Küresel Kriz, Devlet Müdahalesi ve Küreselleşme

Mali krizin, ABD’deki bir kaç şirketin devlet eliyle kurtarılmasıyla atlatılamayacağı; küresel özellik taşıyan krizin “çözüm”ünün de aynı zeminde aranması gerektiği en baştan beri ortadaydı. Nitekim önce, başta ABD olmak üzere birçok devlet, tek tek “kendi” mali sermayesinin çöküşün eşiğindeki kesimlerini kurtarma operasyonlarına yöneldi. (Burada kullandığımız “kendi” sözcüğünün yol açabileceği bir yanılsamayı önlemek için şunu anımsamakta yarar var: Sermaye, varlığını burjuva devlete borçlu değildir; tersine, bu devleti yaratan odur. Bu devletin “ulusal” sınırları da, sermayenin egemen olabildiği alanı, yani, belirli bir tarihsel dönemdeki gücünün sınırlarını ifade eder. İster istemez, sermayenin en güçlü kesiminin denetiminde olan burjuva devlet, varlığını borçlu olduğu sermayenin “ulusal” sınırlar içindeki egemenliğini sağlamanın ve onun çıkarlarını, her biri kendi “ulusal” devletine sahip olan diğer sermaye gruplarına karşı uluslararası düzeyde savunmanın aracıdır.)

Ancak çökmekte olan şirketlerin küresel ölçekte faaliyet gösteriyor olması, kurtarma operasyonlarının eşgüdümünü gerektiriyordu. En güçlü emperyalist devletlerin (G-7’ler) kurmayları, bu amaçla, geçtiğimiz günlerde bir araya geldiler ve dünya çapında uygulanacak mali politikalar konusunda ortaklaşmaya çalıştılar. ABD, İngiltere, Almanya vb. büyük emperyalist devletler, üzerinde anlaştıkları mali politikaları derhal uygulamaya koydular; küresel mali sistemin ikinci, üçüncü düzeydeki bileşenleri olan “küçük” devletler de kaçınılmaz biçimde aynı yolu izliyorlar.

ABD’den başlayarak önde gelen bütün ülkelerde uygulanmaya başlanan “kurtarma” operasyonlarından anlaşıldığı üzere, yeni politikanın önemli ayaklarından biri devlet müdahalesi üzerine kuruluyor. Bu amaçla, başta ABD olmak üzere, emperyalist devletlerin hemen tamamı, yüz milyarlarca dolarlık kaynakları batan şirketleri kurtarmaya ayırdılar ve işe koyuldular. Dünya ölçeğinde faaliyet gösteren bir şirketin çöküşün eşiğine geldiğinde devlet müdahalesine sarılması; burjuva devletin de bu talebi yerine getirmesi kadar doğal bir şey olabilir mi? Elbette hayır! Peki, sermaye birikiminin sağlanması; yani, artı değer sömürüsü ve sermayenin genişlemesi sürecine “normal” dönemde düzenleyici, kriz döneminde ise kurtarıcı olarak müdahale etmeyen bir burjuva devlet hayal edilebilir mi? Hayır!

Oysa, aralarında “sosyalist”lerin de olduğu bir kesim aydın, sanki devlet müdahalesi kapitalizmin içsel mantığıyla ve küreselleşme süreciyle çelişiyormuş gibi, “işte” diyor, “küreselleşme iflas etti. Yıllardır ulus devlete saldıranlar, şimdi ondan yardım talep ediyorlar” (bu yolla, bütün devlet biçimleri gibi geçici olan ulus devletin evrenselliğini kanıtladıklarını sanıyor olmalılar).

İlk olarak, sermayenin, yayılmasını ve toplumsal tabanını genişletmesini önleyenler hariç, genel olarak “devlet müdahalesi”ne hiçbir zaman karşı çıkmadığını, çıkmayacağını anımsatalım. 1970’li yıllarda ABD’den başlayarak gündeme gelen ve hızla diğer kapitalist ülkelerde uygulamaya konan yeni liberal politikalar, devletin müdahalesini ortadan kaldırmayı değil; bu müdahalelerinin küresel sermaye açısından işlevsellik kazanmasını (yani, doğrudan artı değer üretiminin ulusal ölçekte gerçekleştiği önceki dönemin “korumacılık” üzerine kurulu “refah devleti” politikalarının terk edilmesini) ifade ediyordu. Sermayenin bu talepleri, hem içeride işçi sınıfının direnişinin yenilgiye uğratılmasında, hem de diğer ülkelere ulusal kalkınmacı politikalardan vazgeçmeleri yönünde boyun eğdirilmesinde, her aşamada ulusal devlet müdahaleleriyle yerine getirildi.

Sonuçta, devlet korumasından mahrum biçimde, dünya çapında faaliyet gösteren güçlü şirketlerle karşı karşıya kalan yüz binlerce küçük işletmenin çökmesi ve on milyonlarca küçük üreticinin proleterleşmesiyle birlikte, mali sermaye akıl almaz ölçüde tekelleşti ve toplumsal tabanını küresel ölçekte genişletti. Bugün, krizle birlikte gündeme gelen devlet müdahalesinin belirleyici özelliklerinden biri, krizin maliyetinin devlet dolayımıyla toplumsallaştırılması; yani, emekçilerin sırtına yıkılmasıdır. Peki ya son on yıllar içinde edinilmiş olan akıl almaz karlar? Onlar, kapitalistlerin elinde kalmaya devam ediyor! Dolayısıyla, bu devlet müdahalelerin, kimilerinin yutturmaya çalıştığı gibi, “ilerici” hatta “devrimci” hiçbir yanı yoktur. Nitekim Almanya başbakanı Merkel, 11 Ekim günü yaptığı açıklamada, bu durumu son derece açık biçimde ifade etti: Söz konusu olan, devletleştirme değil kurtarmadır. Bu operasyonu, söz konusu bankaların ileride kendi ayakları üzerinde durmaları için yapıyoruz.

İkinci olarak, küreselleşme, birilerinin kafalarında ürettiği (Reagan’ın, Teatcher’ın, Bush’un ve başkalarının da uygulamaya koyduğu) bir ideoloji ya da politika değil; kapitalizmin 1970’lerden bu yana yaşadığı ve üretken sermayenin (yani doğrudan artı değer sömürüsünün) yukarıda değindiğimiz sonuçlarıyla birlikte uluslararasılaşmasını ifade eden bir olgudur. Bunu mümkün kılan da, üretici güçlerde (bilim ve teknolojide) 1960’lı yılların sonundan itibaren yaşanan ve tek bir malın üretiminin ülkeler hatta kıtalar arasında gerçekleşmesini sağlayan devrimci gelişmedir. Kişinin, üretici güçlerde yaşanan gelişmenin ve bizzat kapitalist işleyişin dayattığı küreselleşme olgusu karşısında gözlerini kapatması ve uzunca süre onu görmezden gelmesi, ıssız bir adada ya da bir ormanda yaşıyorsa mümkün olabilir. Ama bu, küreselleşmenin olmadığı anlamına gelmez. Somut gerçeklik, er ya da geç, onun varlığını yok sayan en inatçı kafalara bile –gerekirse onları “yarma” pahasına- kendisini gösterir. Nitekim küreselleşmeyi, yıllarca “sermayenin ideolojik saldırısı” ya da bir “yalan” olarak görüp gösterenler bile, yıllar sonra da olsa, onun “iflas”ından söz eder hale geldiler (var olmayan şey iflas etmez!).

Küreselleşmenin varlığının –dolaylı biçimde de olsa- kabul edilmesini, özellikle de, kendisini “sosyalist” hatta “Marksist” olarak tanımlayan kişi ve çevreler söz konusu olduğunda, ileriye doğru atılmış olumlu bir adım olarak görmek mümkün olabilirdi. Ama, bu “kabullenme”nin zamanına ve ona karşı önerilen alternatife bakıldığında, iyimser olmak mümkün değil. İtiraf etmek gerekir ki, bu “sosyalist”ler, ekonomik altyapıda on yıllardır yaşanan küreselleşme gerçeğini, kapitalizmin gereğinden fazla uzatılmış krizinin insanlığı bir kez daha yıkımın eşiğine getirdiği bir dönemde, artık inkâr edilemez hale geldiği bir noktada; dağdaki çobanı bile etkileyen sonuçlarından yola çıkarak “görmüş”lerdir. Dolayısıyla, onların “çözüm”leri de –aynı sendikacılığın kapitalizm karşısındaki konumunda olduğu gibi- nedenlere değil ama sonuçlara karşı mücadelelerle sınırlıdır. Bu mücadeleler de, kaçınılmaz biçimde ulusalcılıkla damgalanmaktadır.

Bir Kez Daha Pabloculuk Üzerine

Her renkten “sosyalist”, içinden geçtiğimiz süreçte, işçi sınıfının sosyalist devrimci müdahalesinin gündemde olduğunu yineleyip duruyor. Ancak, onların da itiraf ettiği gibi, işçi sınıfı, her an dünya çapında ekonomik çöküşe, dolayısıyla kapsamlı toplumsal altüst oluşlara (savaşlar, iç savaşlar, darbeler vb.) yol açabilecek olan bu mali krize devrimci anlamda müdahale edecek durumda değil. Peki neden? Bize göre, bunun başlıca nedeni, işçi sınıfının, sosyal demokrasinin ve Stalinizmin iflas etmiş ulusalcı politikalarını ısrarla izleyen önderlikler eliyle, on yıllardır perspektifsiz bırakılmış olmasıdır.

Bunun ardında da, söz konusu önderliklerin, özellikle de kendilerini “IV. Enternasyonalci” ilan edenlerin 30 yıldır yaşanan küreselleşme süreci karşısındaki akıl almaz duyarsızlığı yatıyor. Ancak bu, özellikle “IV. Enternasyonalci”ler söz konusu olduğunda, hiç de masum bir “görememe” değildir. Çünkü, geleneğimizde Pabloculuk olarak bilinen akıma dahil olan bu önderlikler, üretken sermayenin uluslararasılaşmasını ve onun ardında yatan maddi nedenleri (üretici güçlerin ulusal hapishanelerin “korumacı” duvarlarını yıkmaya başlamasını) akıl almaz bir “duyarsızlık”la görmezden gelmekle kalmamış; 1950’lerden beri kuyruğuna yapıştıkları sosyalizm düşmanı küçük burjuva akımların bütün ulusalcı politikalarını –sözde “emperyalizm ve küreselleşme karşıtlığı” adına- devralmışlardır. Pabloculuk, küreselleşmenin, üretici güçlerin, üretimin uluslararası ölçekte planlanmasını ve gerçekleştirilmesini mümkün kılan devasa gelişmesinin kaçınılmaz ürünü olduğunu; ulusal pazarların aşılmasının ilerici bir karakter taşıdığını; bütün bunların sosyalizmin maddi altyapısını oluşturduğunu vb. vb. göremedi. Çünkü bizzat Pabloculuk, II. Dünya Savaşı sonrası ulusal kalkınmacı “refah devleti” politikalarının ürünü ulusalcı bir akımdır ve bu yüzden, dünyaya, ulus – ulusal devlet ekseninden bakmaktadır. Onun, işçi sınıfını, her biri küçük burjuva ulusalcılığıyla damgalanan Stalinizme (ya da Pablocuların ifadesiyle “devrimci kanadına”), gerillacılığa, sendikacılığa vb. yedekleme politikalarının ardında da bu olgu yatar.

Şimdi Pablocular, “dünya için yeni bir dönemin” açıldığını; “’mevsimler kadar kaçınılmaz’ olduğu iddia edilen ‘küreselleşme’ dönemi”nin sona erdiğini; milliyetçiliğin, “ulusal ekonomiyi gözeten politikalar”ın, kapitalist devletçiliğin, “hatta uygun ortamlar bulduğunda … faşizm”in “yeniden yükselişe geçeceğini” ilan ediyorlar. Peki, bu durumu -ilginç bir şekilde- örtülü bir sevinçle ilan etmeleri, Pablocuların, küreselleşmenin ideolojik bir saldırı, bir yalan olduğu biçimindeki önceki tezlerine dönmeleri olarak mı görülmeli? Sanmıyoruz. Zira, yukarıda değindiğimiz gibi, olmayan bir dönem sona ermeyeceği için bu ciddi bir mantık hatası olurdu. Biz, Pablocuların ciddi bir açmazla karşı karşıya kaldıklarını ve bir el çabukluğuyla, “olası sonuçları anlamanın kolaylığı”ndan hareketle (nasıl kolay olmasın ki, bu sonuçlar, herkesin gözünün önünde yaşanıyor!), on yıllardır savundukları ulusalcı politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını düşünüyoruz.

Bunu yaparken de, vurguluyoruz, önceki dönemde uyguladıkları –işçi sınıfını Stalinizme, sendikacılığa ve ulusalcı hareketlere yedekleme biçimindeki- haince politikalara haklılık kazandırmak; şu soruları gözlerden kaçırmak istiyorlar: “Milliyetçilik, ulusal ekonomiyi gözeten politikalar, kapitalist devletçilik, hatta uygun ortamlar bulduğunda … faşizm yeniden yükselişe geçecek” diyorsunuz. Peki, bütün bunları önlemek için, bugüne kadar ne yaptınız? Neden, işçi sınıfını, IV. Enternasyonal’in “dünya sosyalist devrimi” bayrağı altında toplamak yerine, her durumda Stalinistlerin, sendikacıların ve/veya küçük burjuva ulusalcılığına yedeklediniz? Neden, küreselleşmenin karşısına sosyalizmi ve işçi sınıfının devrimci enternasyonalizmini değil de, bir kez daha, sosyalizm düşmanı ve ulusalcı akımlarla birlikte yürümeyi ve ulusalcı bir “emek – özgürlük cephesi”ni çıkartıyorsunuz?

Pablocular, bu sorulara da yanıt vermiyorlar. Onlar, “mevsimler kadar kaçınılmaz” bir şekilde 1970’lerden başlayarak yaşanmakta olan küreselleşme sürecinin, aynı şekilde kaçınılmaz çöküşünün ardından, ulusalcılığın ve faşizmin yükseleceğini söylüyor ve ekliyorlar: “Yükselişe geçecek başka bir şey daha var: Sınıf mücadelesi. … Her halükârda, sınıf mücadelesi kaçınılmaz olarak sertleşecek. Sonunda sosyalizm de gündeme girecek.” Gördüğünüz gibi, durum hiç de o kadar korkutucu değil! “Sonunda sosyalizm de gündeme girecek”! İtiraf edelim ki, Pablocuların bu tespitlerini okurken, aklımıza, faşizme giden yolu açmak için elinden geleni yaparken, “Hitler’den sonra sıra bizde!” diyen Alman Komünist Partisi ve Komintern geliyor! (Pablocu’larımızın, o dönemin Stalinistleri kadar güçlü olmadığı gerçeğinden hareketle, bunun abartılı bir tepki olduğunu kabul ediyoruz).

“Sosyalizm de gündeme gelecek” ama bu, “kimi yerde burjuvazinin devletin gücüne, milliyetçi ideolojiye, hatta faşist güruhlara dayanarak son 30 yılda tamamlayamadığı işi bitirmeye çalışması”yla, “kimi yerde (mesela Latin Amerika’da ya da 2000’li yıllarda genel greve alışan Avrupa’da ya da neden olmasın, sınıf mücadelesinin zaten kıpırdamakta olduğu Türkiye’de) başta işçi sınıfı olmak üzere emekçiler krizin etkilerine karşı direnmesi”yle, “kimi yerde” ise “ikisi birden” gerçekleşerek yaşanacak.

Pablocuların bütün bu ‘derin’ tespitlerinde, bir dünya sistemi olarak sosyalizmin, onu kurabilecek tek toplumsal güç olarak işçi sınıfının ya da işçi sınıfının bu görevi yerine getirebilmesi için bayrağı altında toplanması gereken biricik örgütlenme olarak IV. Enternasyonal’in zerresini bile göremeyiz.

Çünkü onlar “reel politika” yapıyor; daha açık söylersek, ulusalcı küçük burjuvaziyle sınıf işbirlikçiliğini bu maske altında gizliyorlar. İşçi sınıfının uluslararası sosyalist örgütlenmesinin adının bile anılmadığı bu “reel politika”nın adı, daha önce “en iyi niyetle hazırlanmış” (bu deyim Pabloculara ait) ve iflas etmiş olan eski ittifak politikasının ısıtılıp yeniden sunulmasından başka bir şeyi ifade etmeyen “Emek ve Özgürlük Cephesi”dir. Öyle görülüyor ki Pablocular, “Kürt hareketi ile sosyalistler arasında kurulacak” olan bu “ittifak”ın başarılı olması için bir hayli kafa yormuşlar (Pablocuların “Kürt hareketi” derken kastettikleri, işçi sınıfıyla sınıfsal karşıtlık dışında ilgisi olmayan, AB yanlısı, liberal burjuva DTP’dir).

Keşke, yaklaşan yerel seçimlerde, hangi illerde, “Kürt halkının haklarını savunan” hangi sendikacının, işçi temsilcisinin ve “Kürt halkının mücadelesini temsil eden” hangi adayın gösterileceğini düşünmeye ayırdıkları zamanın onda birini işçi sınıfı öncüsünün devrimci ideolojik, siyasi ve örgütsel gelişimine; IV. Enternasyonal’in güçlenmesine ayırsalardı (ne kadar çok şey istiyoruz, değil mi!)…

Sonsöz yerine

Dünya kapitalizminin, Pablocuların sinik bir tutumla ele alıp ulusalcı küçük burjuvaziyle işbirliğini gerekçelendirmede kullanmaya çalıştığı krizle birlikte gündeme gelen devlet müdahalelerinin “ulusal ekonomi”ye dönüşü ifade etmediği gerçeği, bizzat sermayenin en yetkili sözcüleri tarafından açıklandı. Dahası, bütün olgular, burjuvazinin küresel sermayeyle rekabette yıkıma uğrayan kesimlerinin ulus devletin koruması (yüksek gümrük duvarları, teşvikler vb.) altında geçen eski güzel günlere ilişkin özleminin –ki aynı özlemi Pablocularımız da sergiliyor- bir “özlem” olmayı sürdüreceğini gösteriyor.

Ancak bu, kesinlikle, söz konusu “özlem”in asla gerçekleşmeyeceği anlamına gelmiyor. Tersine, kapitalist dünya ekonomisinin çökmesi ve yerini bir kez daha “ulusal” parçalanmışlıkla damgalanmış ekonomilere bırakması, her an gerçekleşebilecek bir özlemdir. Ama bu, “yurtsever” ve de “emperyalizm karşıtı” önderliklerin niyetlerine ya da güçlerine bağlı olmayacak; ısrarla yineliyoruz, bizzat kapitalizmin içsel çelişkilerinin ürünü olarak yaşanacaktır. Üretimin –artık küresel ölçekte- toplumsallaşması ile üretim araçlarının özel mülkiyeti; üretici güçlerin uzunca süredir “ulusal” sınırlar içine hapsedilemeyen gelişmişlik düzeyi ile ulus devletin varlığı; sermayenin farklı kesimleri arasındaki amansız rekabet, vb… Küreselleşme süreci, işte bütün bu çelişkilerden dolayı çökmeye mahkûmdur! (Kimi aklıevvel ideologların, ipliği çoktan pazara çıkmış olan “tarihin – sınıf mücadelelerinin sonu”, “evrensel barış” vb. masallarından söz etmeye bile değmez).

Dolayısıyla, Marx’ın 150 yılı aşkın süre önce bulmuş olduğu ekonomik yasalara uygun biçimde zaten yaşanacak olan bir şeyi “keşif” gibi sunmanın –en azından ilerici- hiçbir anlamı yok. Sorun, küreselleşme sürecinin bu kaçınılmaz çöküşünün insansoyu açısından ne anlama geleceğini öngörme sorunudur. Kapitalizm, insanlığı nükleer silahların da kullanılabileceği savaşlarla ve iç savaşlarla, kitlesel açlıkla ve salgın hastalıklarla, doğal felaketlerle damgalanabilecek; onu –yokoluşa olmasa da- bir bütün olarak barbarlığa döndürecek bir yıkıma sürüklüyor. Bunu önlemek için ne yapılacak? Sorun budur.

Yıllardır alttan alta yoğunlaşarak yaşanan krizin, yönetici siyasi seçkinler tarafından ısrarla yok sayıldığını; daha doğrusu, emekçi kitlelere olduğundan küçük gösterildiğini ve onların gözünden kaçırıldığını biliyoruz. Burjuva ekonomistleri, dünya borsalarında bugüne kadar ortaya çıkan her sarsıntıyı, kapitalizmle ilişkisi olmayan “küçük bir kaza” gibi göstermek için, en bayağı yalanları söylemekten çekinmediler, hala da çekinmiyorlar. Ama küresel sermayenin sözcüleri, bu yalan dalgasında yalnız değiller. Yeniden ulusal hapishanelere kapanmayı savunan “küreselleşme karşıtı” ulusalcılar da, burjuva ulus devleti göklere çıkartarak onlara –tersten- eşlik ediyor ve bu hayallerinin gerçekleşmesi için, yukarıda değindiğimiz felaketi bekliyorlar (“sonra sıra bizde!”).

Bu arada, AKP iktidarı, aynı diğer ülkelerdeki “kardeş”leri gibi, üzerinde yükseldiği sermayeyi krizden en az zararla kurtarmanın yolunu arıyor. Onun önümüzdeki günlerde açıklayacağı “paket”in, küresel sermayenin bu topraklardaki çıkarlarını hem bölgesel hem de “ulusal” düzeyde koruma önlemlerinden oluşacağından hiçbir kuşkumuz yok. Biraz olsun toplumsal tarih bilgisine sahip herkes, kapitalizmin kriz dönemlerin, “toplumsal barış”a değil çatışmalara; “demokrasi”ye değil gericiliğe ve baskıya gebe olduğunu bilir. Ama ekonomik kriz dönemleri, aynı zamanda, devrimlerin de anasıdır.

Biz, içinde bulunduğumuz dönemde, Marksistlere düşen görevin, işçileri ve gençliği, özünde ulusalcılık yatan hayallerle (“sonra sıra bizde!”), sendikacılığa ya da “demokratik” Kürt burjuvalarına yedeklemek değil; onlara bütün bu gerçekleri anlatmak olduğunu düşünüyoruz. Marksist devrimcilerin, işçi sınıfının öncüsüne ve sosyalizm yolunda yürüyen gençliğe, bıkmaksızın söylemesi gereken şey şudur:

Kapitalizm bir dünya sistemidir ve onu ulusal sınırlar içinde ortadan kaldırmak mümkün değildir. Kapitalizm, insanlığı bir kez daha, bir bütün olarak yıkıma sürüklüyor ve bunu önleyebilecek olan tek toplumsal güç işçi sınıfıdır. Çünkü işçi sınıfı, üretim araçlarının özel mülkiyeti ve kar üzerine kurulu bu sistemden, onun ifadesi olan ulusal, etnik, dinsel vb. parçalanmışlıktan çıkarı olmayan –tersine bütün bunlardan yalnızca zarar gören- tek sınıftır. Ancak işçi sınıfının, kapitalizmin hem onu hem de bütün insanlığı içine sürüklediği yıkımdan kurtarması için, uluslararası düzeyde örgütlenmesi ve bu sisteme karşı mücadele etmesi; bunun için de, bütün diğer sınıfların partilerinden uzaklaşması ve kendi partisi etrafında örgütlenmesi gerekir. Bu amaçla, hem önceki kuşakların hem de diğer ülkelerdeki sınıf kardeşlerinin tarihsel deneyimlerinden yararlan: oku, tartış ve örgütlen! Toplumsal mücadelelerde etkili bir şekilde yer alabilmek ve son sözü söyleyebilmek için sahip olunması gereken temel güç, IV. Enternasyonal’de temsil edilen bilimsel yöntem ve devrimci örgütlenmedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir