Kıyıya Vuran Göçmen Cesetleri ve Yabancı Düşmanlığı

8 Aralık akşamı İzmir’den Ege Denizi’ne açılan ve içinde 80’in üzerinde kaçak göçmen bulunduğu sanılan tekne aynı gece İzmir’in Seferihisar ilçesi açıklarında battı. Teknede bulunan ve üçünün Filistinli olduğu belirlenen göçmenlerden 6’sı sağ kurtarılırken, 11 Aralık günü sabahına kadar 46‘sının cesetleri denizden toplandı.

Bir başka katliam haberi de Dakar’dan geldi. Senegalli polis sözcüsünün yaptığı açıklamaya göre, Avrupa’ya gitmeye çalışan göçmenler bir teknede 12 gün açık denizde kalan Afrikalılardan 40’ı açlıkla susuzluktan öldü. Sözcü, Senegal’in Casamance bölgesinden yola çıkan balıkçı teknesinin Kanarya Adalarına ulaşamadığını, kaptanın hayatta kalmayı başaran yolcuları kurtarmak için Yoff kentine döndüğünü söyledi. Teknede yaklaşık 130 kişi bulunuyordu.

Göçmenler sorunu, Ege’deki son katliamla birlikte yeniden Türk medyasının gündemine geldi; bir kez daha, kuruması için fazla zaman gerekmeyecek timsah gözyaşları döküldü. Aynı, Ege Denizi’nde göçmenlerin boğularak öldüğü önceki katliamların her birinin ardından yapıldığı gibi…

Öte yandan, polis ve jandarma güçlerinin hemen her ay düzenlediği operasyonlarda yüzlerce kaçak göçmen gözaltına alınıyor ve sınır dışı ediliyor; burjuva politikacıları ve saygıdeğer medyamız da bu insan avını “güvenlik güçlerinin başarı hanesi”ne yazıyor. Özetle, burjuvazi, ülkeye kaçak olarak girmiş olan göçmenlere birer polisiye olay gözüyle yaklaşmayı sürdürüyor. Kaçak göçmenler sorunu elbette onların yakalanmasıyla çözülmüyor; hatta yeni başlıyor.

Mafyanın elinde devasa bir kazanç kapısı olan ve deniz yoluyla Avrupa’ya geçmek isterken çoğu ölen kaçak göçmenlerin yakalanması, belki çoğunun yaşamını kurtarıyor. Ancak onları yakalanmalarının ardından bekleyen koşulların insanca olduğunu söylemek mümkün değil. Türkiye’ye kaçak yoldan giren yabancıların tutuldukları ve trajı-komik biçimde “misafirhane” adı verilen yerler, gerçekte çok kötü koşullara sahip birer toplama kampı. Peki ya bu kampların dışında yaşayanlar?

Toplama kamplarından çıkarak “geçici ikamet izni”yle ya da sığınmacı statüsünde yaşayan göçmenler, sürekli bir toplumsal baskıya, aşağılanmaya ve dışlanmaya maruz kalarak yaşadıkları hiç kimse için sır değil. Göçmenler, özellikle de Afrika kökenli olanlar, Türkiye’nin en büyük kenti olan İstanbul’da bile sürekli olarak aşağılanıyor ve hakaretlere uğruyorlar. En önemlisi de göçmenlere yönelik bu saldırıların sıradan “cahil” insanlarla sınırlı olmaması ve kolluk güçlerini de kapsaması.

Polis göçmenleri karakolda da avlıyor

Festus Okey olayını anımsıyor musunuz? Nijeryalı sığınmacı, 20 Ağustos 2007 tarihinde İstanbul’da, Beyoğlu Asayiş Şube Müdürlüğü’nde gözaltındayken, polis tarafından öldürülmüştü. Polisin yaptığı açıklamaya göre, Okey uyuşturucu satıcısıydı ve gözaltındayken polisin silahını almaya çalışırken çıkan arbedede silahın ateş alması sonucunda omuzundan vurularak ölmüştü. Okey’in cenazesi, ölüm nedeninin anlaşılması için bir otopsi yapılmasına bile olanak tanınmadan, masrafı dostları tarafından karşılanarak ülkesine gönderildi. Onu öldüren polise ne mi oldu?

Okey’i öldüren polis Cengiz Yıldız, tutuksuz olarak yargılandığı ve Çağdaş Hukukçular Derneği avukatlarının müdahil olarak katılmasının izin verilmediği duruşmasında, üç aydan fazla süre sonra, yargıca şunları söylüyordu: “Siyahi vatandaş değildi sayın hâkimim, siyasi şahıslardı.” Yıldız, “milliyetçi abi”lerinden öğrendiği ve pratikte de onlarca örneğini gördüğü üzere, “siyasi şahıs”ların gözaltında öldürülmesinde bir sakınca olmadığını; belki de kendisine bu yüzden üstün hizmet madalyası bile verilebileceğini düşünüyor olmalıydı. Bu düşüncesi şimdilik gerçekleşmedi. Yıldız, Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi’nde “kasten adam öldürme”den yargılanıyor.

Okey’in öldürülmesinden yaklaşık bir ay sonra, 20 Eylül günü, polis tarafından, Dariusz Witek adlı Polonyalı bir turistin, yine İstanbul’da, “Yabancılar Şube Müdürlüğü’ne ait Eminönü’ndeki Misafirhane’de tek başına kaldığı odasında önceki gece saat 22.00 sıralarında asılı bulundu”ğu açıklandı. Witek nasıl mı intihar etmişti? “Pantolonunun astarının içinden çıkardığı iple!” Açıklama böyle olunca, fail de doğallıkla “meçhul” kaldı.

İnsan tacirleri göçmenleri Ege’nin sularında topluca katlederken, onları karakollarda öldüren polisler, amirlerinin ve devletin koruması altında, gözaltında ya da sokakta rahatça insan öldüren diğer meslektaşları gibi, düzeni korumaya devam ediyorlar.

Yabancı düşmanlığı

Polisin bu tür eylemlerini destekleyenlerin başında, son yıllarda fırsat buldukça elde sopa ya da silah sokağa dökülüp solcu gençleri ya da Kürtleri linç etmeye kalkışan faşist esnaf takımının gelmesi de, elbette, kimseyi şaşırtmıyor. Nitekim Beyoğlu ve Kasımpaşa çevresinden bir grup esnaf, Festus Okey’i gözaltında öldürenlere açık destek vermişti. Bu faşist esnaf takımı, Taksim meydanında yaptığı açıklamada, başta Afrikalı’lar olmak üzere göçmenleri, pervasız bir yabancı düşmanı önyargıyla, uyuşturucu satıcılığından hırsızlığa kadar birçok suçtan sorumlu tutmuştu.

Onyıllardır resmi düzeyde ve faşistler tarafından çoğu zaman açıkça, halkın içinde de kısmen gizli biçimde ifade edilen bir Kürt düşmanlığıyla damgalanan Türkiye’deki yabancı düşmanlığı, uzunca süredir günlük yaşamın ayrılmaz parçası. Türkiye, Trabzon’da bir Hristiyan din adamının, Malatya’da bir grup Hristiyanın ve Ermeni aydını Hrant Dink’in, aralarında politikacıların, subayların ve üst düzey polis ve istihbarat görevlilerinin de dâhil olduğu ilişkiler ağı içinde öldürülmesinden ve göçmenlerin karakollarda katledilmesinden sonra, yalnızca devrimciler ya da Kürtler için değil; Ermeni, Rum, Afrikalı vb. bütün “yabancı”lar için her an öldürülebilecek bir yer haline gelmiş durumda.

Abartıyor muyuz? Bütün bu insanların katillerinin serbestçe dolaştığını; faşist politikacılar, polis şefleri, gazeteciler ve avukatlar tarafından neredeyse “ulusal kahraman” ilan edildiğini bir yana bırakalım. 2007 yılının ilk altı ayı içinde yalnızca Okey’in öldürüldüğü İstanbul’un Beyoğlu semtinde gözaltında işkence görenlerin sayısının 10’u aştığını; bu rakamın Türkiye çapında 400’e yaklaştığı; gözaltında işkence olaylarında bir önceki yıla göre yüzde 40 artış yaşandığı düşünülürse, yukarıdaki değerlendirmenin hiç de abartılı olmadığı görülür.

Eskiden “yabancı düşmanlığı”ndan söz edildiğinde, akla hemen Avrupa’nın gelişmiş kapitalist ülkeleri ve bu ülkelerdeki göçmenlere (en başta da Türkler‘e) yönelik saldırılar gelirdi. Bu da, aileleriyle birlikte üç milyonu bulan emekçinin daha iyi bir yaşam için emperyalist ülkelere göç ettiği Türkiye‘de yaşayanlar için doğal karşılanabilecek bir durumdu. Öte yandan, Avrupa’daki Türklere yönelik ayrımcılık ve yabancı düşmanlığı, burjuva politikacılarının ve medyanın elinde, bizzat bu topraklarda milliyetçiliği körüklemenin bir aracı olarak da hayli işe yarıyordu (hala yarıyor).

Ancak burada, “doğal” olarak karşılanmaması gereken bir şey daha vardı: Avrupa’daki yabancı düşmanlığı üzerine mangalda kül bırakmayanlar, oradaki Türkiyelilere yapılanlar üzerine kopardıkları fırtınanın tozu dumanı arasında, bu topraklarda kökleşmiş olan yabancı düşmanlığını –itiraf etmek gerekir ki başarıyla- gizliyorlardı. Göçmenlere ve yabancılara yönelik saldırılarda son yıllarda gözlenen patlama, Türkiye’deki yabancı düşmanlığının hem geniş kitleler içinde hem de resmi kurumlar nezdinde kökleşmiş olduğu gerçeğini, hiç kimsenin inkâr edemeyeceği biçimde açığa çıkarmıştır.

Uluslararası bir olgu

Göçmenler üzerine bir kaç ay önce yayınlanmış bir rapora göre, Türkiye’de yaklaşık 10 bin kişi “geçici ikamet izni” ile sığınmacı olarak yaşıyor. Yine, Türkiye’de, her yıl yaklaşık 100 bin kişi kaçak göçmen olarak yakalanıyor, yakalanamayan 100 bin kaçak göçmenin de Türkiye’ye giriş-çıkış yaptığı tahmin ediliyor. Türkiye’ye her yıl sığınmacı olarak başvuran insan sayısı ise 5 bin. Tamamı Afrika’nın ve Asya’nın yoksul ülkelerinden gelen bu göçmenlerin küçük bir bölümü Türkiye’de kalmak isterken, ezici çoğunluğu bu ülkeyi Avrupa’ya “atlama tahtası” olarak görüyor ve ilk fırsatta oraya gitmenin yolunu arıyor. Bu durum, yalnızca daha iyi bir yaşam için ülkelerini terk etmek zorunda kalmış göçmenlerin insan kaçakçılığıyla uğraşan mafya için önemli bir “müşteri” olmasına yol açıyor. Ancak böylesine yoğun göç alan Türkiye’de, göçmenlerin insanca koşullarda barınmalarını ve yaşamalarını sağlayacak bir yasa bile bulunmuyor.

AB’nin göçmen kampları

Göçmenlerin yakalanıp ülkelerine geri gönderilmesinin, AB ile Türkiye arasındaki ilişkilerin en önemli başlıklarından biri olmasının nedeni, Afrikalı ve Asyalı göçmenlerin ezici çoğunluğunun Türkiye üzerinden Avrupa’ya geçme çabasıdır. Bilindiği gibi AB, Afrikalı ve Asyalı göçmenlerin kendi topraklarına girmesini önlemek için, son yıllarda, kimi kuzey Afrika ülkelerinin yanı sıra Türkiye ile de bir dizi anlaşma imzaladı. Asıl olarak polisiye alanda yapılan bu anlaşmalarla ve aktarılan kaynaklarla, göçmenlerin anılan ülkelerde yakalanmaları, tutulmaları ve ülkelerine geri gönderilmeleri hedefleniyor. Bu yolla, Türkiye’nin de aralarında olduğu bir dizi ülke, deyim yerindeyse, AB’nin göçmen kampı haline getirilmektedir.

Birleşmiş Milletlerin verilerine göre AB ülkelerinin vatandaşlığına geçmiş olanlar dâhil göçmen kökenlilerin 60 milyonu bulduğu Avrupa, özellikle 11 Eylül sonrasında benimsediği yeni güvenlik stratejisi gereğince, Asyalı ve Afrikalı göçmenleri “potansiyel terörist” olarak görmektedir. Bu stratejinin ekonomik ayaklarını ise üretimin küreselleşmesi ve bir zamanlar Stalinist diktatörlükler altında yalıtılmış olan Doğu Avrupa’daki nitelikli ve ucuz işgücünün Batı’ya akması oluşturuyor. Fabrikalarını büyük ölçüde Doğu’nun “yükselen pazarlar”ına taşıyan Avrupalı çok uluslu şirketler artık “kendi” topraklarında ucuz fabrika işçilerine gerek duymamakta; sosyal alanlarda gereksinim duyulan nitelikli ve ucuz işgücünü de giderek artan biçimde, AB üyesi olmuş Doğu Avrupa ülkelerinden karşılamaktadır (yerleşik işçilerden çok daha düşük ücretlerle çalışmak zorunda kalan Doğu Avrupalı göçmen işçilerin varlığı, emperyalist ülkelerdeki ücretlerin düşürülmesinde de önemli rol oynuyor).

11 Eylül ile İspanya ve İngiltere’de gerçekleştirilen terörist saldırılar, AB ülkelerindeki yönetimlere, göçmenlere yönelik kapsamlı saldırılar için gerekli bahaneleri sundu. Birçok konuda birbirleriyle uzlaşmadan oldukça uzak olan AB ülkeleri, ortak bir göçmen politikası oluşturma konusunda anlaştılar. Hem AB Parlamentosu‘nda, hem de tek tek ülkelerde çıkartılan yasalar, göçmenleri; özellikle de “müslüman” olanları potansiyel tehlike olarak değerlendirdi ve onlara karşı sosyal, ekonomik ve polisiye baskılar uygulamaya başladı.

Yani AB ülkelerinin göçmenlere ilişkin tavrı, Türkiye’den çok farklı değil. Polis, istediği anda istediği kişiye kimlik sorabiliyor, üst araması yapabiliyor ve şüpheli şahıs olarak tutuklayabiliyor. Orada da polis göçmenlere işkence ediyor ya da örneğin dur uyarısına gerek görülmeden öldürüyor. AB çapında uygulanmak üzere hazırlanan bir yasaya göre, ‘yasal oturum’ hakkı olmayan biri gözaltına alındığında, her hangi bir hukuki işlem yapılmadan ülkesine gönderebiliyor. İngiltere, Fransa, Almanya, Hollanda, İsviçre ve Belçika’da, ‘kâğıtsız’ olarak bilinen göçmenleri ülkelerine gönderilmesi işlemlerini son yıllarda iyice yoğunlaştırdı.

Özetle, AB ülkelerindeki hükümetler, bir yandan içlerindeki göçmenlerden kurtulmaya çalışırlarken, aynı zamanda Afrikalı ve Asyalı yoksulların Avrupa’ya ulaşmalarını önlemek için de ellerinden geleni yapıyorlar.

Sendikalar sermayenin emrinde

Onmilyonlarca insanın doğup büyüdükleri topraklarda yaşamalarını olanaksız hale getiren kapitalizm, önce onları açlığa ve sefalete mahkûm etmekte; bunun ardından da insanca bir yaşam için evlerini terk ettiklerinde onlara suçlu ve yabani hayvan gibi avlanmaları gereken yaratık muamelesi yapmaktadır. Sermayenin, malların ve hizmetlerin ulusal sınırlar ötesinde serbest dolaşımından dem vuran kapitalistler, emekçilerin dünya üzerinde özgürce dolaşması söz konusu olduğunda yan çiziyor; hemen “ulusal güvenlik” masalının ardına sığınıyorlar.

Dahası, bu ikiyüzlülük korosuna, sözde “emekçilerin örgütleri” olan sendikalar da katılmakta, “kendi üyelerinin ücretlerini ve sosyal konumlarını tehdit ettiği” gerekçesiyle burjuva hükümetlerin göçmen karşıtı politikalarına destek vermektedirler. Onların bir kesimi, AB ülkelerinde sıkça rastlandığı üzere, bizzat polisin işini üstlenir ve “kaçak işçi çalıştıran” işyerlerine baskınlar düzenleyip göçmenleri polise teslim ederken; bir kesimi ise bu işi daha rafine biçimde, göç karşıtı bir kamuoyu oluşturarak, “eğitim programları” ve diğer ülkelerdeki sendikalara “parasal yardım”lar gibi dolaylı yollarla yapıyorlar. İşin trajik yanı, baştan sona milliyetçi argümanlarla uygulanan bu programların “uluslararası dayanışma” ambalajıyla paketlenerek pazarlanıyor olması.

Sermayenin ve sendikaların göçmenlere karşı dünya çapında sürdürdüğü bu kapsamlı faaliyetin önüne geçmenin yolu, her ülkedeki emekçilerin yerleşik ya da göçmen bütün işçilere eşit haklar sağlanması yolunda vereceği bir mücadeleden geçmektedir. Göçmenlerle yerleşik işçiler arasındaki tüm yasal ayrımcılıklar kaldırılmalı; bütün emekçilerin, nereden ve nasıl gelmiş olurlarsa olsunlar, aynı haklara sahip biçimde yaşayacağı koşullar sağlanmalıdır. Bu mücadelenin başlıca taleplerinden biri de, yeni anayasa tartışmaları çerçevesinde gündeme gelen TCK’nın “Türklüğü, TBMM’yi, hükümeti aşağılama ve hakaret” suçlamalarını düzenleyen 301. Maddesinin kaldırılması ve onun yerine, her türlü yabancı düşmanlığının ve ayrımcılığın ağır cezai yaptırıma tabi tutulmasını sağlayacak bir maddenin geçirilmesi olmalıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir