MB faiz oranlarını arttırdı: Ekonomik durgunluktan çöküşe doğru

Merkez Bankası (MB), Para Politikası Kurulu’nun (PPK) olağanüstü toplantısının ardından faiz oranlarını arttırdı. MB, TL’nin Dolar/Avro karşısında aşırı değer kaybını engellemek ve kısa vadeli sermaye çıkışlarını azaltmak için politika faizi olarak ifade edilen 1 haftalık repo faizini yüzde 4,5’tan yüzde 10’a çıkardı. MB, ayrıca, TL’den çıkışı engelleyerek yeni sermaye girişlerine kapı aralamak için gecelik borç verme faizini yüzde 7,75’ten yüzde 12’ye, borçlanma faizininin alt tabanını da yüzde 8’e çıkardı (alt taban daha önce yüzde 3,5 idi).

MB’nin piyasaya Dolar satarak durduramadığı kur, PPK’nın olağan üstü toplanma kararının açıklanmasının ardından düşüş eğilimine girse de esas düşüş faiz artırımının ardından geldi. Bu karar öncesinde 2,39 TL seviyesinde bulunan Dolar, 2.16 TL’ye kadar düştü.

Bununla birlikte, Gezi Parkı eylemleri sonrasında “faiz lobisi” kavramını -“vatan hainliği” ile aynı anlama gelecek şekilde- ağzından düşürmeyen iktidar ile piyasanın baskısı arasında sıkışıp kalmış olan MB’nin faiz artırımının ardından görece bir düşüş yaşayan kurda yükseliş sürüyor.

Bilindiği üzere, Amerikan Merkez Bankası (FED), geçtiğimiz Mayıs ayında yaptığı açıklamada, 2008 yılından itibaren uyguladığı ve “parasal genişleme” olarak bilinen tahvil alımı programını Ekim ayı itibariyle durdurabileceğini ifade etmişti. Resmi gerekçesi, 2008 krizi sonrasında piyasada ortaya çıkacak olası durgunluğu önlemek, üretimi ve istidamı arttırmak olan bu program, aslında, zor durumdaki şirketlere ve bankalara, bedeli işçi sınıfından çıkartılmak üzere, trilyonlarca para pompalanması anlamına geliyordu.

“Parasal genişleme” programına aşamalı olarak son verileceği açıklaması ile birlikte, ABD’de faizler artmaya başladı ve Dolar arzında yaşanan daralmaya bağlı olarak gelişmekte olan ülkelerdeki kısa vadeli sermayenin ABD’ye geri dönmesinin kapısı aralandı. Bunun sonucunda da Türkiye, Brezilya, Endonezya, Güney Afrika, Hindistan gibi ülkelerin (sözde “yükselen piyasalar”) yerel para birimleri Dolar karşısında hızla değer yitirirken, faizler yükseldi. Özetle, FED’in bu kararı, Türkiye’nin geçtiğimiz 10 yıla damgasını vuran büyümesinin ardında yatan Dolar bolluğunun ve kısa vadeli sermaye girişlerinin sonu anlamına geliyordu.

Bununla birlikte, FED’in Mayıs ayındaki açıklaması, “parasal genişleme” programının sonlandırılmayabileceği beklentisine de kapı aralıyordu. Başta “yükselen ekonomiler” olmak üzere, piyasalarda sert bir kırılmaya yol açmamak için özellikle yaratılan bu beklenti sayesinde, yaz ayları “sakin” geçti. Ekim ayına gelindiğinde, FED, “parasal genişleme” programını hala sonlandırmamış ve bu piyasaları bir miktar yatıştırmıştı. Aralık ayında, FED tahvil alımını her ay 85 milyar Dolar yerine 75 milyar Dolar olarak sürdüreceğini ifade etti ve bu azaltmanın sonraki aylarda aşamalı olarak süreceğini açıkladı.

Bu karar, diğer sözde “yükselen” ülkelerin yerel para birimlerinde düşüşlere yol açsa da bu durum, iktidarın ve yandaş medyanın “olağanüstü” çabasıyla, Türkiye’nin gündemine yansıtılmamıştı. İş dünyasının kimi üyelerinin alçak sesle ifade ettiği ve az sayıda ekonomistin ısrarla uyarısını yaptığı sarsıntının derinliği, 17 Aralık yolsuzluk operasyonu ve sonrasında gözler önüne serildi. TL, Dolar ve Avro karşısında tarihi değer kayıpları yaşadı. 31 Aralık 2012’de Dolar 1,79 TL, Avro ise 2,36 TL seviyesinde iken, yaklaşık bir yıl sonra –sırasıyla- 2,13 TL’ye, 2,94’ TL’ye yükseldi. Bu ay içinde, Dolar 2,50 TL’ye dayanırken, Avro’da 3,20 TL’leri gördü. Bir yıl içinde Dolarda gözlenen artış yüzde 40’lara, Avro’daki artış ise yüzde 38’lere ulaştı.

TL’nin Dolar karşısında çökmesi, AKP hükümetinin göstermeye çalıştığının tersine, “Türkiye karşıtı uluslararası bir komplo”nun, “faiz lobisi”nin ya da “devlet içindeki paralel örgütlenme”nin işi değil; FED’in “parasal genişleme” programına son verme kararının kaçınılmaz sonucudur. Dolar karşısında yılbaşından bu yana yaklaşık olarak Brezilya Reali yüzde 15, Güney Afrika Randı yüzde 23, Endonezya Rupiahı yüzde 27, Hindistan Rupisi de yüzde 13 oranında değer kaybetti. En büyük zararı ise, Dolar karşısında son 6 ay içinde yüzde 34,41 değer kaybeden Arjantin’in pezosu yaşadı.

TL’nin Dolar karşısındaki çöküşünün en çok etkileyeceği alan dış borçlar olacak. Türkiye’nin brüt dış borç stoku, Eylül sonu itibarıyla 372,7 milyar Dolar olarak gerçekleşti. Bu borcun 255,3 milyar Doları özel sektöre, 111,7 milyar Doları ise kamuya ait. Merkez Bankası’nın borcunun ise 5,6 milyar Dolar olduğu belirtiliyor. En önemlisi de, cari açığın 70 milyar Dolara yaklaştığı bir dönemde, kısa vadeli döviz borcunun 165 milyar Dolara ulaşmış olması.

Bu, kronik bir cari açık sorunu ile karşı karşıya olan Türkiye ekonomisine yön vermeye çalışan MB’nin net Dolar rezervlerinin (yaklaşık 34 milyar Dolar) hız kazanan bir sermaye çıkışının yaşandığı ve yeni girişlerin olmadığı koşullarda, 2014 yılındaki kısa vadeli borç ödenmelerine yetmeyeceği ortada.

Kurdaki yükselişlerle faiz artışının ekonomi üzerindeki etkilerinin benzerliği ortadadır. Öncelikle faiz artışına bağlı olarak bankaların borçlanma maliyeti artarken, kredi faiz oranlarında sert yükselişler izlenecek. Öz kaynakları zayıf olan ve sermaye ihtiyacını büyük ölçüde bankalar aracılığı ile karşılayan işletmelerin karlılıkları düşerken maliyetleri artacaktır. TL’nin hızla değer kaybetmesinden ve artan faizlerden kaynaklanan ek maliyetler, onları finanse edemeyen binlerce iş yerinin kapanması ve yüz binlerce işçinin bir gecede işsiz kalması demektir. Hepsi bu değil! Buna, kurdaki yükselişe bağlı olarak hız kazanan enflasyon artışını da eklemek gerekiyor.

Kredi faiz oranlarındaki artışlar ile birlikte BDDK’nın geçtiğimiz aylarda kredileri daraltan yeni uygulamaları, büyük ölçüde borçlanmaya (tüketici kredilerine ve kredi kartlarına) dayalı iç tüketimde yaşanan daralmayı hızlandıracaktır. 2013 içinde büyümedeki payı tartışmasız olan iç tüketimdeki daralmaların büyüme oranlarını hızla aşağı çekeceği kimse için sır değil. [1]

Reel üretimin kar oranları reel faiz karlarının altına düştüğünde yatırım yapılmaz. Reel sektördeki kar oranlarında yaşanan düşüşe bağlı olarak, yaklaşık 4 trilyon Dolar (yarısı ABD şirketlerinde) üretim ve yatırımda değil ama spekülatif yatırım araçlarında değerlendiriliyor. Bu rakam 2012 yılında 1,95 trilyon Dolardı. [2] Spekülatif sermaye yatırımlarının bu akıl almaz düzeyi, para arzındaki daralmadan değil; bizzat sabit sermaye yatırımına dönüşmeyen “kısır” sermayenin genişliğinden kaynaklanmaktadır. 2008 yılından itibaren ABD dışında (asıl olarak, aralarında Türkiye’nin de yer aldığı “yükselen piyasalar”da) dolaşan bu kaynaklar, şimdi, hızla ABD’ye dönüş hazırlıkları yapıyor.

Sabit yatırımlara ve üretime dönüşmeyen sermaye, spekülatif araçlar eliyle karını ikame etmeyi bir süre daha sürdürse de, ortaya çıkan “balon” patlama noktasına gelmiştir. FED, parasal genişlemeyi durdurma kararını, ABD ekonomisindeki ”olumlu” göstergelerle açıklasa da, o, piyasada Dolar arzında yaşanan artışların şirketlerin fonlarını aşırı değerlendirerek 2008 benzeri bir krize yol açma tehlikesini gündeme getirdiği için almıştır.[3]

Kapitalizmin azalan kar oranlarına çözüm olarak yol açtığı spekülatif sermaye hareketlerinin yarattığı balon patladığında; örneğin, arsa ve gayrimenkul üzerinden (banka kredileri, yani borçlanma üzerinden) yaratılan rant, artık kapıya dayanmış olan çöküş eliyle ortadan kalktığında, sermaye ve iktidar, krizin faturasını işçi sınıfına ödetmek için harekete geçecektir (son gelişmelere bağlı olarak bütçe kesintilerinin ve kemer sıkma önlemlerinin bir an önce gündeme getirilmesini öneren medya uzmanları yeniden boy göstermeye başladı).

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir