Türkiye ekonomisi ve işçi hareketi için devrimci perspektifler – III

Paylaş

AKP ve ekonomik konjonktür

AKP iktidarını ekonomik konjonktür açısından iki döneme ayırmakta fayda var. Birinci dönem 2002-2007 dönemini kapsıyor. Hatırlayacaksınız, AKP, 2001 krizinin hemen sonrasında iktidara geldi. Bu yıllar, dünya ekonomisinin, özellikle de küresel sermaye hareketlerinde hızlı bir canlanma dönemine denk düşüyordu. Türkiye’yi 2001 krizine sürükleyen siyasi iktidarın ekonomik programını devralan AKP, 2001-2005 dönemi boyunca Türkiye’ye giriş yapan 184 milyar dolarlık yabancı sermayenin yarattığı “istikrar” ve “güven” ortamının sefasını sürdü. Dış sermaye girişleri, iç talebin, özellikle de tüketimin canlanmasını sağladı ve birinci dönem boyunca yıllık ortalama yüzde 7,3’lük bir büyüme hızı gerçekleşti. 2001 krizinin izleyen bu pozitif ekonomik konjonktür, AKP’nin 2007 seçimlerinden güçlenerek çıkmasını sağladı.

Şayet dış kaynaklar sermaye birikim oranının arttırılmasına olanak sağlamıyorsa, büyüme hızının sürdürülebilmesi için, her yıl daha fazla yabancı sermaye girişine ihtiyaç duyulur. Dış kaynakların yavaşlaması halinde ise büyüme hızı düşer. Bu durum, ilk olarak 2004 yılında ortaya çıktı. 2004-2007 yıllarında Türkiye ekonomisinin cari açık sorunu kronikleşti. Bu bozulma sonucunda, belli bir büyüme hızının gerektirdiği dış kaynak açığı oranı, on yıl öncesiyle mukayese edildiğinde bugün daha da artmıştır. Ekonomik büyümenin daha fazla dış kaynak girişi gereksinimi, doğrudan doğruya bu bozulmayla bağlantılıdır.

Türkiye, dünya ekonomisinin 2008 krizini, yüksek dış açık/dış borç koşulları altında göğüslemek zorunda kaldı. Küresel sermaye hareketlerinin kaçmaya başlamasıyla birlikte, ekonomik daralma başladı; 12 ayda (2008 Ekim-2009 Eylül’de) ekonomi yüzde 7,9 oranında küçüldü. 2009 sonuna gelindiğinde ulusal gelir 2007 düzeyinin yüzde 4.2 gerisindeydi. Dünya krizinin en sert dönemine denk gelen 2009 Mart’ındaki yerel seçimlerde AKP yüksek oranda oy kaybetti. İktidarda olduğu günden bu yana AKP’nin oy kaybettiği tek seçim budur.

Başbakan Erdoğan’ın “teğet geçti” demesine karşın, “yükselen piyasalar” olarak görülen ekonomilerin çoğu dünya krizini sadece yavaşlayarak (küçülerek değil, büyüme hızları düşerek) karşılarken Türkiye, 2008-2009 küresel krizinden en ağır biçimde etkilenen ekonomilerden biri oldu. Küçülen ve ağır etkilenen ekonomiler, kriz ortamına, Türkiye gibi yüksek dış açık/dış borç sorunlarıyla birlikte girdiler.

AKP’nin ikinci iktidar döneminin sonuna doğru, ABD’de ve AB’de bankalara muazzam likitide [11] pompalandı; bu durum karşısında merkez bankaları sıfıra yakın faiz oranlarına geçtiler. Fakat bu fonların büyük kısmı, üretimi ve büyümeyi canlandıracak kredilere/yatırımlara (reel sektöre) değil, finansal varlıklara aktarıldı. Küresel sermaye yüzünü çevre ekonomilere dönerken piyasalarda sıcak para hareketleri giderek hızlandı. AKP’de bu dönüşümden yararlandı. 2008-2009 kriz döneminde kaçan küresel sermaye, dörtnala geri dönmeye başladı. Bu dönemde dış kaynak girişleri 2010’da 53 milyar dolara, 2011’in ilk altı ayında 28 milyar dolara ulaştı. AKP’nin birinci dönemini hatırlatan bir canlanma yaşandı. Dış kaynak girişleri sayesinde ekonomik büyüme oranları, 2010’da yüzde 9’a, Ocak-Mart 2011’de yüzde 11’e yükseldi. Bu canlanmanın bir sonucu olarak AKP 2011 seçimlerinden zaferle çıktı.

Fakat artık canlanma döneminin sonuna gelinmiş gözüküyor. İktidar partisi durumun bilincindedir. Bu yüzdendir ki, küresel ekonomideki sarsıntıların daha da belirgin bir hale gelmesiyle birlikte, Türkiye kamuoyu yeni duruma hazırlanmak istenmektedir (yazının hemen başında ekonomi kurmaylarının açıklamalarından çeşitli örnekler vermiştik).

Canlanma döneminin son bulmakta olduğuna ilişkin somut birkaç örnek üzerinde durmakta yarar var:

AKP’nin birinci dönemine (2002-2007) kıyasla ikinci dönemi (2010-2011), daha da kırılgan bir ekonomik konjonktüre denk düşmektedir. Cari işlem açığı, 2011’in ilk altı ayında 38 milyar dolara (2007’in on iki aylık düzeyine) ulaşmıştır. Mart 2011’de dış borçlar, kriz öncesi (Eylül 2008’deki) düzeyi aşmış ve 300 milyar doları da aşmıştır. Kısa vadeli dış borçlardaki artış daha da dikkat çekicidir; kriz öncesi 58 milyar olan dış borç miktarı, Haziran 2011’de 85 milyar dolara çıkmıştır.

Canlanmanın durma noktasına geldiğinin bir diğer belirtisi, döviz piyasalarındaki fiyatların tırmanışa geçmiş olmasıdır. Bu AKP’nin bir politik tercihi değil, dış kaynak hareketlerindeki bozulmanın bir sonucudur. Örneğin, 2008-2009 krizinin ilk yedi ayında dolar fiyatı, bu bozulma nedeniyle yüzde 44 yükselmiş ve bu oran, “yükselen piyasalar” grubunda, Türkiye’yi dördüncü sıraya taşımıştır. 2010’un son aylarından beri, Türkiye’de döviz fiyatları artmaktadır. Bunun ana nedeni, dış kaynak girdilerinin giderek artan kısımlarının cari açık tarafından emilmesi, yani döviz arzındaki fazlalığın daralma eğilimi göstermesidir. Kasım 2010’la başlayan sekiz buçuk ayda dolar yüzde 14,8; Dolar-Euro sepeti yüzde 16,5 oranında artmıştır. Döviz fiyatlarının artması Türkiye’ye özgü bir bozulma belirtisidir. Hâlbuki aynı dönemde “yükselen piyasaların” çoğunda döviz fiyatları ucuzlamıştır.

2011’in Ağustos-Eylül aylarında, ABD ve AB’deki finansal ortam gerginleştikçe Türkiye ekonomisinden sermaye çıkışı, döviz kurlarını da yukarı çekmeye başladı. Bu yüzden Türkiye’de bozulma, diğer ülkelerden daha hızlı gerçekleşti. 15 Temmuz-30 Ağustos arasında dolar 6,6; döviz sepeti yüzde 7,7 oranında yükseldi. Benzer ekonomiler ele alındığında, dolar kurları bakımdan Türkiye’ye benzeyen tek ülke, yüzde 6,2’lik bir artışla Meksika’dır.

Türkiye siyasi tarihi incelendiğinde AKP, ekonomik konjonktür bakımından “en şanslı” siyasi parti sayılabilir. Aslında AKP, özel bir şey de yapmadı, Kemal Derviş’in krizin yükünü işçi sınıfının sırtına yıkarak kurduğu ekonomik düzeni devam ettirmekle yetindi. Tam da bu dönemde, küresel ekonomide muazzam bir canlanma yaşandı.

Son tahlilde, Türkiye ekonomisinin gelişimi de uluslararası kapitalist sistem tarafından belirlenmektedir. Bu konjonktür içerisinde AKP dönemi, hızlı bir büyüme dönemi oldu. Aynı dönemde, Türkiye’ye benzeyen ülkeler, Türkiye’den daha hızlı büyüdüler. Bu ülkeler, o dönem de cari açıklarını tasfiye ettiler ama (yabancı sermayeye dayalı büyüme/kalkınma stratejisinden dolayı) Türkiye cari açık sorununu tasfiye etmeyi başaramadı.

Başbakan Erdoğan “Kriz teğet bile geçmeyecek” dese de, bu defa kriz daha sert geçecek gözüküyor. AKP’nin bugüne kadar itinayla sürdürdüğü halkı uyutma politikası bu defa ters tepebilir. ABD’deki ve AB’deki gelişmelere bakarak, AKP iktidarının “ikinci canlanma döneminin” son demlerini yaşadığını söylemek mümkün. Ekonomik çöküşün hangi hızla yaşanacağını ise, yakında göreceğiz.

Bu kriz neyin krizi?

Marx’ın sık sık vurguladığı gibi, kapitalizmin tarihi bir krizler tarihidir. Bu krizlerin bir bölümü, şu ya da bu nedenle ulusal ekonominin sınırları içinde gerçekleşir. Örneğin, Türkiye’de yaşanan 1999 ve 2001 krizlerinde olduğu gibi. Kapitalizmin bir de dünya ölçeğinde yaşanan krizleri vardır. Bugünkü kriz ulusal ekonomilere özgü krizlerden net bir biçimde ayrılıyor. 2011 krizi dünya ölçeğinde bir krizdir.

Geçmişte kapitalizm, ulusal ekonominin sınırları içinde gerçekleşen krizleri, şu ya da bu yolla çözüp, yoluna devam edebiliyordu. Bu aşamada büyük bir sorun çıkmıyordu. Fakat merkezinde dünya çapında faaliyet gösteren ulus-ötesi şirketlerin olduğu; uluslararası pazarların ulusal ekonomiler üzerinde mutlak bir egemenlik kurduğu küreselleşme döneminde, sermayenin krizleri çözmek için kullandığı Keynesci politikaların da, geçmiş yıllara kıyasla herhangi bir hükmü kalmadı (kuşkusuz bu sözlerimiz, ulusal korumacı politikaların yeniden hortlamayacağı manasında anlaşılmamalıdır). Son tahlilde, büyük krizler büyük sorunları da beraberinde getirir. Kapitalizm ilk büyük krizden emperyalist paylaşım savaşıyla çıkmaya çalışmıştı (Birinci Dünya Savaşı 1914-1918). İlkinin devamı olan ikinci büyük kriz, birkaç Avrupa ülkesi dışında, Sovyetler Birliği’nin bir bölümü de dahil olmak üzere, çok geniş bir alanın (kapitalizmin en rezil iktidar biçimlerinden biri olan) faşizmin kontrolü altına girmesiyle ve milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlandı (İkinci Dünya Savaşı 1939-1945). Kısacası, kapitalizm kendi krizini çözebilmek için her türlü barbarlığı yapmaktan geri durmaz. Bu gerçeği hiç bir zaman akıldan çıkarmamak gerekir.

2012 yılına da damgasını vuracak olan krizin dünya genelinde sert geçeceğini söyleyebiliriz, daha şimdiden bütün dünyada sınıf mücadelesi keskinleşmeye başladı. Kapitalistler bunu istemese de, burjuvazi ve işçi sınıfı arasındaki mücadele, kriz derinleştikçe bütün ülkelerdeki egemen sınıfların başını daha da çok ağrıtacaktır. Aynı kapitalistler krizi bir fırsata da çevirmeye çalışıyor. Nasıl mı? Sermaye sahipleri, bir yandan değer kaybeden şirketleri ucuza kapatırken (sermayenin el değiştirmesi / tekelleşme), asıl saldırısını işçi sınıfına yöneltiyor; işten atmak için, ücretleri düşürmek için, çalışma saatlerini uzatmak için, krizi bahane ediyorlar. Sermaye köşeye sıkıştıkça işçi sınıfına karşı daha da saldırganlaşıyor. Esas mesele şu: Krizin faturasını hangi sınıf ödeyecek? Burjuvazi mi yoksa işçi sınıfı mı?

Geçmişte ulusal ekonominin sınırları içinde patlak veren krizler, işten çıkarmalara ya da ücret düşürmelere eşlik eden devlet müdahaleleri şeklindeki geçici önlemlerle çözülebiliyordu. Fakat bu defa daha farklı bir döneme girmiş bulunuyoruz. Çünkü kapitalizmin krizi çözecek rezervi kalmadı. Artık sadece finans kuruluşları ve küresel şirketler değil, doğrudan burjuva devletler iflas ediyor. Sermayenin krizi aşmak için, en çok ihtiyaç duyduğu kurum olan burjuva devletin, istihdam ve gelir yaratacağı düşünülen korumacı politikaları hayata geçirebilecek mali kaynakları geçmiş yıllara kıyasla yetersiz. Çünkü bugüne kadar bütün kaynaklar ya finans kuruluşlarını ya da küresel şirketleri ayakta tutmak için kullanıldı (Örneğin ABD ve AB’de kurtarılan bankalar). Uluslararası burjuvazinin çıkarlarını temel alan bu harcamaların geldiği son nokta ise muazzam bir devlet borcu ve bütçe açığı. Kapitalist sistem açısından ne şahane bir tablo değil mi?

Aynı şekilde kapitalistlerin kar oranlarında da sert düşüşler yaşanmaya devam ediyor. Ortadoğu, Afrika ve diğer pazarlar bile küresel sermaye için yeterli kaynak sağlayamadı. Son 30 yıldır kapitalizm, küresel sömürü alanına eski Sovyet ülkelerini ve Çin’i de katmış olmasına karşın, genişleme krizini çözme noktasında, net bir politika ortaya koymaktan uzak bir görünüm sergiliyor (Tabii ki bu sorunun derinleşmesinde kapitalist tekellerin kendi arasındaki şiddetli rekabetin de etkisi var). Krizin derinleşmesine neden olan bir diğer etken de, sermayenin organik bileşiminin artması, yani ileri teknoloji kullanımının, artı-değerin asıl kaynağı olan canlı emeğin büyük bir bölümünü üretim sürecinin dışına atmış olmasıdır. Ortadoğu, Afrika, eski Sovyet ülkeleri ve Çin’in küresel sermaye yatırımlarına sonuna kadar kapılarını açtığı bir dönemde, bütün bu olanaklara rağmen, kapitalist sistemin kar ve pazar ihtiyacını nasıl daha fazla gidereceği ise, belirsizliğini koruyan bir diğer soru olmaya devam ediyor. Bu karmaşık sürecin, üretici güçlerin topyekün yıkımı anlamına gelecek olan küresel bir emperyalist paylaşım savaşı ile sonuçlanabileceği ihtimalini de asla unutmamak gerekir.

Neredeyse bütün burjuva devletlerin yönetici sınıfları, kendi halklarına “güven verici” açıklamalar yapıyor gözükseler de, onlar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Yunanistan, İrlanda, Portekiz, İspanya ve İtalya’daki borç krizi, Avrupa Merkez Bankası’nın, Uluslararası Para Fonu’nun ve çeşitli Avrupa ülkelerinin birbirine düşmesine neden oluyor. Bu ülkelerin her birinin “ulusal çıkarları” ile küresel piyasalarının çıkarları arasındaki uçurum, her geçen gün daha da fazla derinleşiyor. Kapitalizm her defasında en başa, yani özel mülkiyet ve ulus-devlet üzerine inşa edilmiş olan köklerine bakıp öfkeleniyor. Avrupa Birliği’nin dinamosu konumundaki Almanya’dan Merkel “Bankalar ödesin” derken, Sarkozy “Hayır bankalar ödemesin” diyor, çünkü Fransız ulusal bankalarının çok büyük alacakları var. Bütün bu göstergeler, AB’nin geleceğinin sağlam temeller üzerine oturmamış olduğunun en somut kanıtlarıdır. Kriz süreci AB için bir “test süreci” olacak. İspanya ve İtalya’nın çöküşüyle birlikte bu süreç daha da kısalabilir. 1929 ekonomik buhranını hatırlatan günler yaşanabilir. Çünkü İtalya ve İspanya’nın dış borcu ulusal gelirinin yüzde 40’ı kadar. İtalya batarsa, artık İspanya, Yunanistan, İrlanda ve Portekiz’i “tanrı bile” kurtaramaz. O zaman, her ülke kendi ulusal çıkarlarının peşinde koşmaya başlar ve AB küçülebilir ya da paramparça olabilir. Belki bir 10 yıl içinde (belki de o kadar bile beklemeyeceğiz) AB tarih kitaplarındaki yerini alabilir.

Krizle bağlantılı olarak, dünya ekonomisinde yaşanan bir diğer olgu da, küresel şirketlerin küçülüyor olması. Bu şirketler, daha önceki dönemde aktif olarak faaliyet yaptıkları piyasaları terk ediyorlar ve “güvenli liman” adını verdikleri alanlara çekiliyorlar. Bu süreçte ABD ve AB ekonomileri kesinlikle gerileyecektir. Çünkü bu ülkeler en başta borçları kısmaya çalışacak. Bir kısmı da (en başta ABD) askeri harcamaları kısmak zorunda kalacak (Bu durum Afganistan ve Irak’ta somut olarak yaşanıyor). Görünen köy kılavuz istemez: ABD artık küresel kapitalist düzen üzerindeki hegemonik gücünün kaybetmekte olan bir emperyalist güç. ABD’nin siyasi-askeri alanda bir alternatifi var mıdır? Çin bu boşluğu doldurabilir mi tartışmaları, bu yazının sınırlarına sığmayacak kadar önemli bir konudur. Bu mesele hiç şüphesiz önümüzdeki dönemde uluslararası devrimci işçi hareketinin ve Marksist hareketin gündemine daha fazla gelecektir.

Türkiye’yi bekleyen olası senaryo

Türkiye’ye dönersek, Türkiye’nin finans sistemi (özellikle bankalar) ABD ve AB ile ortak hareket ediyor. Türk devletinin, milyonlarca Türk patron ve işçi üzerinden bu ülkelerle derin ekonomik bağları var. Türk ekonomisi için küresel sermaye vazgeçilmez bir ihtiyaç. En basitinden otomobil sektörünü ele alalım: Ford’tan Renault’a kadar hepsi Türkiye’de üretim yapıyor. Kısacası Türkiye her açıdan ABD-Avrupa sistemiyle iç içe geçmiştir. ABD ve AB’deki olumsuz ekonomik sinyallerin Türk ekonomisini etkilememesi mümkün değil. Türkiye’nin sıcak para ihtiyacı yaşamsaldır. Doğrudan küresel sermaye yatırımlarının durduğu, turizm gelirlerinin azaldığı, otomobil ihracatının azaldığı bir ortamda, Türk ekonomisinin patinaj yapmaya başlaması kaçınılmazdır.

Türk ekonomisinin krizden ciddi anlamda etkilenmesi halinde ki, bu kaçınılmaz görünüyor, Erdoğan hükümetinin işi daha da zorlaşacak. Kriz dönemlerinde genellikle hükümetlerin gelirleri düşer (özellikle kamu gelirlerinde ciddi bir azalma yaşanabilir). Böylesi bir ekonomik konjonktürde, hükümetin gerçekleştirmek için önüne koyduğu her türden proje, yüksek maliyetlerden dolayı ya yarıda kalabilir ya da başlamadan sönümlenebilir. Hele ki Türk devleti, PKK’ye karşı savaşı yükseltmeye, sınır ötesi askeri operasyonlar düzenlemeye, tampon bölgeler oluşturmaya kalkışırsa, muazzam bir askeri harcama yapmak zorunda kalacaktır ki, bu da Türkiye’nin ekonomik krizi daha da sert yaşamasına neden olabilir. Ancak Türk burjuva devleti -savaşı derinleştirme ve milliyetçiliği körükleme yoluyla- ekonomik krizin toplumsal tepki olarak geri dönüşünü başka kanallarda eritmeyi planlıyor da olabilir. Bütün bu ihtimaller göz ardı edilmemelidir.

Uluslararası sermaye “sert” ve “acil önlemler” yoluyla krizi engellemeye çalışıyor. Şayet işçi sınıfı krize karşı sosyalist bir çözüm üretmezse, kapitalizm için ekonomik olarak içinden çıkılamayacak kriz yoktur. Fakat bu tip dönemler, karşıt sınıflar arasındaki mücadelenin doruk noktasına çıktığı zamanlardır. Son tahlilde belirleyici olan, burjuvazi ve işçi sınıfı çelişkisinde, hangi sınıfın diğer sınıfa diz çöktüreceğidir. Kriz dönemlerinde, bu iki temel güç arasındaki dengenin kimin lehine sonuçlanacağını, bugünden matematiksel olarak hesaplamak mümkün olmasa da hem işçi sınıfının hem de Marksist devrimci hareketin içinde bulunduğu durum gözönünde bulundurulduğunda kısa vadede başarı şansının olmadığını söylemek mümkündür. [12] Ancak bu konuda çok basit bir öngörüde bulunmakta yarar var: Şayet Türkiye işçi sınıfı, iktidar ve muhalefetteki burjuva partilerinin politikalarına ve ulusalcı-reformist sendika önderlerinin (ve onların kuyruğunda gezinen küçük burjuva “sosyalistlerinin”) boş vaatlerine kanıp, pasif bir şekilde, olup bitenleri köşeden izleme tavrı alırsa, ekonomik krize karşı mücadele daha başlamadan bitmiş demektir.

Hiçbir zaman akıldan çıkarılmamalıdır ki, kriz dönemlerinde kapitalistler üretim aygıtlarını yenilemek ve sermaye birikimi yaratmak zorundadır. Bu, ancak işçi sınıfı daha çok çalışmaya, büyük ücret kesintilerine ve işsizliğe boyun eğmeye razı olursa mümkün olabilir. Kapitalistlerin ekonomik dengeyi sağlamak için aldığı her ciddi önlem, kendi doğası gereği, zaten alt üst olmuş sınıfsal dengeleri daha da bozmak ve devrimci sınıf mücadelesine yeni bir itici güç vermek zorundadır. Kapitalizmin yeniden canlanıp canlanmayacağı sorusu, bu soruya bağlı olarak, yaşamının içindeki toplumsal güçlere (karşılıklı mücadele eden sınıflara ve onların partilerine) bağlı bir sorun haline gelir. Eğer kapitalist toplumun iki temel sınıfından biri olan işçi sınıfı, devrimci sınıf mücadelesinden geri durursa, bu durumda diğer sınıf, yani burjuvazi, yeni bir kapitalist dengeyi son tahlilde inkar edilemez biçimde kuracaktır. Bu kapitalist denge, eğer işçi sınıfı bu gidişata karşı direnmezse, ancak milyarlarca işçinin daha fazla sömürülmesiyle kurulabilir.

Meselenin özü sınıf mücadelesidir. Burjuva hükümetler ve kapitalistler uzunca bir süre ekonomiyi ağır sorunlar ile birlikte yürütebilirler. Sınıf mücadelesi tarihi bunun sayısız örnekleri ile doludur. Ancak düzenin sınıfın yaşam düzeyini daha da geriletmeye dönük hamleleri (örneğin kamu harcamalarının kısılması, ücretlerin düşmesi, yaygın işten çıkarma vb.) karşısında, burjuvazinin “ulusal birliğimizi koruyalım”, “el ele verelim” demagojilerine kanan bir işçi sınıfı, aynı şekilde krizin faturasını ödemeye de kendini hazırlamak zorundadır. Yalnızca, Marksist bir partinin bayrağı altında kenetlenmiş bir işçi sınıfı, sınıf çelişkilerinin yoğunlaştığı bu dönemde, burjuvazinin ulusal birlik yalanını teşhir edebilir ve bu devrimci perspektifler ışığında, öz yönetim organları (işçi konseyleri) aracılığıyla iktidarı ele geçirebilir. Bunun dışında kalan bütün ulusalcı-reformist kurtuluş reçeteleri, işçi sınıfının sermaye karşısındaki yenilgisinin kayıtsız şartsız kabul edilmesi anlamına gelecektir.

Bugünkü küresel kriz durumunun kapitalist çürüme ve emekçi kitlelerin yaşam standartlarında düşüş dönemi olması nedeniyle, işçi sınıfının sermaye sınıfına karşı mücadele etme isteği, düne nazaran daha fazladır. Eksik olan, işçi sınıfı ve emekçiler içinde örgütlü Marksist bir partidir. Böylesi bir siyasi önderliğin yokluğunda, meydan, bir kez daha, işçi sınıfına “bekleyelim, görelim!” şeklinde bir geri çekilmeyi ve ardından burjuva ulusalcı koruma programını öneren ama olası bir yeniden toparlanmadan önce yaşanacak olan toplumsal felaketleri ağızlarına bile almayan reformist burjuva ya da küçük burjuva önderliklere kalacaktır.

Bitti

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir