Libya nereye gidiyor? – II

Libya’nın bölünmesi senaryosu

Emperyalist merkezler tarafından Libya’ya dönük geliştirilen bir başka senaryo ise, başkentleri Trablus ve Bingazi olmak üzere, ülkenin ikiye bölünmesidir. Emperyalistlerin gözünü diktiği petrol kaynaklarının önemli bir bölümü ülkenin doğu kesiminde bulunuyor. Kaddafi’nin devrilmemesi halinde, ülkenin doğu kesimlerini kapsayan bir bölünme senaryosu uygulamaya konulabilir. Bölünmüş bir Libya en çok da Fransa’nın işine yarayacaktır. Bölünme senaryosunun gerçekleşmesi halinde, Bingazi merkezli isyan hareketine şimdiye kadar açık destek vermiş olan Fransa, “zaferden” sonra ülkenin ekonomik yağma sürecinde kendisine düşecek olan “aslan payını” büyük bir afiyetle midesine indirecektir.

Emperyalistlerin Bingazi merkezli yeni bir “doğu Libya devleti” kurma noktasında tam bir fikir birliği içinde olduğunu söylemek için çok erken. Fakat doğu bölgelerini, Kaddafi rejiminden koparabilmek için şimdiden bazı somut adımlar da atılmadı değil. Örneğin iç savaşın bütün hızıyla sürdüğü bir ortamda dahi, emperyalistlerin tek düşündüğü Libya petrolünün geleceğinin ne olacağı. Bu yüzden daha iç savaş bitmemişken, Kaddafi diktatörlüğü çökmemişken, Libya’nın doğusundan çıkan petrolün uluslararası pazarlara satışı tartışılmaya başlandı, hatta bu alanda, bazı uluslararası ticari hukuk engellerini aşmak için bir dizi somut girişimde de bulunulduğunu (petrolün dünya pazarındaki satışını kolaylaştırmak için Katar gibi Arap rejimlerinin devreye sokulmaya çalışıldığını) biliyoruz. Ayrıca isyancılar, uluslararası finans tekellerinin desteğiyle Bingazi’de bir merkez bankası kurdu. Bu merkez bankası, yeni bir doğu Libya devleti kurma projesinin bir başka ayağı da olabilir.

Bugüne kadar Libya ile onlarca ekonomik ve askeri anlaşma imzalamış olan Almanya, Rusya ve Çin ise bu ülkenin bölünmesini desteklemeyecektir. En başta da Rusya, en önemli silah alıcılarından biri olan bu ülkenin bölünmesine asla yeşil ışık yakmayacaktır [1]. Diğer yandan Çin, hızlı ekonomik büyüme temposuna girdiği bir dönemde, enerji girdisi ihtiyacının önemli bir bölümünü karşıladığı ülkelerden biri olan Libya’nın ulusal kaynaklarının, ABD, İngiltere ve Fransa arasında paylaşılmasına hiç de sıcak bakmayacaktır. Aynı şekilde AB ekonomisinin dinamosu konumundaki Almanya da, bu ülke ile gerçekleştirdiği çift taraflı anlaşmaların ortadan kalkmasına neden olacak bir bölünmeye açık destek vermeyecektir.

Türkiye’nin pozisyonu

Suriye’deki gelişmeler üzerine daha önce şu tespitleri yapmıştık:

“Erdoğan’la birlikte başlayan Ortadoğu’ya açılma ve “rol model” olma planı, Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde patlak veren halk isyanları sonucunda gözle görünür bir tıkanıklık yaşamaya başladı. Suriye’de yaşananlar, AKP kurmayları arasında derin bir hoşnutsuzluk yaratmışa benziyor. Tam da Suriye, Türkiye üzerinden uluslararası ekonomik sisteme entegre olmaya çalışırken patlak veren isyanlar, Erdoğan’ın bu ülkeye yönelik planlarında büyük çaplı bir gedik açtı.” [2].

Suriye için çizdiğimiz bu çerçevenin içine Libya’yı da dahil etmekte hiç bir sakınca yok. Erdoğan’ın Kuzey Afrika’ya açılma planının bir ayağı hiç kuşkusuz Libya’ydı. Fakat onun bu planı, beklenmedik bir şekilde patlayan halk isyanlarına takıldı.

Türk sermayesinin Libya’da başta inşaat olmak üzere madencilik, enerji, tarım, imalat ve hizmet sektöründe, 12 milyar doları aşan yatırımları vardı. Libya’daki Türk şirketlerinde binlerce işçi çalışırken, 25 bin dolayında Türkiyeli bu ülkede yaşıyordu. Fakat iç savaş ve hava bombardımanı nedeniyle bütün bu yatırımlar askıya alınmış bir durumda. Bu belirsizlik durumu Türk sermayesi ve AKP cephesinde endişe yaratıyor. AKP bugüne kadar, Libya gibi ülkelerde gerçekleştirilen yatırımlardan elde ettiği sermaye gelirleri sayesinde, ekonomik istikrarı sürdürülebilir kılacak mali araçlara sahip oldu. Fakat halk isyanlarına bağlı olarak, Türk sermayesi bu ülkelerden geri çekildikçe, bunun Türkiye ekonomisi üzerinde yaratacağı siyasi basıncı en çok sırtlamak zorunda kalacak olan kurum, yine AKP’den başkası değildir. Bu yüzden Erdoğan, Mısır’da Mübarek örneğinde olduğu gibi, Libya’nın hızla eski “istikrarlı” günlerine dönmesi için, Kaddafi’ye sürekli “koltuğu bırak” çağrısı yapıyor.

Türkiye’nin Libya politikası yalpalamalarla dolu bir hatta ilerledi. Sürecin başında Libya’ya yaptırım uygulanması kararını eleştirerek “Libya’daki olaylar karşısında müdahale ya da yaptırımların gündeme alınmasını Libya halkı adına kaygı verici buluyoruz. Yönetimlerin yanlışlarının faturası, halklara ödetilmemelidir. Şimdi bize basın mensupları soruyor. NATO Libya’ya müdahale etmeli midir? Böyle bir saçmalık olur mu yahu? NATO’nun ne işi var Libya’da? NATO mensubu olan ülkelerden birine herhangi bir müdahale yapılması halinde böyle bir şeyi gündeme getirebilir. Bunun dışında Libya’ya nasıl müdahale edilebilir? Türkiye olarak biz bunun karşısındayız, böyle bir şey konuşulamaz, düşünülemez!” diyen Erdoğan, NATO yetkilileri Türkiye’ye geldikten sonra çark etti, bu defa da basına “Türkiye Libya’da güven ve istikrarın sağlanabilmesi için her türlü siyasi-askeri katkıyı yapacaktır”açıklamasını yaptı.

“NATO’nun ne işi var Libya’da” sözlerinin hemen ardından, TBMM’den yurt dışına asker gönderilmesine ait tezkere çıkması bile beklenmeden Türk donanmasına ait savaş gemileri Libya’ya doğru yola çıktı. TBMM ise bir komediye imza atarak yola çıkmış olan gemilerin ardından “Libya’da istikrar ve güvenliğin yeniden tesisine yönelik uluslararası çabalara çok boyutlu katkıda bulunmak üzere; lüzum, sınır, kapsam, şekil, yöntem ve zamanı hükümetçe takdir ve tespit edilmek kaydıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere gönderilmesi” kararı aldı. Tezkerenin AKP-CHP-MHP onayıyla meclisten çıkması, Türk burjuvazisinin çıkarlarının, küresel sermayenin çıkarlarından ayrı düşünülemeyeceğinin en somut kanıtlarından biridir. Erdoğan’ın ağız değişikliğinin arkasında yatan sır, onun aslında küresel sermayenin politikalarını Türkçe’ye çeviren bir burjuva lider olmasında saklıdır. En baştaki sert tavrına rağmen, sonrasında daha diplomatik bir dil kullanmayı tercih eden Erdoğan, kendi dar siyasal ufkunun değil, emperyalist sermayenin ve Türkiye burjuvazisinin Libya politikasının sözcülüğünü yapmaktadır.

Şimdilik emperyalist sermayenin Türkiye’ye Libya’da biçtiği rol, Afganistan’da ve Lübnan’da olduğu gibi askeri ve diplomatik taşeronluktur. Yüzlerce işçi ve yoksul köylü çocuğunun küresel sermayenin bölgesel güvenlik ve istikrar arayışının bir sonucu olarak zorla silâh altına alınarak sürüldüğü bu türden cepheler, hem bu ülke emekçilerine hem bu ülkelerde çocukları savaşan emekçilere açlık, yoksulluk ve gözyaşından başka bir şey getirmeyecektir.

Küçük burjuva solunun Kaddafi açmazı

Libya’ya dönük emperyalist hava müdahalesi sonrasında, “anti-emperyalizm” adı altında Kaddafi’nin bayrağı altına geçen sözde “sosyalistler”, Kaddafi’den anti-emperyalist bir kahraman yaratmaya çalışarak, işçi sınıfı ve Marksist hareketi burjuva milliyetçi bir önderin arkasında hizaya geçmeye davet ediyorlar. Bu konuya daha önce değinmiştik:

“Kaddafi’nin sosyalist cenahtan dostlarının iddiasına göre, o emperyalizme karşı savaşan “anti-emperyalist solun” en önemli temsilcilerinden biriydi. Fakat Kaddafi tipindeki Afrika ve Ortadoğu diktatörlerini “anti-emperyalist” bir şemsiye etrafında toplamaya çalışanların foyası kısa süre sonra ortaya çıktı. Bütün bu “sosyalist” diktatörler, 1970’lerde başlayan küreselleşme sürecinin maddi-ekonomik sonuçları nedeniyle, çöken bürokratik-totaliter diktatörlüklerin yıkılışına paralel olarak, hızla emperyalist sistemle bütünleştiler. Başka bir deyişle, ulusal korumacı dönem, bu türden “sosyalist” diktatörlerin emperyalist sistemle bütünleşmesini geciktirirken, küreselleşme süreci ise tam tersine, onların emperyalist sistem ile bütünleşmesini daha da hızlandırdı.

Hele ki son on yıldır ve halk ayaklanması başlamadan birkaç hafta öncesine kadar emperyalistler ve Kaddafi arasından su sızmıyordu. Kaddafi, hiçbir şekilde terörizmi desteklemediğini ve tek hedefinin küresel kapitalist sistemle bütünleşmek ve ülkesini uluslararası pazara açmak olduğunu yineliyordu. Libya ile emperyalist ülkeler arasındaki karlı anlaşmalar birbirini izliyordu.

Eğer Libya’daki halk ayaklanması ve sonrasındaki iç savaş durumu ortaya çıkmasaydı, Kaddafi’nin emperyalist sistemle bugün yaşadığı sürtüşme büyük ihtimalle gerçekleşmeyecekti. Bu yüzdendir ki, son on yılda emperyalizmle “dostça ilişkiler” kurmaya özen göstermiş olan Kaddafi’den, anti-emperyalist bir lider figürü çıkartmaya kalkışmak, anti-kapitalist mücadelenin içini boşaltmaya dönük bir girişimdir.” [3].

Bütün bu olgulara rağmen, hala Kaddafi’nin emperyalizm karşısında savunulması gerektiğinde ısrar eden sözde sosyalistlerin hedef şaşırtan ve bilinç bulandıran politikalarına karşı kararlılıkla mücadele etmek gerekiyor.

Libya’yı nasıl bir gelecek bekliyor?

Libya halkını, içine düşmüş olduğu iç savaş ve hava bombardımanı (burjuva diktatörlüğü ve emperyalist müdahale) cenderesinden kurtarabilecek yegane toplumsal güç emperyalist ülkelerin ve Libya’nın işçileri ve emekçileridir. Fakat uzun yıllardır Libyalı işçiler ve emekçiler, ülkeye egemen olan hakim sınıf bloğu karşısında, bağımsız bir politik özne olmayı başaramadılar. Kuşkusuz bunun en temel nedenlerinden biri, işçi ve emekçi kitlelilerinin kendilerini örgütlemek için ihtiyaç duydukları siyasi ve demokratik kanalların, Kaddafi’nin kişiliğinde cisimleşen bu zorba burjuva rejim tarafından sonuna kadar kapatılmış olmasıdır. Başka bir deyişle, Libyalı işçiler ve emekçiler, yıllarca Kaddafi yönetimi tarafından siyasi ve toplumsal yaşamın dışına atıldılar. Emekçilerin bugünkü örgütsüz ve dağınık yapısı, onların rejim karşıtı halk ayaklanmasına devrimci bir sınıf olarak değil, bireysel “isyancılar” olarak katılmasına neden oluyor. Bu örgütsüz işçiler ve emekçiler, Kaddafi rejiminin saldırıları karşısında kendi sınıf çıkarları için değil, bilinçsizce de olsa, ABD ve Fransa gibi emperyalist güçlerin himaye ettiği farklı burjuva ve küçük burjuva isyancı önderlerin hedefleri için savaşıyorlar.

Libya deneyiminde de görüldüğü gibi, uluslararası işçi sınıfı ve Marksist hareketin önündeki en önemli mesele, uluslararası önderlik krizinin aşılması ve Marksist dünya partisinin “ulusal” şubelerinin inşa edilmesi sorunudur. Ancak o zaman, kapitalizmin yarattığı sömürüye, baskıya ve savaşa karşı harekete geçen işçi ve emekçi kitleler Marksist bir partinin önderliği altında emperyalist-kapitalist sisteme karşı proleter devrim mücadelesini yürütebileceklerdir. Önderlik krizinin aşılmaması halinde, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki benzer halk ayaklanmaları, bir süre sonra küresel sermaye ve onun yerli taşeronları tarafından uygulamaya konulan sözde “demokratik reformlar” ya da geleneksel zor aygıtlarının basıncı karşısında zayıflayacak ve kitle seferberliğinin adım adım geri çekilmesine bağlı olarak, bu ülkelerde emperyalist sermayenin desteklediği “barışçıl” restorasyon süreçleri ile (Tunus ve Mısır’da olduğu gibi) işçi ve emekçi kitlelerinin, siyasi/ideolojik ve kültürel alanlarda burjuva ve küçük burjuva önderliklerin denetimi altına girmeleri kaçınılmaz bir hal alacaktır. İster “kanlı” bir iç savaş biçiminde olsun ister “yumuşak” bir geçiş biçiminde olsun; burjuva rejimin “demokrasi” ve “özgürlük” maskesi altında yeniden inşa edilmesi, işçiler ve emekçiler açısından kalıcı bir zafer olmayacak, paramparça olmuş güçleri yeniden toparlayan burjuva ve küçük burjuva unsurlar, ilk fırsatta yeniden karşı saldırıya geçeceklerdir.

Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da patlak veren kendiliğinden halk hareketlerinin, yalnızca kendi iç dinamiklerine yaslanarak özgürlük, eşitlik ve demokrasi alanında büyük başarılar elde edeceğini sanmak saflık olacaktır. Bütün bu halklar, kendilerini bugüne kadar ezen ve sömüren yönetici sınıflara karşı daha fazla mücadele etmek isteseler de, halk ayaklanmalarına devrimci nitelik verecek olan enternasyonalist/sosyalist bir perspektif ve Marksist bir parti olmadığı sürece, bu hareketlerin emperyalist sermayenin manipülasyonları ve baskıcı rejimler karşısında nihai başarıya (sosyalist devrime) ulaşma şansı -tarihteki onlarca örneğin de gösterdiği gibi- bulunmamaktadır.

Libyalı işçi ve emekçilerin zayıf örgütlenme düzeyi, Marksist bir partiye sahip olmamaları gerçeği ile birlikte ele alındığında, iç savaş ve hava bombardımanı cenderesine sıkışmış bu halkın, kısa ve uzun vadede özlemini duyduğu sosyal düzeni kurması mümkün değildir. Kaddafi’nin emperyalizm ya da CIA destekli silahlı isyancılar tarafından devrilmesi halinde bile, onun yerine gelecek olan burjuva düzen, son tahlilde küresel sermayenin ve ulus ötesi şirketlerin çıkarları için Libyalı işçilerin ve emekçilerin daha fazla yoksullaştırılmasına, sömürülmesine ve baskı altına tutulmasına kapı aralamaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir