Libya nereye gidiyor? – I

Neredeyse herkesin iktidardan gitmesine kesin gözüyle baktığı Kaddafi, koltuğunu bırakmamakta kararlı gözüküyor. Hiç şüphe yok ki, Kaddafi’nin dünya medyasına yansıyan yüksek egosu ve kibri, onun kendi “kutsal davasına” olan inancından kaynaklanmıyor. Gerçekte, ustaca yaptığı bir dizi politik-askeri manevra sayesinde Kaddafi, kolay kolay iktidardan gitmeyeceğini tüm dünyaya gösterdi.

20. yüzyılda pek çok diktatör geldi geçti ama Kaddafi bunlar arasından sıyrılmayı başarmış “eşsiz” bir despot olarak, siyasi tarih kitaplarında “hak ettiği” yeri alacaktır. Onun, kendi kişisel hanedanlığı etrafından inşa ettiği tek adam diktatörlüğü iktisadi gücünü, Libya’nın petrol-gaz kaynaklarından alırken, siyasi gücünü ise emperyalist sermayenin açık desteğinden ve içerde kümelenmiş olan (aşiretler vb.) asalak baskı gruplarından alıyordu.

Libya’da olup biteni daha iyi kavrayabilmenin yolu, Kaddafi’den çok, Kaddafi’de cisimleşen zorba rejimin karakterini daha iyi analiz etmekten geçiyor. Uluslararası Marksist hareketin bu görevi ne derece yerine getirdiği ise ayrı bir tartışma konusu.

Kaddafi’nin iç savaş stratejisi

Kuzey Afrika ve Ortadoğu’yu içine alan ani isyan dalgası, Libya’da da benzer bir isyan dalgasının patlak vermesine zemin sağladı. Uzun yıllar boyunca baskı altında tutulan Libya halkı, ilk defa Tunuslu, Mısırlı kardeşlerini kendine örnek alarak, Kaddafi diktatörlüğüne karşı başkaldırma cesareti gösterdi. Bu durum Libya tarihinde bir ilk olma özelliğindedir.

Kaddafi rejiminin, daha fazla özgürlük ve demokrasi için sokağa çıkan kitlelere cevabı ise çok net oldu: “Ya tıpış tıpış evlerinize dönersiniz ya da sizi teker teker katlederim.” Kaddafi dediğini yaptı; halk ayaklanmasının ilk günlerindeki devrimci kabarış, ayaklanmanın devam ettiği daha sonraki günlerde, polis ve ordu güçlerinin halka yönelik açık terörü ile gölgelendi ve Libya hızla bir iç savaşa sürüklendi. Libya’da hala devam eden iç savaş olgusu, Kaddafi’nin, değişim talebiyle sokağa çıkan geniş halk kitlelerine verdiği en net cevaptır. Kaddafi iktidarda kalabilmek için, etkisi uzun yıllar silinmeyecek olan kanlı bir iç savaş sürecini (yani “kardeş kavgasını”) başlatmaktan bir an olsun bile tereddüt etmedi. Başka bir deyişle iç savaş, Kaddafi’nin kendi rejimini yıkma potansiyeline sahip halk hareketini ortadan kaldırmak için geliştirdiği bir stratejinin son halkasıdır.

Emperyalistler şimdilik Kaddafi karşıtı isyancılara sınırlı bir hava desteği vermekle yetiniyor. Fakat haftalardır devam eden çatışmalarda (emperyalistlerin onca yardımına karşın) muhalifler, Kaddafi güçleri karşısında beklenenden daha az ilerleme kaydetti. Hatta bazı askeri uzmanlara göre, Kaddafi yanlısı güçler tüm zorluklara rağmen isyancıların ilerleyişini durdurmayı başardı. İç savaşın başladığı ilk günlere kıyasla pek çok şehirde Kaddafi yanlıları ve isyancılar arasında bir tür “ölüm dengesi” kurulmuş durumda.

Ayaklanma dinamikleri içeride mi, dışarıda mı?

Tunus, Mısır, Libya ve en son olarak Suriye’deki halk hareketleri, emperyalizm tarafından programlanmış operasyonlar olmadığı gibi, tam tersine bugün emperyalizm tarafından denetim altına alınmaya çalışılan, her biri küresel ve bölgesel dengeleri altüst edebilecek nitelikte halk hareketleri olma özelliğine sahipler. Bu gelişme karşısında, emperyalizm cephesinde geçici bir “şaşkınlık” yaşanmış olsa da, kısa sürede kendisini toparlayan küresel sermaye ve onların yerli taşeronları, devrimci potansiyel taşıyan bu halk hareketlerini kontrol altına almak için, ellerindeki tüm güçleri seferber ettiler. Ne de olsa, freni patlamış bir arabayı durdurmanın tek yolu, onun önüne geçerek hızını yavaşlatmaktan geçer.

Tunus’ta Bin Ali’nin, Mısır’da Mübarek’in iktidardan yaka paça indirilmesini sağlayan baş etken, kuşkusuz bölge halklarının kahramanca mücadeleleri olsa da, bu ülkelerdeki gelişmeleri yakından takip eden emperyalistler, siyasi-ekonomik çıkarlarının daha fazla zarar görmemesi amacıyla, kullanım tarihi dolmuş bu diktatörlerin gidişini kolaylaştırmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Nasıl olsa, işlerine geldiğinde “insan hakları” ve “demokrasi” masalları okuyan bu emperyalistler, asıl olarak küresel sermayenin uluslararası çıkarları ile ilgilenmekte ve bu uğurda, Kaddafi tipindeki en gerici diktatörleri desteklemekten geri durmamaktadırlar. En son Tunus’ta, Mısır’da ve Suriye’de görüldüğü üzere, onların bu diktatörlere karşı tavır alması, ancak bu diktatörlerin kendi halkları tarafından devrilmesine kesin gözüyle bakılmaya başlandığı zaman gerçekleşmiştir. Özellikle de Mısır’da, iktidarı bırakmamak için ayak direten Mübarek, batı emperyalizmi, ordu ve Müslüman Kardeşler üçlüsü arasında gerçekleşen sözüm ona bir “toplumsal uzlaşı” sonucunda ev hapsine alınmıştı. Mısır’da hızla etkisi ve gücü artan ordu-Müslüman kardeşler ittifakı, Mübarek’i her an harcayabilir.

Emperyalistler arası çelişkiler

Küresel kapitalizmin her alanda tıkanıklık yaşadığı bir dönemde ortaya çıkan halk isyanları, nasıl bölge diktatörlerinin kendi geleceklerinden endişe etmesine neden olduysa, emperyalist cephede de aynı ölçüde endişe yaratıyor. Gelişmeler karşısında nasıl bir pozisyon takınılması gerektiği konusunda zaman zaman bocalayan emperyalistler, Libya örneğinde olduğu gibi, kendi aralarında da derin görüş ayrılıklarına sahip oldukları görüntüsü veriyorlar.

Konuya ilişkin daha önce şu tespitleri yapmıştık:

“AB ülkelerinin yıllardır sürmekte olan derin durgunluktan çıkma işaretleri gösterdiği bir sırada, beklenmedik bir anda Libya’da patlayan halk ayaklanması, hem bu ülkenin AB emperyalistleriyle olan sıkı ilişkilerinden dolayı, hem de petrol fiyatlarında yaşanacak kaçınılmaz yükselişin uluslararası piyasalar üzerinde yaratacağı yıkıcı etki nedeniyle, dünya kapitalizmi adına son derece ciddi bir tehdittir. İşte bütün bu nedenlerden dolayı AB’nin patronları ve ABD, Libya’daki halk ayaklanmasını büyük bir tedirginlikle izliyor; diktatörlük karşıtı halk ayaklanmasını “toplumsal kaos”, “kargaşa” vb. sözcüklerle tanımlamaya devam ediyor ve bu ülkedeki diktatörün kaçınılmaz yıkılışından sonra neler olabileceği üzerine kafa yoruyorlar.” [1]

Libya’ya yönelik hava operasyonunun en ateşli iki savunucu konumundaki Fransa ve İngiltere’nin aksine, Libya ile yakın siyasi-ekonomik ilişkilere sahip Almanya, Rusya ve Çin, NATO’nun hava operasyonuna açıktan “hayır” demese de (Putin’in “haçlı seferi” eleştirisi dışında) Fransa-İngiltere hattının başını çektiği Libya siyasetine karşı mesafeli bir tutum takınıyor. Almanya, Rusya ve Çin’in, Libya’ya yönelik kara operasyonuna yeşil ışık yakmazken, hava operasyonuna şimdilik fazla sert çıkmamasının nedeni, bu üç ülkenin, diğer emperyalist dostlarını karşılarına alacak ani bir hamle yapmak istemiyor olmaları şeklinde de okunabilir. Küresel ekonomik sistemin bu derece iç içe geçtiği bir dönemde, herhangi bir emperyalist ülke, tek bir ülkedeki çıkarları pahasına, diğer emperyalist ülkeler ile arasını açmayı göze alamaz. Özellikle de Fransa ve İngiltere’nin petrol-gaz ihtiyacının önemli bir bölümünü karşılayan Rusya, bu iki önemli ekonomik partnerini Libya’daki çıkarları pahasına kaybetmek istemeyecektir.

ABD’nin sinik tutumu

Emperyalistler arasında, Libya konusunda en “sinik” politikayı üreten ülkenin ABD olduğunu söylesek abartmış olur muyuz? İlk başlarda Libya’ya yönelik olası bir kara harekatına önderlik edeceğine kesin gözüyle bakılan ABD, bir süre sonra “Ben bu işte yokum” dedi. Peki neden? Bunun tek bir nedeni olabilir: ABD’nin kendi gerçekliğine dönülüp bakıldığında, içine düştüğü ekonomik darboğaz, Irak-Afganistan-Pakistan hattında işlerin kötüye gitmesi, ulusal ölçekte pek çok iç sorunla boğuşması, onun yeni bir askeri maceraya girişmek istememesinin esas nedenleridir.

Libya’ya dönük kara operasyonu ihtimalinin gündeme geldiği günlerde, ABD cephesinde ilk itirazın ordudan gelmesi de bir tesadüf değildi. Ordu kurmaylarının büyük bir çoğunluğunun kara harekatına karşı çıkıyor olması, bugüne kadar sürdürülen çok parçalı dış siyasetin bir sonucudur. Bu derece dağılmış bir askeri yapı, dünya ekonomisi üzerindeki hegemonyasını hızla kaybeden ABD için, artık sürdürülmez bir boyut kazanmıştır. ABD’nin Libya krizinde görece “sinik” bir tablo sergilemesinin gerçek nedeni, ekonomik gücünün askeri gücünü zaman zaman desteklemekte yetersiz kalmasıdır.

ABD emperyalizmi büyük bir paradoksun içindedir. O, dünya ekonomisi üzerindeki etkisini muhafaza etmek ve geliştirmek için askeri gücüne yaslandıkça, bu defa da ekonomik kapasitesi zaman zaman askeri yükünün ağırlığını çekememekte, bu durum da, hem içte hem de dışta Amerikan kapitalizmini zorda bırakan, elinin rahat hareket etmesini zorlaştıran bir etken olarak ortaya çıkmaktadır.

NATO’nun geldiği nokta

Sovyetler Birliği’ne karşı kurulan NATO, Stalinist-bürokratik diktatörlüklerin çöküşü sonrası “işsiz kalma” tehlikesi ile karşı karşıya kaldı. Merkezinde ABD’nin olduğu bu yapı, daha önce “komünizm”e karşı emperyalist bir şemsiye olma özelliğine sahipken, günümüzde neredeyse bütün askeri yükünün ABD tarafından çekildiği emperyalist bir savaş aygıtına dönüştü.

Soğuk Savaş sonrası, NATO’ya yeni misyon verme girişimleri büyük oranda başarısız oldu. Bu noktaya gelinmesindeki ana neden, tek tek emperyalist ülkeler arasındaki dar ulusal çekişmeler ve anlaşmazlıklar olduğu kadar, küreselleşme sürecinin yarattığı ekonomik entegrasyon sürecinin, yani kapitalist ekonomilerin iç içe geçme sürecinin, NATO ‘nun dişine uygun yeni bir düşman bulmasını iyiden iyiye zorlaştırmış olmasıdır. Bundan kasıt, örneğin Rusya, Çin ve Hindistan gibi yükselen ekonomik-askeri güçlerin artık NATO’nun klasik “düşman” kategorisine dahi alınmasının mümkün olmamasıdır.

Rusya, Çin ve Hindistan gibi hem küresel hem de bölgesel güç olma yolunda ilerleyen ülkeler, uluslararası kapitalist sistemle ve tek tek diğer kapitalist ülkeler ile o derece iç içe geçtiler ki, artık onların emperyalist bir paylaşım savaşı dışında, batılı emperyalist ülkeler tarafından düşman olarak tanımlanması pek de mümkün gözükmüyor. Örneğin günümüz dünyasında, ABD-Çin ekonomilerini birbirinden ayırmak neredeyse imkansız bir hale gelmiştir. Çin’deki küresel yatırımların önemli bir bölümünü ABD sermayesi oluşturmaktadır. Ayrıca, talep ve tüketim kapasitesi açısından dünyanın en büyük pazarı konumundaki Çin, hem ulus ötesi şirketler hem de Amerikan sermayesi için vazgeçilemez bir ülke konumuna gelmiştir. Bu yüzden Çin’in çöküşü ABD’nin, ABD’nin çöküşü Çin’in çöküşü anlamına gelecektir.

NATO’nun eski etkisini bugünün dünyasında sürdürememesinin nedenlerini, kapitalist küreselleşme sürecinin maddi-ekonomik sonuçlarında aramak en doğrusudur. NATO’nun kendi dişine uygun bir düşman dahi bulmakta zorlanmasının esas nedeni, her biri farklı ulusal çıkarlara sahip olsa da, neredeyse bütün emperyalist ülkelerin, küresel ekonominin işleyiş yasalarının kaçınılmaz bir sonucu olarak “kader birliği” yapmak zorunda kalmış olmasıdır.

Kara operasyonu olasılığı

Libya’ya dönük bir kara operasyonu gerçekleşmeksizin Kaddafi’nin iktidardan gitmesi zor gözüküyor. Zira ABD’nin başını çekmediği bir NATO operasyonunun, Fransa-İngiltere’nin “kısıtlı askeri gücü” ile gerçekleştirilmesi de neredeyse imkansız. Kara operasyonunda kilit rolü oynayacak olan ülke hiç kuşkusuz ABD. ABD kurmayları ise kara harekatı konusunda isteksiz. Irak-Afganistan-Pakistan’da onca dertle uğraşırken, nasıl bir sonuç doğuracağı şimdiden kestirilemeyen bir askeri maceraya girmek istemiyorlar.

Olası bir kara operasyonu, Libya’da her şeyi daha da içinden çıkılmaz bir hale getirebilir. Mesela, kara harekatının gerçekleşmesi durumunda, Kaddafi’ye karşı savaşan güçlerin bir bölümü de dahil olmak üzere, çok farklı güçler, “anti-emperyalist” sosa bulanmış bir Arap milliyetçiliği-islamcılığı temelinde işgalci güçlere karşı birleşebilirler. Ömer Muhtar’ın ülkesi, dıştan gelen askeri müdahalelere karşı hızla birleşme özelliğine sahip bir gelenek üzerine kuruludur.

“Özgürlük Savaşçıları”

Kaddafi’ye karşı savaşan silahlı isyancılar ne kadar “özgürlük” ve “demokrasi” için mücadele ettiklerini söylerse söylesin, emperyalist merkezlerin desteğiyle kendi halklarına “barış” getirmeye çalışan bu güçler, Libya halkının özgürleşmesine değil, gerçekte onun daha fazla acı çekmesine neden oluyorlar. İngiltere, Fransa ve ABD’nin askeri ve mali yardımları ile ayakta durmaya çalışan isyancılar, kendi halklarının gücüne değil, emperyalist merkezlere bel bağlamış durumdalar. Onların “zaferi”, Kaddafi diktatörlüğü altında onlarca yıl ezilmiş olan bir halkın burjuva diktatörlüğünden kurtuluşuna değil, Libya’nın petrol-doğalgaz kaynaklarını kendi arasında bölüşmek isteyen, emperyalistlerin ve ulus ötesi şirketlerin çıkarlarına hizmet edecektir.

İsyancıların ülke kaynaklarını ele geçirmesi halinde, daha önce Kaddafi kliğinin öncülüğünde yağmalanan bu kaynaklar, bu defa da emperyalizmin desteği ile iktidara gelecek olan gerici burjuva odakların elinde, Libya halkının daha fazla sömürülmesinin ve yoksullaştırmasının kaba bir aracı olarak kullanılacaktır. Silahlı isyancıların burjuva ve küçük burjuva önderlerinin esas hedefi, emperyalist merkezlerin himayesinde burjuva iktidarı ele geçirerek ülke kaynaklarını yağmalamak ve bu yağma sürecinde, küresel sermayeye kesesini doldurabileceği güvenli bir sömürü alanı yaratmaktır.

Kevin Carson, “Libyalı özgürlük savaşçıları” başlıklı yazısında, Kaddafi’ye karşı savaşan isyancıların arkasındaki gerçek güce işaret ediyor:

“…Alternet’ten Russ Baker 26 Nisan tarihli “The CIA’s Man in Libya” başlıklı yazısında Libya’daki isyancı güçlerin başındaki General Halife Hifter’in CIA’nin adamı olduğunu kaydetti. Hifter yaklaşık yirmi yıl boyunca Virginia’da yaşamış ve gelirinin çok üstünde rahat bir hayat tarzı sürmüştür. Hifter, bu süre zarfında sürgündeki muhalif hareketin (NFSL) askeri kanadını (Libya Ulusal Ordusu’nu) yönetti. CIA, Kaddafi’nin gelecekte devrilmesi ihtimaline yönelik olarak George W. Bush döneminde Libya Ulusal Ordusu için Çad’da bir eğitim alanı sağladı. Hifter 1996’da başarısız bir devirme teşebbüsünde bulundu ve ABD’ye döndü.

Muhalif hareketin başı CIA bordrolu; asi rejiminin ilk işi, uluslararası finanstan emir alan bir merkez bankası kurmak oldu. Bu durum Libya’da “özgürlük” için gerçekten iyi görünmüyor. Ancak bankasterler keyfine diyecek yok.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir