Kürt sorunu: Nereden nereye? – II

“Ateşkes”in sonu

Bu gelişmeleri takiben 2 Ağustos’ta PKK fiilen ateşkesi bitirdi. Bunu ertesi gün, 2009 yılında “Öcalan’ın barışa ve çözüme katkı sunabileceği koşullar oluşturulmalı, olgunlaştırılmalıdır” açıklamasını yapan eski DTP’li 98 belediye başkanı ve 8 il genel meclis başkanı hakkında 15 yıla kadar hapis istemiyle dava açılması izledi.

Bu günlerde tam kadro toplanan “güvenlik” zirveleri yeni operasyonların masaya yatırıldığı toplantılar oldu. Benzer süreç bir yıl önce de yaşanmış, Öcalan 28 Mayıs 2010’da muhatap bulamadığı için aradan çekildiğini açıklamış, PKK bunun ardından yaptığı açıklamada misilleme eylemlerini arttıracağını bildirmiş ve ardından İskenderun saldırısı gelmişti. Bunu, PKK’nin 1 Haziran’da bir yılı aşkın süredir devam eden ateşkese son verdiğini açıklaması, devletin Öcalan’la yeniden görüşmelere başlaması ve PKK’nin Öcalan’ın çağrısıyla Ağustos ayında yeniden ateşkes ilan etmesi izledi.

Bu hatırlatmaların ardından, İran’ın PJAK’a yönelik sınırötesi hava ve kara operasyonlarının da Temmuz ayının ortasında başladığını vurgulamak gerekiyor. Her iki tarafın da onlarca zayiat verdirdiği haberlerine rağmen Ağustos’un 8’ine gelindiğinde Murat Karayılan bir açıklama yapmış ve PJAK kuvvetlerinin sınırdan çekileceğini ve yerine HPG (PKK) güçlerinin geçeceğini bildirmişti. Ancak bu açıklama İran’ın saldırılarını durdurmaya yetmedi. İran’ın operasyonları karşısında bu dönemde Irak yönetimi ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nden gelen açıklamalar, ABD’nin sessiz kalması nedeniyle İran’ın saldırılarını yoğunlaştırdığını ifade ediyordu. Aynı zamanda PJAK’ı silahlı eylemlere son vermeye de çağırıyorlardı.

Ağustos ayının ortasına gelindiğinde PKK’nin saldırıları yoğunlaşırken, Erdoğan “Ramazan ayının hürmetine sabrettiklerini” açıklıyor ve Ramazan ayının ardından bir sınır ötesi operasyon gerçekleştirileceğinin sinyalini veriyordu. Aynı açıklamada BDP’yi de açıkça tehdit eden Erdoğan sonraki günlerde gerçekleşecek ve bugün de süren daha kapsamlı tutuklama dalgasını da haber veriyordu. 17 Ağustos’ta Hakkari Çukurca saldırısıyla 8 askerin öldürülmesi “Ramazan ayı” söyleminin sonlandırılmasını ve sınır ötesi hava operasyonunun derhal başlamasını getirdi. Muhalefet partileri CHP ve MHP de operasyona tam destek verdiler.

Çukurca saldırısı sonrasında, BDP “İnsan yaşamını sona erdiren hiçbir şiddet eylemini tasvip etmediğimizi bir kez daha belirtmek isteriz. Türkiye’nin bu noktaya gelmemesi için aylarca çağrılar yaptık, girişimlerde bulunduk, barışın önünün açılması için büyük çaba sarf ettik. Ancak bütün bu çabalarımız, barış çağrılarımız ne yazık ki karşılıksız kaldı.” açıklamasını yaptı.

“Açılım” hava operasyonuyla sürerken, AKP’nin eski önemli kurmaylarından Dengir Mir Mehmet Fırat kendisiyle yapılan bir röportajda asimilasyonun hala sürdüğünü kabul ediyordu. Aynı günlerde Siirt Belediye Başkanı Selim Sadak’a il binasının açılışında Kürtçe konuştuğu için 6 ay hapis cezası verildi, ceza 3 bin lira para cezasına dönüştürüldü. Hükümetin ikili politikasına bir işaret de, geçtiğimiz hafta YÖK’ün Kürtçe lisans bölümü Kürt Dili ve Edebiyatı’nın Mardin Artuklu Üniversitesi’nde açılmasına onay vermesi oldu.

Sınır ötesi hava operasyonunun başladığı günler, aynı zamanda AKP hükümetinin Suriye’deki Baas rejimine karşı tavrını oldukça sertleştirdiği bir zamana denk geliyordu. 18 Ağustos’ta ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Nuland PKK ile mücadelesinde Türkiye’nin yanında olduklarını bir kez daha kaydetti ve operasyona karşı olmadıklarını açıklamış oldu. Bu hiç şüphesiz Türkiye’nin Suriye’ye karşı tavrını sertleştirmesiyle de paraleldi.

Bu arada, Van Barış Anneleri İnisiyatifi Çukurca’da eylemin yapıldığı yerde PKK saldırısını kınadı. Burjuva medyasının görmezden geldiği bu eylem bir ilkti. Barış Anneleri aynı zamanda Kuzey Irak’a yönelik operasyona da karşı çıktılar. Irak sınırına yürüyen kadınlar böylece canlı kalkan eylemlerini başlattılar; ellerinde “ne asker ne gerilla ölmesin”, “savaşa hayır barış hemen şimdi” “asker anneleri savaşa sessiz kalma” dövizlerini taşıyorlardı. Sonraki günlerde Şırnak kırsalında sınıra yüzlerce kişinin katıldığı yürüyüşler gerçekleştirildi. DTK da 16 ilden Hakkari sınırına 27 Ağustos’ta yürüyüş düzenleyeceğini açıklamıştı.

Operasyonların ve çatışmaların durması için Şırnak’ın Silopi ilçesi ile Hakkari’nin Çukurca ilçesinde 16 ilden gelen ve aralarında BDP’li milletvekilleri, belediye başkanları, sivil toplum örgütleri, barış anneleri inisiyatifi ve kadın derneklerinin de bulunduğu binlerce kişiye Şırnak ve Hakkari valilikleri tarafından izin verilmedi. Bunun üzerine oturma eylemi başlatıldı. Burada gerçekleşen müdahalede göğsüne gaz bombası isabet eden BDP Van İl Genel Meclisi üyesi Yıldırım Ayhan katledildi.

Bu süreçte atlanmaması gereken bir nokta da Leyla Zana’nın Obama’ya ve Erdoğan’a gönderdiği mektuptu. Zana, özetle, Kürdistan’ın ikinci bir Filistin olmaması gerektiğini, Sri Lanka örneğinin akla bile getirilmemesini ifade ettiği mektupta “beklenti ve dileğinin vicdanlarının ve bulunduklarını mevkinin gereğini yerine getirmeleri olduğunu” söylüyordu.

Yine, basına sızdırılan ve YAŞ sürecinde istifa eden Genelkurmay eski Başkanı Koşaner’in seçimlerden önce yaptığı bir konuşma olduğu anlaşılan ses kaydı da süren savaş konusunda önemli itiraflar içeriyordu. “Eğitim zaafiyeti nedeniyle terörist diye masum erimizi kendimiz vurduk” diyen Koşaner “intihar etti” denilen birçok asker ölümüne de açıklık getiriyordu. Koşaner, kontrolsüz mayın döşendiğini ve bunun sonucunda daha öncesinde 7 askerin öldüğünü de teyit etti. Onun, “Biliyorsunuz seçime kadar eylemsizlik diye bir karar aldılar. Bu da hakikaten eylemlerini yani kırsal kesimdeki eylemlerini azalttılar. Bu karar tabi kesinlikle tabii bizi bağlamaz. Bizi hiç ilgilendirmez. Bizim eylemsizlikle alakamız yok.” ifadeleri hem devletin hem de medyanın süren savaşın tüm ağırlığını PKK’ye yükleyen propagandasının bir teşhiri niteliğindeydi.

Son haftalar

Eylül ortasına gelindiğinde, Erdoğan, Tunus ziyareti öncesi yaptığı açıklamayla İran’la işbirliğini vurgulamaya başladı ve artık Habur tarzı çözüm beklememek gerektiğini söylerek değiştirilen yönelişi açıkça ilan etti. Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu, bugün eli kulağında olan sınır ötesi kara operasyonu için Irak’ın ve Kürt yönetiminin desteğini almak, onları da Türkiye’nin planına dahil etmek amacıyla 10 Eylül’de Irak’a (ve Erbil’e) bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu ziyaret öncesinde Irak devletinden sınır ötesi kara operasyonuyla ilgili yapılan açıklama “Irak’a girilecekse bize de danışılsın” şeklindeyken, daha sonraki günlerde yapılan açıklamalar görüşmelerin operasyonun ayrıntıları üzerinde sürdüğünü gösterdi.

Geçtiğimiz yıl oldukça ses getiren, bu yılda burjuva medyasının neredeyse görmezden geldiği bir diğer gelişme ise okul boykotuydu [5]. DTK Eğitim ve Dil Komisyonu da 16 Eylül’de yaptığı açıklamada, Kürt çocuklarına anadil için “boykot” çağrısında bulunmuştu. DTK, “Kürtler sınırlı koşul ve alanlarda değil, dillerini bütün alanlarda kullanmak istiyor. Bu istek en doğal ve meşru istektir” diyerek, okulların eğitime başlayacağı 19-23 Eylül tarihleri arasında Kürt çocuklarını boykota çağırdı. Diyarbakır Valisi boykotun tutmadığını söylese de Diyarbakır, Mardin, Şırnak, Batman, Hakkari, Siirt ve ilçelerinde boykota yoğun bir katılım gerçekleşti.

Eylül ortasına Türkiye kamuoyuna malum olan bir durumun ilanı damgasını vurdu. Önemi yadsınamayacak olan bu gelişme MİT ile PKK arasında yapılmış olan bir görüşmenin ses kaydının basına sızdırılmasıydı. Hiçbir ciddi tepkiyle karşılaşılmaması, MHP’nin dahi bir hafta sonra ve oldukça cılız bir tepki göstermesi, basında görüşmenin neden yapıldığının değil de içeriğinin tartışılması devlet-PKK görüşmelerini “normalleştirme” çabasının başarıya ulaştığını gösteriyordu. “Habur faciası”nın ardından gerçekleştiği anlaşılan bu görüşme, devletle PKK’nin hem uzunca bir süredir görüştüğünü, hem de çatışmaların görüşmeye engel olmadığını gösteriyordu. Öcalan’ın ev hapsine alınması ve serbest bırakılması da dahil “açılım” sürecinde tartışılan birçok konuyu kapsayan görüşme notları, gerçekte, kamuoyuna gelişmeler ya da durum nasıl yansıtılırsa yansıtılsın, devlet ile PKK’nin anlaşmasının hiç de zor olmadığını ve askerler ile gerillaların ölümlerinin önüne geçilebileceğini açıkça göstermiş oldu. Hiç şüphesiz bu anlaşma sürecinde başlıca aktörler devlet ve PKK olsa da, uluslararası gelişmelerden ve güçlerden soyutlanabilecek bir Kürt sorununun olmadığını, aynı zamanda hükümetin ya da PKK’nin kendi siyasi kaygılarının da sürece yön verebildiğini atlamamak gerekiyor.

Seçimlerden çıkan sonucu memnuniyetle karşılayanların başında yerli büyük sermayenin başlıca kuruluşu TÜSİAD geliyordu. Onlar, aynı zamanda sonrasında ortaya çıkan çatışma ortamında duydukları rahatsızlıkları, “yeni anayasa”ya verdikleri önemi ve bu anayasanın hazırlanmasında BDP’nin de önemli bir konumda olduğunu daha önceki dönemlerde de dile getirmişlerdi. Geçtiğimiz hafta da “BDP’li milletvekillerinin 1 Ekim’de Meclis’e gelmelerini bekliyoruz” diyen TÜSİAD başkanı Ümit Boyner “Yoksa yeni anayasa yapım süreci mutlaka sekteye uğrar, iyi olmaz. Çünkü yasamanın yapılacağı yer TBMM’dir. Bizler de oylarımızı, ‘bizi temsil etsinler’ diye veriyoruz siyasi partilere. Biz de TÜSİAD olarak, bu hassasiyetin altını çiziyoruz. Meclis’e gelmeme kararlarına neden olan sorunların da çözüm yeri Meclis’tir. Meclis’in dışında çözüm pek gerçekçi değil. Ümit ediyorum ki 1 Ekim’de Meclis eksiksiz olarak toplanır.” açıklamasını yaparak büyük sermayenin BDP’yi dışarıda bırakan bir “çözüm”e karşı olduğunun altını çiziyordu.

20 Eylül’de Başbakan Erdoğan’ın BM Genel Kurulu’nun yeni dönem toplantılarının başlaması nedeniyle gittiği ABD’de Obama ile asıl olarak Suriye ve Kürt sorununu masaya yatırırken, Ankara’daki bombalı saldırı eylemi gerçekleşti. TAK’ın (Kürdistan Özgürlük Şahinleri) üstlendiği eylemde 3 kişi öldü 34 kişi yaralandı. TAK bu yılki ilk eylemini Ağustos ayı sonunda Antalya’da gerçekleştirmiş ve iki kadın yaralanmıştı. Sonraki günlerde ise önce Siirt saldırısı ve 4 kadının ölümü, ardından Bitlis polis okuluna yönelik saldırı ve 1 polisin ölümü geldi. BDP Çankaya ve Siirt saldırılarını kınadı ve “Yaşam hakkına yönelik bu saldırıları şiddetle kınıyoruz. Her iki olayı yapan ve yaptıranlar bir an önce açığa çıkarılmalıdır.” açıklamasını yaptı.

PKK ise, TAK’ın Ankara eylemini kınar ve örgütü uyarırken, Siirt saldırısını üstlendi ve şu açıklamayı yaptı: “Öncelikli olarak yaşanan bu acı olaydan dolayı halkımızdan, yaşamlarını yitiren insanlarımızın ailelerinden ve çevrelerinden özür diliyoruz. Olay ile ilgili köklü bir soruşturma başlatılmıştır.

Hareket olarak sivillere dönük eylem girişimlerimizin olmadığı ve olmayacağı açıktır. Sivillere dönük geçmişte yapılan her türlü yanlış eylem ve girişimine sert soruşturma ve yargılamalarla cevap verdiğimiz bilinmektedir. Bu bağlamda kesinlikle her türden sivil eylemi reddettiğimiz kamuoyunca bilinmektedir. Siirt’te yaşanan bu acı kaza olayını asla kabul etmeyeceğimiz bilinmelidir. Gerekli tüm soruşturmaları ayrıntılı bir şekilde devam ettirerek, sonuçlarını halkımız ve kamuoyuyla paylaşacağız.”

Yazının başında ifade ettiğimiz, Erdoğan’ın son açıklaması operasyonların sınır ötesinde ve sınır içinde de süreceğini de içeriyordu. “Siyasetle müzakere”nin dillendirilmiş olması, operasyonların sürmesine paralel BDP’yle diyalogun geliştirilmeye çalışacağını bir ifadesi olabilir, bu aynı zamanda Öcalan’la görüşmelerin de sürdürüleceği ya da ona uygulanan fiili tecritin kaldırılacağını işaret ediyor olabilir. Hiç şüphesiz burada BDP’nin önümüzdeki döneme dair alacağı tavır da hükümet kanadının pozisyonunu doğrudan etkileyecektir.

Kürt sorununda hangi çözüm?

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, “Silahla bu işin çözülemeyeceğini öteden beri söylemiştim. Siyaset kurumunun terörü sonlandırma konusunda politika, çözüm üretmesi lazım. Bu konuda gerekirse bütün siyasi partilerin, kamuoyunun desteğini almak gerekiyor. Eğer böyle bir adım atılırsa CHP olarak her türlü desteği vermeye hazırız” diyerek “açılım”ın sürmesi gerektiğini ve bunu destekleyeceklerini bildiriyordu. Erdoğan ise yukarıda belirttiğimiz gibi, hükümetin “ikili politikası”nın süreceğini ve “açılım”ın artık Habur tarzında olmayacağını ifade ediyor. Bu, devletin ordu eliyle PKK’ye, yargı eliyle de BDP’ye büyük bir darbe vurmaya çalıştığı şu günlerde, Kürt hareketini olabildiğince güçsüz bir şekilde masaya oturtma niyetinin de bir ifadesi olarak okunabilir.

TC Devleti’nin uluslararası planda son derece önemli sorunlar yaşadığı şu günlerde, daha öncesinde planlanan burjuva çözümün, yani PKK’nin silahsızlandırılmasının, kısa vadede gerçekleşmesi mümkün gözükmüyor. Bu, “MİT-PKK görüşmesi”nde de açıkça ifade edilen bir gerçek. Bununla birlikte, PKK’ye yönelik bir kara operasyonunun gündemde olmasına ve BDP’ye kök söktürülmeye çalışılmasına bakarak, hükümetin açılımdan vazgeçtiğini söylemek de hatalı olacaktır.

Özünde küresel sermayenin ve Türkiye burjuvazisinin çıkarları doğrultusunda başlatılan ve bugüne kadarki gelişmelerle de “demokrasi ve barış” adına olmadığı bütün çıplaklığıyla su yüzüne çıkan “Kürt açılımı” projesi sermayenin çözümünü ifade ediyor. Kürt halkının eşit ve demokratik birlik özlemi ile halkların savaşın sonlanması arzusu, egemen sınıfların çıkarları ve burjuva politikası adına hiçbir şey ifade etmemektedir. Bugün sınır ötesi operasyonlara ne kadar karşı çıkılması gerekiyorsa, önümüzdeki dönem gelişme potansiyeli taşıyan, Türkiye’yle gerginlik içerisinde olan ülkelerle olası çatışmalara da o kadar karşı çıkılmalıdır. Türkiyeli egemenler bugün bölgedeki çıkarlarını asıl olarak Kürt sorunu üzerinden ifade etmekte, ordudaki dönüşüm ve sınır birliklerindeki yapısal değişim ile askeri savaş yatırımları için PKK’yi bahane etmektedir.

Bölgedeki egemen sınıfların Kürt sorunu üzerinden sürdürdüğü bu hesaplaşma, başta Kürtler olmak üzere bölgedeki halkların sorunlarını çözmek bir yana, hiç şüphesiz çok daha büyük yıkımların habercisidir. İşçi sınıfı ve onun devrimci yolunda yürüyen aydınlar, sermaye sınıfının ve onun devletinin Kürt sorunundaki ikiyüzlü tavrını sergilemek ve burjuvazinin bölgedeki gerçek amaçlarını her yerde açıklamakla yükümlüdür. Kürt halkına ve onun siyasi temsilcilerine yönelik saldırıların sonlanmasını, Kürtlerin tüm meşru demokratik taleplerinin resmen kabul edilmesini, sınır ötesi operasyonların derhal durdurulmasını savunmak Marksist devrimcilerin başlıca görevleri arasındadır.

Bunları yaparken asla unutulmaması gereken noktaysa, Kürt sorununun, yukarıda da sürekli vurguladığımız uluslararası boyutudur. Bu, öncelikle, söz konusu sorunun öznesinin dört farklı ülke arasında parçalanmış olan bir halk olmasından kaynaklanmaktadır. Öte yandan, Kürt halkı ve Kürdistan coğrafyası, küresel sermayenin ve onun yerel taşeronlarının bölgesel hesaplarının tam ortasında yer almaktadır. Bu durum, yalnızca farklı devletlerin egemenliği altında yaşayan Kürt emekçilerinin kendi aralarında birleşmesini değil; Türk, Arap, Acem gibi ezen ulusların emekçilerinin de ortak eylemini gerektirmektedir. Seleflerinden farklı olarak, Kürt sorununu çözeceği iddiasıyla iktidara gelen AKP’nin, üçüncü iktidar döneminde bu yönde atacağı adımlar, bütünüyle küresel sermayenin bölgesel çıkarları doğrultusunda olacaktır ki bu, yeni savaşlar ve çatışmalar demektir.

Bu yüzden, Kürt sorununun tek gerçekçi çözümü, sadece TC Devleti’ni değil ama Suriye, Irak, İran ve bölgedeki diğer burjuva devletlerini de karşısına alan işçi sınıfı eksenli enternasyonalist ve devrimci bir perspektif üzerinde inşa edilebilir.

Bitti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir