Türkiye ekonomisi ve işçi hareketi için devrimci perspektifler – II

Cari açık sorunu

Uluslararası Para Fonu (IMF) verilerine göre [6], Türkiye, en çok cari açığı olan ülkeler sıralamasında ABD, İtalya ve Fransa’nın ardından geliyor. Bu noktada, asıl bakılması gereken ise ulusal gelire göre cari açık durumu. İşte orada Türkiye’nin cari açık sorunu ile beraber batık ülke durumuna gelen Yunanistan’ın hemen altında, bir diğer batık ülke olan Portekiz’in üstünde olduğu görülüyor.

Türkiye ulusal gelirinin yüzde 9’u oranında cari açık vererek, “dudak uçuklatıcı” bir ülke izlenimi veriyor. Bu izlenimi, başta derecelendirme kuruluşları olmak üzere, yabancı finansörler ve yatırımcılar da paylaşıyor olmalı ki, Türkiye gibi “risk altındaki ekonomiler” söz konu olduğu zaman, yatırımlarının geleceğinin tehlikeye girmesi halinde, küresel sermaye grupları, o ülkelerden ani çıkışlar yapmaktan bir an olsun bile tereddüt etmiyor. Tabii ki, krizin bitişini takiben geri dönüşler yapmak kaydıyla.

47 milyar dolarlık cari açığı 71 milyar dolara çıkarma “başarısı” gösteren AKP iktidarı, bugüne kadar izlediği sıcak paraya dayalı büyüme ve “yüksek faiz – düşük kur” politikasıyla, ekonomiyi bu vahim noktaya getirdi. Şimdi bu durumdan çıkmak için büyüme hedefi sabitlenmeye çalışılıyor. Fakat Türkiye ekonomisi o kadar kırılgan bir durumda ki, hükümetin mevcut göstergelerle, bu hedefe nasıl ulaşacağı belli değil.

Cari açığının bu kadar büyümesine neden olan “ithalata bağımlı büyümenin” ekonomik kimyasını, kısa sürede değiştirmek de mümkün değil. Hükümet, büyüme oranını düşürerek ithalatı azaltmaya ve bu yöntemle cari açığı düşürmeyi hedeflese de, bu kez dış pazarları daralan Türkiye ekonomisi, içerde de daralarak önemli bir küçülme sorunuyla da karşı karşıya kalabilir.

Hükümet döviz kurunun, örneğin doların 1,70 TL’nin üstüne çıkmaması için yoğun gayret gösteriyordu ama kur 1,80 TL çıtasını aştığında ek bir önlem almadı. Merkez bankası yeni döviz satış ihalesi açmayarak dolar kurundaki bu artışa müdahale etmedi. Şayet kur burada “direnir” ve kendisine “yer yaparsa”, borçlu şirketlerin TL karşılığı yükleri ciddi oranda artabilir ve şirketler önemli sıkıntılar ve iflaslar yaşayabilir. Her ne kadar ithalata getirilen ek vergilerle birlikte dolar/TL paritesindeki genişleme ihracat artışına dolayısıyla cari açığın finansmanına katkı sunuyor olsa da bu durum sürdürülebilir değil. Buna paralel olarak, yüksek kur nedeniyle, enerji, ilaç ve kimya gibi ithalatı zorunlu metalar pahalılaşıp, maliyet enflasyonunu körükleyebilir. Bu durum en çokta, emekçi sınıfların yaşam düzeyinin daha da gerilemesi anlamına gelecektir.

Hızla ekonomik krizin içine sürüklenen Türkiye ve AKP iktidarı, bu dramatik daralma tablosundan nasıl kurtulacak? Ekonomik daralmanın getireceği yüksek işsizlik, yoksullaşma ve sanayi erozyonunun önüne nasıl geçilecek? Her fırsatta “güvenli liman” denilen bankacılık sistemi, kendisini bekleyen finans tsunamisinden nasıl korunacak? Özetle, Türkiye kapitalizminin çözmesi gereken pek çok sorunu var. Fakat hükümet ne yaparsa yapsın, ufukta 2008 yılında yaşanılanlara benzer bir süreç gözüküyor.

Türkiye, büyürken sürekli cari açığını da büyüten ama henüz altüst olmamış tek ülke. G-20 grubundaki ülkelerin hiçbirinde, ekonomisi Türkiye gibi büyürken bir yandan da cari açığını büyüten ülke yok. Örneğin Çin, büyümede birinci ülke ama cari açık vermiyor, tersine döviz fazlası var. Hindistan da Türkiye gibi büyüyor ama cari açığı yüzde 3’ten ibaret. Rusya, G. Kore, Endonezya gibi ülkeler hem büyüyorlar hem de cari açık değil, cari fazla veriyorlar. Kısacası, Türkiye bir yandan büyürken, diğer yandan cari açık vermeye devam eden bu kategorideki tek ülke.

IMF’nin öngörülerine göre [7], ikinci çeyrekte yüzde 9’a yakın büyüyen Türkiye ekonomisi 2011’in tamamını yüzde 8’e yakın büyüme ile kapatacak. Yine IMF’ye göre, Türkiye’nin cari açık/GSYİH oranı da yüzde 10,5 gibi dudak uçuklatıcı bir tırmanış yaşayacak. Aynı IMF’ye göre, 2012’de ise Türkiye’nin büyümesi duracak, hatta yılı yüzde 0,5 daralma ile tamamlayacak. Fakat 2012’deki mal ve hizmet üretimini yine büyük cari açık ile gerçekleştireceği için cari açık/GSYİH oranı pek düşmeyecek, yüzde 10’a yaklaşacak.

Türkiye, 2008 öncesinde de aralıklarla sıcak para girişiyle büyüyor, ama hemen cari açık duvarına çarparak, sıcak paranın kaçmasıyla birlikte bir kriz sürecine giriyordu. 1994 ve 2001 krizleri böyle yaşandı. Şimdi ise farklı olan şu: aşırı ısınma yaparak büyüyen ekonomi, devasa cari açık vermesine karşın sıcak para, 1994 ve 2001 krizlerinde olduğu gibi arkasına bakmadan kaçmıyor. Sermaye aralıklarla çekiliyor ama geri de dönüyor. Neden? Çünkü sermayenin dünya üzerinde gidebileceği seçenekler daraldı. Hele bazı ülkelerin sıcak paraya ihtiyacı yok, gelmesinler diye Tobin vergileri [8] ile önlerini kesiyorlar. Bu durumda, küresel ekonomi de yaşanan risklere ve kırılmalara rağmen sıcak para Türkiye’de kalmayı tercih ediyor, Türkiye de başka seçeneği olmadığı için sıcak paraya dayalı büyümeden vazgeçemiyor.

Türkiye, Avrupa’daki ekonomik altüst oluşun daha da şiddetlenmesi sonucunda, kedinin ciğeri beklediği gibi sıcak paranın (küresel sermaye yatırımlarının) kapısını çalmasını bekliyor. Bu Türkiye’nin A planı, fakat Türkiye’nin bir B planı yok. Sıcak paraya bu derece bağımlı hale gelmiş bir ekonominin ve iktidarın, iç ve dış kamuoyunda bu ölçüde “güvenilir” ilan edilmesi de, ancak bu ülkeye mahsus bir ironi olarak tarihe geçecektir.

“Güvenilir liman”

Kimi burjuva ekonomistlerine göre, Avrupa’daki ekonomik kriz ve Ortadoğu’daki isyanlar, Türkiye için yeni “fırsatların” kapısını aralıyor. Özellikle Avrupa’yı giderek daha fazla etkisi altına alan kriz sonrasında birçok yatırımcının, yönünü sözde “krizden etkilenmeyen” Çin, Hindistan ve Türkiye’ye çevirdiği, burjuva basına sık sık yansımıştı. Ayrıca basında, bugüne kadar yatırımlarının büyük çoğunluğunu Ortadoğu bölgesine ayıran birçok fonun, Türkiye’de perakende, sağlık, gıda ve enerji sektörünü mercek altına aldığına ilişkin haberler de yayınlanmıştı.

Örneğin, Türkiye’de şirket birleşmesi ve ortalıklara imza atan 3 Seas Capital Partners’ın sahiplerinden Tarık Şarlıgil, özellikle Ortadoğu merkezli fonların, Ortadoğu’da yaşanan isyan dalgası sonrasında yönünü Türkiye’ye çevirdiğini söylüyor: “Son zamanlarda Avrupalı yatırımcılardan ziyade Ortadoğu fonlarının ilgisinde ciddi bir artış var. Bu fonların çoğu Ortadoğu merkezli. Özellikle bölgede yaşanan halk isyanları öncesinde bu fonlar sadece Ortadoğu bölgesine yatırım yapıyorlardı. Şimdi bu fonlar ikincil fonlarını revize ederken hem rakamı arttırdılar hem de bölgeye ayırdıkları parayı Türkiye’ye yönlendirdiler.” [9]

Ortadoğu’da patlak veren halk hareketleri sonrasında, bu bölgede yatırımlarının tehlikeye girdiğini düşünen Ortadoğu merkezli fonların, “güvenli liman” olarak tarif edilen Türkiye’yi tercih etmesinde ekonomik yasaların doğasına uygun olmayan hiçbir durum yok. Bilakis şimdilik küresel ekonomik krizin negatif etkilerini, potansiyel rakiplerine kıyasla, görece “daha az” hisseden Türkiye, bu kaotik dönemde yabancı fonlar için cazip bir yatırım merkezi olarak görülmeye devam ediyor. Yalnız bu durum, Türkiye ekonomisi üzerinde ancak geçici bir etki yaratabilir. Zira küresel ekonominin küçülmesine bağlı olarak, dış finansman girdisi iyice azalacak olan Türkiye ekonomisini, kriz nedeniyle yeni yatırım alanları arayan Ortadoğu merkezli fonlar da rahatlatamayacaktır. Küresel krizin Türkiye ekonomisi üzerindeki olumsuz etkileri daha net bir şekilde hissedilmeye başlandıkça, birçok yatırımcının “krizden etkilenmeyen” ülkeler kategorisinde değerlendirdiği Türkiye’nin, güvenli yatırım, istikrar ve yüksek kar beklentisi içinde olan Ortadoğu fonları tarafından, “krizden etkilenen” ülke kategorine dahil edilmesi sadece zaman meselesidir.

Küresel ekonomik kriz tehlikesine karşın Türkiye ekonomisi, yine de uzun vadeli bir büyüme potansiyeline sahip. Üstelik dünyanın yükselişte olan pazarları arasında ve küresel sermaye grupları açısından en karlı pazarlardan biri olma özelliğini de koruyor. Ancak yatırımcıların birçoğu, ister özel ister devlet olsun, yükselişte olan ülkeler kategorisinde değerlendirilen Türkiye’ye, bu güne kadar sadece yüzde 3’lük bir fon ayırmıştı [10]. Kriz beklentisinin gündemde olduğu bir konjonktürde, Türkiye ekonomisinin önümüzdeki dönemde bu oranı tutturması pek de mümkün gözükmüyor.

Büyüme ve istihdam

Türkiye İstatistik Kurumu’na (TÜİK) göre, 2011 yılı ilk üç ayında yüzde 11 büyüme oranı ile Türkiye, “dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisi” olurken, ne hikmetse aynı dönemde istihdam artışı ve işsizlikte herhangi bir azalma yaşanmadı. 2011 yılının ilk çeyreğine damgasını vuran yüksek cari açık ve 40 milyar doları aşan dış ticaret açığı, büyüme rakamlarına ilişkin şüpheleri daha da arttırıyor.

Resmi açıklamalara göre, kişi başına düşen milli gelir on bin doları geçiyor gözükse de, gelir dağılımındaki eşitsizlik ve buna bağlı yoksullaşma had safhada. Türkiye’nin en zengin 100 kişisinin toplam serveti, toplam ulusal gelirin yaklaşık 7’de 1’ine (104 milyara) yükselmiş bulunuyor.

Ücretli çalışan emekçilerin yarıdan fazlası enformel sektörde ve sosyal güvenceden yoksun bir şekilde çalıştırılıyor. Bu koşullar altında işsizliğin istikrarlı bir şekilde azaltılması mümkün değil. Zaten AKP iktidarının da bu yönde bir sosyal programı bulunmuyor. Hükümetin tek derdi, küresel sermaye piyasalarının ihtiyaçları doğrultusunda, ulusal işgücü piyasasını “dikensiz gül bahçesi” haline getirmek.

“Ulusal İstihdam Stratejisi” belgesinde öngörülen bazı düzenlemeler torba yasa kapsamında gerçekleştirildi. Bunun yanında şimdi gündemde kıdem tazminatı için bir fon oluşturularak, her yıl için bir brüt maaştan, 20 yıl için altı maaşa indirilmesi, fona geçici olarak İşsizlik Sigortası Fonu’ndan kaynak aktarılması, bölgesel asgari ücret uygulaması, esnek çalışma, yarı zamanlı, uzaktan çalışma biçimlerinin hayata geçirilmesi, 25 yaş altındakiler için dört ay deneme süresi uygulanması, işsizlik ödeneğinden yararlanma şartlarının değiştirilmesi ve ödenecek miktarın son 12 aydaki prime esas kazanç üzerinden uygulanması, ayrıca 25 yaş altı için bütün şartların yüzde 50 indirimli uygulanması, ulusal meslek standartlarının 2012 sonuna kadar belirlenmesi, mesleki eğitim-öğretim kurumlarının akreditasyon sistemine geçirilmesi hedefleniyor. Bu hedeflerin hepsi 61. AKP Hükümeti’nin programında yer almaktadır.

Bütün bunların dışında, işsizlik fonu ve özelleştirme gelirleri yıllardır amaç dışı kullanılmakta ve hükümet bütçesine yama yapılarak, gerçek sahiplerine aktarılmamakta. İşsizlik fonunun 2010 sonunda gelirleri 60 milyar TL’yi buldu. Fonun “amacına göre” harcanan kısmı 2002’den bu yana yaklaşık 4 milyar tutarında. Son üç yılda fondan 10 milyar TL amaç dışı kullanılarak hükümet bütçesine aktarıldı. Geriye kalan 46 milyar TL de amacına uygun bir şekilde, işsiz işçiler için kullanılmadı.

AKP hükümetinin “Ulusal İstihdam Stratejisi” belgesiyle çerçevesini çizdiği ekonomik politikaların, emekçi sınıflar lehine büyüme ve istihdam yaratması mümkün olmadığı gibi, bu süreç sonunda, emekçilerin daha önceden sahip olduğu bir dizi sosyal hak da gasp edilmek isteniyor. Türkiye’nin küresel piyasalarla entegrasyon sürecini hızlandırmak ve Türkiye burjuvazisinin ekonomi programını uygulamak isteyen siyasi iktidar, bu hedefine ulaşmak için, emek piyasasını küresel sermaye gruplarının talep ettiği ölçüde artı-değer sömürüsüne açma gayreti içinde. AKP’nin çalışma yaşamına ilişkin yürürlüğe koyduğu düzenlemelerin tümü, onun, emperyalist sermayenin Türkiye emek piyasasını liberalleştirme-esnekleştirme isteğini karşılamaya dönük, burjuva reformlar olma özelliğine sahiptir.

Devam edecek…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir