Leonarda olayının siyasi dersleri

“Leonarda olayı” Fransa’daki toplumsal ve siyasal koşulları açıkça ortaya koydu. 15 yaşındaki Roman öğrenci Leonarda Dibrani’nin Devlet Başkanı François Hollande’ın hükümeti tarafından yakalanıp sınırdışı edilmesi ve onu izleyen öğrenci protestoları düzen partilerinin tümü ile halkın ezici çoğunluğunu birbirinden ayıran uçurumu açığa vurdu.

Halk kitleleri, bütün Romanlar’ın Fransa’yı terk edip Doğu Avrupa’ya gitmeleri gerektiğine inandığı söylemiş olan İçişleri Bakanı Manuel Valls’ın göçmen karşıtı politikalarına karşı çıkıyor. Hollande’ın geçen hafta sonu yaptığı ve ailesinin diğer üyelerine değil de yalnızca Leonarda’ya ülkesine geri dönmeyi önerdiği müdahale, onun hükümetinin ırkçı politikaları desteklediğini ortaya koydu.

Hollande’ın, Fransız burjuvazisinin egemenliğinin başlıca “sol” partisi olan Sosyalist Parti’sinin (PS), ondan önceki sağcı Devlet Başkanı Nicolas Sarkozy’nin yapmış olduğu gibi, neofaşist Ulusal Cephe (FN) seçmenlerine hitap eden politikaları benimsediğine ilişkin giderek artan bir kabul söz konusu.

Bu olaylar, işçi sınıfını burjuva egemenliğe tabi kılarken Hollande’ın seçilmesini desteklemiş olan Sol Cephe (FdG) ve Yeni Anti-Kapitalist Parti (NPA) gibi sahte sol güçlerin oynadığı gerici rolü bir kez daha gözler önüne seriyor.

Bu gelişmeler, çarpıcı biçimde, yeni bir siyasi yönelim ve işçi sınıfının yeni bir partisini inşa etme konusunu gündeme getirmektedir. Neofaşizme karşı mücadeleyi ilerletmenin yöntemi meselesi, daha önce, 2002 başkanlık seçimlerinde gündeme gelmişti.

O zamanlar, De Gaullecü Devlet Başkanı Jacques Chirac yönetimi altında beş yıl PS’li bir başbakan işlevini görmüş olan Lionel Jospin’in başkanlık adaylığına muhalefet, kendilerini –yanlış bir şekilde- Troçkist olarak tanımlayan üç adaya azımsanmayacak miktarda oy biçimini aldı. Arlette Laguiller, Olivier Besancenot ve Daniel Gluckstein, hep birlikte, oyların yüzde 10’dan fazlasını elde etti. Jospin FN’nin adayı Jean-Marie Le Pen’in ardından üçüncü sıraya indi ve elendi.

Bu sözümona Troçkistler, buna, seçimlerin ikinci turunda Le Pen’e karşı Chirac’ı destekleyerek yanıt verdiler. Onlar, Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin (WSWS) yaptığı seçimlerin işçi sınıfı tarafından boykot edilmesi çağrısını açıkça reddettiler.

WSWS’nin ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin o zaman açıklamış olduğu gibi, yaygın bir boykot kampanyası, “geniş kitleleri mevcut toplumsal ve siyasal düzene meydan okuyan ilerici bir toplumsal gücün var olduğunu gösterecek”ti. Böylesi bir kampanya, çalışanları seçim sonrasındaki sınıf mücadelelerine hazırlayacaktı.

Biz, Chirac’a verilecek oyun Le Pen’e karşı bir oy olduğu savını kategorik olarak reddettik. “Chirac, Le Pen ile herhangi bir ilkesel farklılığa sahip değil” diye yazdık. “Chirac’a büyük çapta oy verilmesinin sonucu, onun siyasi otoritesini, yarı-Bonapartist bir kişilik olarak, büyük ölçüde arttıracaktır. O, bu otoriteyi, acımasızca, işçi sınıfının çıkarlarına karşı kullanacaktır.”

WSWS, asıl tarihsel meselenin “işçi sınıfının, yakıcı faşizme karşı mücadele konusu da dahil her siyasi konuda bağımsız siyasal bir duruş benimsemesi ve kendi bağımsız gücünü geliştirmesi gereği” olduğunda ısrar etti.

Olaylar WSWS’nin öngörmüş olduğu gibi gelişti. Yeni seçilmiş olan Chirac sağcı, işçi sınıfı düşmanı bir yol izledi ve aynı onun ardından gelen Sarkozy gibi, giderek artan şekilde FN’nin politikalarını benimsedi. O, peçe takan Müslümanlar’a saldırdı, Romanlar’a ve diğer göçmen gruplarına eziyet etti.

Onun ardılı Sarkozy, saldırgan, emperyalist bir askeri politika uyguladı, Fransa’nın NATO’nun komuta yapısına dönmesini sağladı ve Libya’ya karşı savaşta başı çekti.

Sahte sol grupların tepkisi, kendilerini daha fazla sağa çekmek oldu. Besancenot’nun Devrimci Komünist Birlik’i, Troçkizm ile bir bağlantıyı açıkça reddeden Yeni Anti-Kapitalist Parti’ye dönüştü. O zamandan beri, önce Libya’ya, ardından da Suriye’ye karşı emperyalist savaş dürtüsünü destekledi.

2012 Başkanlık seçimlerinin ikinci turunda, Mélenchon’un Sol Cephe’sinden NPA’ya kadar bütün sahte sol gruplar, Sarkozy’ye göre kötünün iyisi olduğunu iddia ettikleri Hollande’ı desteklediler. Onların desteği, Holland’ın seçim zaferinde etkili oldu.

Bununla birlikte, Hollande, beklendiği üzere, sorunsuz bir şekilde Sarkozy’nin politikalarını benimsedi. O, Romanlar’a ve göçmenlere yönelik saldırıları yoğunlaştırdı, ısrarla Suriye’ye karşı yeni bir emperyalist savaş istedi ve yoğun toplumsal saldırıları ve iş kesintilerini yasalaştırdı.

Birbuçuk yıl sonra, Fransız işçilerinin çoğu, Holland’ın Sarkozy’den daha kötü olduğunu düşünüyor. En karlı çıkan parti, hükümetin toplumsal saldırlarına muhalif gibi görünürken onun ırkçı politikalarıyla güçlendirilmiş olan FN’dir. Leonarda olayı, şimdi, bu sağcı yönelime yaygın bir muhalefeti açığa vuruyor. Binlerce genç, okul arkadaşlarına yönelik barbarca tavrı protesto etti. Hükümet, Le Nouvel Observateur’ün belirttiği gibi, “gençliğin öfke patlamasını görmenin paniğine ve korkusuna” kapılmış durumda.

Sahte sol örgütler, alevleri söndürmeye çalışmak için müdahale ediyorlar. Onlar, hareketi kendi denetimleri altına almak, raydan çıkarmak ve PS üzerinde baskı oluşturmaya indirgemek için, manevi zorbalık iddialarıyla birbirlerini bastırmış durumdalar.

Hem Besancenot hem de Mélenchon, sanki birkaç bakanın değiştirilmesi hükümetin ya da PS’nin karakterini değiştirecekmiş gibi, Valls’ın derhal istifasını talep etti.

Komünist Parti’nin sözcüsü Olivier Dartigolles Devlet Başkanı Hollande’a, toplumsal gerilimlere “Cumhuriyetçi bir saldırı” ile yanıt vermesi çağrısında bulundu. O, Hollande’ın bu fırsattan yararlanamamasının “ciddi bir siyasi ve manevi hata” olduğunu açıkladı.

Gerçekte, Valls’ın ve Hollande’ın politikası bir “hata” değildir. O, bütün diğer burjuva partiler gibi egemen sınıfın çıkarlarını savunan ve işçi sınıfını ırksal ve etnik temellerde bölmeye çalışan PS’nin sınıf karakterinden kaynaklanmaktadır. Bu, tüm Avrupa ülkelerindeki olaylara; en belirgin biçimde de Yunanistan’ın Avrupa Birliği’nin boyunduruğu altında yaşadığı toplumsal yıkımının ortasında neo-faşist Altın Şafak’ın yükselmesine yansımaktadır.

Benzer bir şekilde, PS’nin Sol Cephe, NPA ve diğer sahte sol örgütler tarafından savunusu da bir “hata” değildir. Bu örgütler, işçi sınıfına giderek daha fazla düşman olan hali-vakti yerinde orta sınıf katmanlarını temsil ediyorlar. Onlar sağcı burjuva partileridir ve emperyalist kampa geçtikçe (örneğin NPA’nın Libya’ya karşı savaşı desteklemesinde olduğu gibi) solcu iddialarından giderek vazgeçiyorlar.

Toplumsal hakların ve işçi sınıfının geçmişteki kazanımlarının savunusu; savaşın ve militarizmin reddedilmesi; sığınmacıların ve göçmenlerin savunusu; FN’ye karşı mücadele… bütün bu görevler şimdi biraraya geliyor ve tek bir şeyi gerektiriyor: PS’den, sendika bürokrasisinden ve onların sahte solcu savunucularından bağımsız bir işçi sınıfı hareketinin gelişmesi.

Bunun ön koşulu, işçileri vegençliği bütün ulusal, dinsel ve etnik sınırların ötesinde bir araya getiren sosyalist bir program üzerine kurulu yeni bir siyasi partinin inşası; yani, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin Fransa’da bir şubesinin kurulmasıdır.

24 Ekim 2013

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir