmaz bir uçurum oluşturur.

Marksizmin kurucuları, başta Kapital olmak üzere, birçok yapıtlarında sendikacılığın, ulusal emek piyasasının düzenlenmesi üzerinden toplumsal artı-değerin üretiminde ve paylaşımında oynadığı rolü ve kapitalizm içi karakterini bilimsel olarak ortaya koymuşlardı. Ardından, başta Rosa Luxemburg, Lenin ve Troçki olmak üzere Marksist önderler, sendikacılığın uluslararası komünist hareketin yozlaşmasında ve işçi sınıfının önemli yenilgilerinde oynadığı rolü gözler önüne serdiler.

  1. Enternasyonal içindeki siyasi ifadesini Almanya’da Bernsteincılık, Rusya’da “ekonomizm” biçiminde bulan sendikacılığa karşı mücadelenin ürünü olan çok sayıda eser arasında, Rosa Luxemburg’un “Reform mu, Devrim mi?” ve Lenin’in “Ne Yapmalı?” adlı çalışmaları, kuşkusuz, en önemlileridir. Rosa, Alman sosyal-demokrasisi içindeki oportünizmin başlıca taşıyıcısı olan sendikacılığa karşı cepheden mücadeleyi başlatırken, Lenin, aynı görevi Rusya’da üstlendi. Sendikal bilincin işçi sınıfı içindeki “burjuva bilinç” olduğunu ve bunun karşısına sosyal demokrat (komünist) bilincin çıkartılması gerektiğini bütün çıplaklığıyla ortaya koyan “Ne Yapmalı?”, aynı zamanda, Bolşevik Parti’nin programatik temellerini atıyordu.

Lenin, günümüze de ışık tutan eserinde sendikal mücadele ile sosyal demokrat (komünist) mücadele arasındaki ayrımı ortaya koyar:

“Biz, işçiler arasında sosyal demokrat bilinç olmadığını söylüyoruz. Onun [işçilere] dışarıdan getirilmesi gerekiyor. Tüm ülkelerin tarihi, işçi sınıfının kendi çabasıyla, yalnızca sendika bilincine, yani sendikalarda birleşme, işverenle mücadele ve hükümeti gerekli iş yasalarını çıkarmaya zorlama vb. çabasının gerekli olduğu düşüncesine ulaşabildiğini gösteriyor.” [5].

Lenin, şöyle devam ediyor:

“Bizzat çalışan kitleler tarafından, kendi hareketleri sürecinde formüle edilmiş bağımsız bir ideolojiden söz edilemeyeceği için, tek seçenek, burjuva ya da sosyalist ideolojidir. Orta yol yoktur (çünkü insanlık “üçüncü” bir ideoloji üretebilmiş değil ve dahası, sınıf çelişkileri eliyle bölünmüş bir toplumda, sınıf dışı ya da sınıflar üstü bir ideoloji olamaz). Dolayısıyla, sosyalist ideolojiyi bir şekilde küçümsemek, ondan en küçük derecede sapmak, burjuva ideolojisini güçlendirmek demektir. (…) Kendiliğindenlik hakkında çok şey konuşuluyor. Ama işçi sınıfı hareketinin kendiliğinden gelişmesi, onun burjuva ideolojisine tabiyetine, Credo programı doğrultusunda gelişmesine yol açar; çünkü kendiliğinden işçi sınıfı hareketi sendikacılıktır, saf sendikacılıktır ve sendikacılık, işçilerin burjuvazi tarafından ideolojik köleleştirilmesi demektir. Dolayısıyla, bizim görevimiz, Sosyal Demokrasi’nin görevi, kendiliğindenlikle mücadele etmek; işçi sınıfı hareketini, burjuvazinin kanatları altında toplamaya çalışan bu kendiliğinden, sendikacı hareketten uzaklaştırmak ve onu devrimci Sosyal Demokrasi’nin kanatları altına almaktır.” abç. [6]

Lenin, Ne Yapmalı?’nın sonraki sayfalarında, “kitlelerin kendiliğinden bilinci”nin ifadesi olan sendikacılığa karşı mücadele ile sınıf bilincinin (komünist bilinç) cisimleşmesi olarak Marksist öncü partinin inşası arasındaki kopmaz bağı anlatır. Lenin, siyasi sınıf bilincinin, “işçilere yalnızca dışarıdan, yani ekonomik mücadelenin dışından, işçiler ile işverenler arasındaki ilişkiler alanının dışından taşınabileceğini” savunur: “İşçilere siyasi bilinç taşımak için, Sosyal Demokratlar, nüfusun bütün sınıflarının içine girmek; kendi ordularının birliklerini bütün yönlere sevk etmek zorundadırlar. (…) Bizler, teorisyenler, propagandacılar, ajitatörler ve örgütleyiciler olarak ‘nüfusun bütün sınıflarının içine girmek zorundayız.” [7] Bu, Marksistlerin, işçi sınıfı içindeki “burjuva bilincin” ifadesi olan sendikacılığın “ekonomik ajitasyon” karşısında, “sosyal demokrat ajitasyon”u yükseltmesi demektir.

“Kendiliğinden işçi sınıfı hareketi, kendi başına, (kaçınılmaz olarak) yalnızca sendikacılığı yaratabilir ve sendikacı işçi sınıfı politikası tam da burjuva işçi sınıfı politikasıdır. Gerçek şu ki, işçi sınıfının siyasi mücadeleye katılması, hatta siyasi devrime katılması, bir başına onun politikasını Sosyal Demokrat politika yapmaz.” [8]

Sendikalara ilişkin bu perspektif, Lenin ve Troçki önderliğindeki Komünist Enternasyonal’e de (Komintern) damgasını vurdu. Troçki’nin 1905 Devrimi döneminde geliştirmiş olduğu ve Lenin’in kendi özgün yolundan 1917 yılında ulaştığı sürekli devrim teorisi üzerine kurulu dünya proleter devrimi perspektifinin cisimleşmiş ifadesi olan Komintern, işçilerin sendikalara aktığı bir dönemde bile, sendikacılığa karşı mücadeleden hiçbir ödün vermedi. O, sendikalar içinde komünist faaliyet üzerine kararlarında, komünistlerin önüne, sendikalara girmeye ve oradaki işçileri komünist partilere, proleter devrim davasına kazanmaya çalışma görevini koydu.

Sendikacılığa ilişkin Marksist perspektifler, Lenin’in Stalin önderliğindeki bürokrasiye karşı yaşamının son döneminde başlattığı mücadeleyi devralan Troçki ve IV. Enternasyonal tarafından savunuldu ve geliştirildi. Troçki, Stalinist bürokrasinin “demokratik emperyalist” müttefik arayışında sendikalara bel bağladığı bir dönemde, bu örgütlerin devrimci işçi hareketi düşmanı karakterini ele aldığı çok sayıda makale yazdı. Bunlardan biri, Britanya’da Sendikalar’dır. [9] Troçki, 1933 yılında kaleme aldığı bu çalışmasında, sendikaların anayurdu Britanya’daki konumunu şöyle özetler:

“Britanya kapitalizminin, dünya kapitalist sisteminin çöküşünün yarattığı koşullar altında çürüyüşü, sendikaların reformist faaliyetlerinin temellerini sarstı. Kapitalizm varlığını, ancak işçi sınıfının yaşam standartlarını aşağıya çekerek sürdürebilir. Bu koşullar altında sendikalar kendilerini ya devrimci örgütlere dönüştürürler ya da sermayenin işçileri daha yoğunlaştırılmış bir biçimde sömürmesinin ajanları haline gelirler. Kendi sosyal sorununu tatmin edici biçimde çözmüş olan sendika bürokrasisi ikinci yolu seçmiştir. Sendika bürokrasisi sendikaların bütün birikmiş nüfuzunu sosyalist devrime ve hatta işçilerin sermayenin ve gericiliğin saldırılarına direnme yönündeki her türlü girişimine karşı kullanmaktadır.”

Dolayısıyla, “devrimci partinin en önemli görevi işçileri sendika bürokrasisinin gerici etkisinden kurtarmak haline gelmiştir.”

Troçki, bu tespitin ardından, Komintern önderliğini, “yaşamsal öneme sahip olan bu alanda tam bir yetersizlik sergilediği” için eleştirir:

“Komintern,1926-27 yıllarında, özellikle madenciler grevi ve genel grev sırasında, yani Sendikalar Kongresinin Genel Konseyi’nin en büyük suçları ve ihanetleri gerçekleştirdiği sırada, göz göre göre grev kırıcılığı yapanlara dalkavukça yağ çekti; bu suç ve ihanetleri, kitlelerin nezdinde sahip olduğu otoritesini kullanarak örtbas etti ve bunların koltuklarını korumalarına yardımcı oldu.

“Kendi yaptıklarının yol açtığı sonuçlar karşısında korkuya kapılan Komintern bürokrasisi ultra-radikalizmin en uç noktasına gitti… Kendisini işçi sınıfından giderek daha fazla yalıtan Komünist Parti, bağrında milyonlarca üyesi olan sendikaların karşısına, Komintern’in önderliğine son derece itaatkâr olan, ancak işçi sınıfından derin bir uçurumla ayrılmış bulunan kendi sendikal örgütlerini çıkardı. Sendika bürokrasisine bundan daha büyük bir iyilik yapılamazdı.”

Sendikaların gerici bir rol oynadıkları ama buna rağmen milyonlarca işçiyi barındırdıkları koşullarda yazan Troçki, “Hiç kimse işçilerin kör olduklarını ve sendikaların tarihsel rolünde yaşanan değişikliği görmediğini sanmamalı” uyarısında bulunur ve ekler:

“Devrimci yol, resmi komünizmin zikzakları ve maceraları nedeniyle, solcu işçilerin gözünde ciddi bir itibar kaybına uğramış durumda. İşçiler kendi kendilerine şöyle diyorlar: Sendikalar kötü, ancak durum onların yokluğunda daha da kötü olabilir. Bu, çıkmaz bir sokakta olmanın psikolojisidir. Bu sırada sendika bürokrasisi devrimci işçilere her zamankinden daha küstahça zulmediyor, giderek daha fazla arsızlaşan bir biçimde iç demokrasinin yerine bir kliğin keyfi davranışlarını geçiriyor; aslında, kapitalizmin çöküşü sırasında, sendikaları işçiler için bir tür toplama kampı haline getiriyor.”

Troçki’nin “Peki, ne yapmak gerekiyor?” sorusuna verdiği yanıt, günümüze de ışık tutmaktadır:

“Kitlelere yeni bir adres sunmak yeterli olmaz. Kitlelere bulundukları yerlerde ulaşmak ve onlara önderlik etmek gerekir… Sendika aygıtı kitlelerden büyük ölçüde bağımsızlaşmış durumda. Bürokrasi, kitleler kendisine karşı döndükten sonra konumunu uzun bir süre için koruyacak güce sahiptir. Ancak tam da kitlelerin daha şimdiden sendika bürokrasisine karşı düşman olduğu ama bürokrasinin de hâlâ örgütün düşüncesini saptırabildiği ve yeni seçimleri sabote edebildiği böyle bir ortam, fabrika komitelerinin, işçi konseylerinin ve verili herhangi bir anın ihtiyaçlarına uygun diğer tür örgütlenmelerin yaratılması için son derece uygundur.”

Marksistlerin bunu başarmak için ihtiyaç duydukları şey, 150 yılı aşkın uluslararası tarihsel deneyim içinde biçimlenmiş ve doğrulanmış olan Marksist devrimci perspektif ve programdır. Bu uluslararası tarihsel perspektiften ve programdan kopuk her türlü “kestirme çözüm” arayışı, her türlü “taktik”, uygulayıcılarının niyeti ne olursa olsun, oportünist bir girişim olarak kalmaya mahkum olacaktır.

Küresel kapitalizmin derinleşen krizi ve burjuvazinin dünya çapındaki toplumsal karşı-devrim, burjuva otoriter diktatörlük ve savaş yönelimi, en sıradan görünen bir hareketi, hızla siyasallaşmaya ve sistem karşıtı bir karakter edinmeye sürüklüyor. Bu koşullar altında Marksistlere düşen görev, işçilerin her durumda açığa çıkan bu devrimci potansiyelini sendikal cendereler içinde hapsetmek değil; aynı Bolşeviklerin yaptığı gibi, sosyalist devrim kanallarına akıtmaktır. Bu potansiyelin, sendikal sınırları parçalayarak siyasi iktidarları devirse bile, işçi sınıfı kendi bağımsız öz-örgütlerini yaratamaması ve enternasyonalist-sosyalist önderliğine sahip olmaması durumunda yıkıcı bir şekilde heba olacağı, en son Mısır devriminde görüldü.

İşçi sınıfının, sendikal bilinci/örgütlenmeyi aşmasını ve sosyalist sınıf bilinci ve örgütlenmesiyle donanmasını sağlama görevi yalnızca dünya çapında kavrandığında Marksist bir karakter taşır. İşçi sınıfının önümüzdeki büyük mücadelelerini kapitalizm karşıtı, geniş kapsamlı kitlesel bir siyasi seferberliğe dönüştürebilmek için, yeni kitlesel taban örgütlenmeleri perspektifinin sınıf içerisinde kökleşmesini sağlamak, bunu yapabilmek için de Marksist bir dünya partisini tüm ülkelerde inşa etmek gerekiyor.

Bolşevik Parti’nin ve Lenin ile Troçki önderliğindeki Komintern’in mirasının sürdürücüsü olan Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi ve onun bütün ülkelerdeki militanları, bu Marksist perspektifi savunmakta ve dünya işçi sınıfının sosyalist devrim yolundaki büyük mücadelelerine hazırlanmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir