“İstihdam paketi” tartışmaya açıldı: Sermayenin programı uygulanıyor

Paylaş

Hükümetin uzun süredir gündeminde olan ve ilgili bakanlıkların parça parça gündeme taşıdığı “İstihdam paketi”nin son hali, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakan’ı Faruk Çelik tarafından kamuoyuna açıklandı. Türkiye’nin en büyük sorunlarından birinin işsizlik olduğu tespitinden hareketle hazırlanan paket, patronlar tarafından istihdamın önünde engel olarak durduğu kabul edilen SSK ve vergi yükümlülüğünden kıdem tazminatına, zorunlu istihdamdan nitelikli işgücü yetiştirilmesine kadar pek çok maddeyi içeriyor. Bu bakımdan paket, şimdiye kadar konuya ilişkin yapılan çalışmaların en kapsamlısı olma özelliğini taşıyor.

Sosyal sigortalar kanununu yeni yıldan önce yasalaştıran hükümet, kazandığı ivmeyi kaybetmemek adına, özellikle gençler arasında yaygın olan işsizliği azaltmak amacıyla “istihdam paketi”ni 2008’den önce sonlandırdı. En başta 18-29 yaş arasında olup ilk defa çalışacak olanların işveren primlerinin ilk beş yıl devlet tarafından ödenmesini içeren istihdam paketinin hazırlıkları tamamlanarak tartışmaya açıldı. Paket, buna ek olarak, 50 veya üzerinde işçi çalıştıran işyerlerinin zorunlu olarak belirli sayıda eski hükümlü, “terör mağduru” ve özürlü istihdam etme zorunluluğunu ortadan kaldırıyor. Fakat bu düzenlemeye rağmen, zorunlu özürlü istihdamının sürmesini isteyen hükümet, bu kişilerin primlerinin belirli bir bölümünün hazine tarafından karşılanması gerekliliğini son düzenlemeye ekledi.

Üç yıl içerisinde işsizliği önemli ölçüde azaltacağı ifade edilen düzenlemede yer alan ve son bir kaç aydır gerek hükümet kanadının, gerek işçi sendikalarının yaptığı açıklamalara konu olan kıdem tazminatı uygulamasının değiştirilmesi gündemde. Düzenlemede kıdem tazminatı için fon kurulacağı ifadesi yer alırken, bu fon için işverenden yüzde 3 pay alınması, SSK primlerinden 2 puanın fona yönlendirilmesi, İşsizlik Sigortası Fonu için işverenin verdiği katkı payından 1 puanın da fona kaydırılması öngörülüyor. Sendikaların, kazanılmış haklara müdahale olarak nitelendirdiği fon uygulamasına karşı hükümet, buna alternatif olarak kıdem tazminatlarının ücretlere eklenebileceğini ifade etti.

Kadın istihdamının önündeki en büyük engelin işyerlerinin kreş açması, emzirme odası bulundurması gibi zorunluluklar olduğunu belirten Bakan Çelik, “Mevcut düzenlemelere göre belirli sayının üzerinde kadın çalıştıran işyerlerinde emzirme odası bulundurmak ve kreş açmak zorunlu. Bu yükümlülük, kadın çalışan sayısının daha düşük tutulmasına yol açıyor. Bu zorunluluğun kaldırılmasıyla işyerlerinde kadın çalışan sayısının artırılmasının önü açılmış olacak” dedi. Bunun üzerine istihdam paketiyle birlikte 100-150 arasında kadın işçi çalıştırılan işyerlerinde 1 yaşından küçük çocukların emzirilmesi için emzirme odası kurulması ve 150’den fazla kadın işçinin çalıştığı işyerlerinde 0-6 yaş çocukların bakılmaları için kreş kurulması zorunluluğu ortadan kaldırılacak. Yeni düzenlemeyle, iş yerlerinde bulundurulması gereken işyeri doktoru uygulaması da bir bütün olarak ortadan kaldırıyor. Eğer böyle bir ihtiyaç duyulursa, iş yerinde bir sağlık sorunu yaşandığından işveren bu hizmeti kendisi piyasadan satın alacak. Benzer biçimde, 500 kişinin üzerinde işçi çalıştıran iş yerlerinin de spor tesisleri kurma zorunluluğu, “işveren futbol sahası yapacağına işçi alsın” gerekçesiyle ortadan kaldırılıyor.

İşveren örgütlerin sık sık dile getirdiği ve onlara göre “istihdamın önündeki engellerin başında gelen SSK prim yükü”nde % 5’lik indirimin 2009’da hayata geçirileceği de belirtildi. Önceki AKP hükümeti döneminde, patronlara yüzde 10’a varan SSK vergi indirimi yapılacağı belirtilmişti. Bununla birlikte, uzun süredir hangi amaçla kullanılacağı tartışılan işsizlik fonunda biriken para da ‘işkur’ a devredilerek “nitelikli iş gücü yetiştirilmesinde” kullanılacakmış.

İstihdam paketi yeni bir şey mi?

İşsizlikte önemli azalmaları sağlayacağı yönünde açıklamalarla basına ve kamuoyuna sunulan istihdam paketinin, yeni bir tartışma konusu olmadığı, konuya ilişkin tartışmaları takip edenler için sır değil. Bugün, özellikle basında yer aldığı gibi, istihdam paketinin 2007 seçimi öncesi iki defa gündeme geldiği ve erken seçim dolayısıyla seçim sonrasına ertelendiği ifade edilse de, düzenlemenin içerdiği başlıklara göz atıldığında bu paketin tek tek bütün maddelerinin AKP öncesi hükümetler döneminde de gündeme getirildiği hatırlanacaktır.

Bu paket, 12 Eylül yasalarıyla birlikte, bir çok farklı başlık altında işçilerin karşısına getirilmişti. Patronların vergi yükümlülüklerinin azaltılması, kıdem tazminatında ödenen ücretlerin düşürülmesi ya da tazminatın tamamen kaldırılması gibi uygulamalar, 2000-2001 yılında dönemin koalisyon hükümetinin çalışma bakanlığından geçip bugüne kadar gelmiş ve en sonunda mevcut hükümet tarafından sonlandırılmıştır!

Bu düzenlemeler o kadar benzerlikler taşıyor ki, o dönemin koalisyon hükümetinin yaptığı düzenlemeye gerekçe olarak ifade ettiği açıklamalar AKP’ninkilerle aynı. Koalisyon hükümetinin ANAP’lı Çalışma Bakanı Yaşar Okuyan’ın (basında istihdam paketine karşı eleştirileri yayınlandı) kıdem tazminatı yerine uygulamaya koymak istediği kıdem tazminatı fonu için kullandığı gerekçe olan “bir işçinin çalıştığı işyerinin iflası durumunda çalışanın kıdem tazminatı almasını engelleyen durumun ortandan kaldırılması”, AKP’nin gerekçesiyle aynıdır.

Patronlar istediklerini alıyorlar

Özellikle kıdem tazminatı üzerinde yapılması istenen düzenleme, Dünya Bankası ve IMF’nin de dayatmalarıyla o dönemki hükümetin 2000 ve 2001 yılı ekonomik programlarında yer almış ve bugün gündeme gelen aynı tartışmanın gerekçeleri, o günden itibaren belirlenmeye başlamıştı. Eski Çalışma Bakanı Murat Başeskioğlu’nun, seçimler öncesindeki şu sözleri, bugün karşımızda duran paketin içeriğini çok önceden açıklıyordu: “İşsizlik sigortasından yararlanmayı kolaylaştıracak önlemler almalıyız. SSK prim yükünün azaltılması da yeni istihdam paketi içinde yer alacak. SSK primlerinin 2008’den itibaren kademeli olarak 10 puan indirilmesi öngörülüyor. Bu yolla 2008’den 2013 yılına kadar aşamalı olarak prim yükü 10 puan indirilerek, istihdam vergilerinde değişiklik yapılacak.”

Görüldüğü üzere, mevcut düzenleme AKP’nin çalışması değildir. AKP, patronların talepleri çerçevesinde geliştirdiği diğer uygulamalarda olduğu gibi, şimdiye kadar tek tek tartışılmış olan ve işverenler tarafından her hükümetten geçirilmesi istenen uygulamaları kapsamlı bir paketin içinde gündeme taşımıştır. Ancak bu tespit, AKP’nin, paketin hazırlanmasında ve bugün sonlandırılmasında oynadığı özgün rolün gözardı edilmesine yol açmamalı.

Bu kapsamlı düzenlemenin uzun süredir işverenlerin ve hükümetin gündeminde olduğunu biliyoruz. Özellikle seçim öncesinde TÜSİAD’ın hükümetten istediklerine göz gezdirirsek, pakette yer alan uygulamaların işverenlerin temel ihtiyaçlarına karşılık geldiğini ve patronlar için acilen hayata geçirilmek zorunda olunduğunu anlamakta zorlanmayız. Patronlar seçim öncesinde hazırlıkları tamamlanan düzenlemenin aciliyetine vurgu yaparlarken, istediklerinin gerçekleşmemesi durumunda -yani SSK vergi indirimi ve kıdem tazminatındaki düzenlemeler olmazsa- sanayide çalışanların sayısının çok kısa zamanda yüzde 50 azalacağını belirterek mesajlarını iktidara iletmişlerdi.

Tüsiad seçim öncesinde AKP’den şunları talep etmişti:

  1. İşgücü üzerindeki prim ve vergi yükü azaltılmalıdır. İmalat sanayinde istihdam vergilerinde yapılacak 10 puanlık bir indirim, istihdamda uzun dönemde iki puanlık bir artışa yol açacaktır.
  2. Anayasa Mahkemesi tarafından bazı maddeleri iptal edilen sosyal güvenlik reformuyla ilgili yasa, temel esaslarından geri adım atılmadan TBMM’de yeniden ele alınmalıdır.
  3. Sosyal güvenlikte ‘çok ayaklı model’ çerçevesinde, birinci ayak mevcut sistemin revizyonuyla ve daha düşük prim oranlarıyla devam etmeli, asgari bir emeklilik geliri sağlanmalı, ikinci ayakta ise, ‘zorunlu’ bireysel hesaplara dayanan emeklilik kurumları oluşturulmalı, üçüncü ayakta da ‘gönüllü’ bireysel emeklilik sistemi sürmelidir.
  4. Özürlü, terör mağduru ve eski hükümlünün çalıştırılmasını öngören zorunlu istihdam oranları düşürülmelidir.
  5. Part-time çalışma gibi esnek çalışma yöntemlerinin yaygınlaşmasına olanak sağlayacak yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
  6. İşsizlik sigortasının kapsamı ve yararlanma koşulları genişletilmeli, işsizlerin mesleki ve teknik eğitimine önem verilmeli, iş bulmada özel istihdam bürolarının kullanımı teşvik edilmelidir.
  7. Kayıt dışıyla mücadelede, vergi tabanı genişletilmeli, denetim etkinleştirilmeli ve ağır vergi yükleri düşürülmelidir.
  8. Türkiye’de işletmeler üzerindeki kıdem tazminatı yükü de, dünyada en yüksek seviyelerdedir. Bu yük de azaltılmalıdır.

Bu talepler, istihdam paketinin AKP paketi değil TÜSİAD’ın paketi olduğunu bütün açıklığıyla ifade ediyor. AKP -kendisinden önceki iktidarlar gibi- sermayenin talepler karşısında elinden geleni arkasına koymamış; patronların istediği sosyal sigortalar kanunu meclisten geçirmiştir. Hükümet bugün, TÜSİAD’ın bütün taleplerini içeren paketi meclise taşımanın hazırlığı içindedirler.

Sendikalar ve istihdam paketi

Türk-İş’in yeni Başkanı Mustafa Kumlu’nun AKP’ye yakınlığı ile eleştirildiğini ve asgari ücret komisyonun belirlediği komik zammın altına “bu koşullar altında başka türlüsü mümkün değil” diyerek imza attığını biliyoruz. Kumlu, kıdem tazminatına ilişkin düzenlemeler karşısında “Kıdem tazminatı tartışma konusu yapılmamalı” dedi. Kendinden önceki sendikacıların da ifade ettiği gibi tazminatlara dokunulması halinde genel grev kararı alacaklarını ifade eden Kumlu, her ne kadar, “Fon oluşturulmasına, tazminatların maaşlara eklenmesine ya da başka bir formüle tümüyle karşı” olduklarını açıklasa da, 18-29 yaş arası gençlerin işveren priminin devletçe ödenmesi konusuna “şartlı” destek verdiğini açıkladı.

DİSK Başkanı Süleyman Çelebi de yaptığı açıklamada, hükümetin istihdam konusundaki düzenleme hazırlıklarını eleştirerek, “Bu, istihdam değil, olsa olsa yeni işsizlik paketidir” değerlendirmesinde bulundu. Çelebi, konuşmasının devamında “Bu düzenleme başladıktan sonra bakın bakalım 30 yaş üzerinde çalışan kalacak mı? Ya da 5 yıl boyunca primi devlet tarafından ödenecek olan bu kesim daha sonra ne olacak? İşveren elbette kendisine maliyeti daha az olanı işe almak isteyecektir.” dedi.

Kıdem tazminatına dönük önerilerin kazanılmış hakları geriye götüreceğini vurgulayan Çelebi, paketin işvereni, kıdemlileri işten çıkarmaya ve gençleri daha düşük aylıklarla çalıştırmaya yönlendireceğini aktardı. Kreş ve emzirme odası zorunluluklarının yumuşatılmasına da değinen Çelebi şunları söyledi: “Bu zorunluluklar kadınların çalışmasından kaynaklanan bazı sorunlarının çözülmesi için getirilmiştir. Emzirebilme, çocuğunun bakımını sağlama gibi sorunlara çözüm bulmadan kadının istihdamı nasıl sağlanabilir? Kaldı ki yasada öngörülen kadın işçi sayısına sahip olduğu halde kreşi, emzirme odası, doktoru olmayan yüzlerce örnek gösterebilirim. Yasa uygulanmıyor ki istihdamı caydırıcı olsun. Yasal çalışma süresi 8 saat olmasına karşın işçiler 14 saat çalıştırılıyor. Bu çalışma saatlerine uyulursa daha çok işçi çalıştırılması gerekeceğinden istihdam oranı zaten yüzde 20 artacaktır.”

Sefalet koşullarından yok oluşa

Bugün küreselleşme ile birlikte IMF ve Dünya Bankası başta olmak üzere küresel sermaye örgütleri, OECD ülkelerini de içine alan geniş bir alanda işçilerin kıdem tazminatıyla birlikte uluslararası sermayenin önündeki bütün engelleri kaldırmak için bir çok düzenlemeyi her ülkede yürürlüğe sokuyor. Almanya ve Fransa’dan Mısır’a, Latin Amerika’dan Kore’ye kadar bir çok alanda işçi sınıfının kazanımlarını ortadan kaldıran ve onmilyonlarca insanı sefalet koşullarından yok oluş koşullarına doğru sürükleyen yasaları özellikle alt yapısı devletler eliyle kurulmuş olan sağlık, eğitim, ve sosyal güvenlik gibi alanlarda hayata geçiriyor. Bugün AKP’nin istihdam paketi adı altında hazırladığı düzenleme, tıpkı diğerleri gibi (son olarak Sosyal Güvenlik Yasası) dünya çapındaki gelişmelerden bağımsız değildir.

Dolayısıyla, bu düzenlemenin işsizliği önlemeyle hiç bir ilişkisi yoktur. Bu uygulama, sermayenin küresel rekabet içinde karşı karşıya kaldığı güçlükleri gidermek; yani patronların sırtında bir yük olarak duran vergi yükümlülüklerini ve kıdem tazminatlarını kaldırılıp patronların karlarını arttırmalarını sağlayacak düzenlemeleri hayata geçirmekten başka bir şey değildir. İşsizliği azaltmak için hayata geçirilmeye çalışıldığı söylenen istihdam paketinin, aslında patronların yükümlülüklerini çalışanların ve milyonlarca işsizin sırtına yıkma planı olduğunu anlamak için biraz dikkat yeter:

Bu düzenleme dikkatle incelenirse, pakette yer aldığı gibi Kıdem Tazminatı Fonu kurulurken, SSK primlerinin kademeli olarak düşürüleceği ve patronların yeni istihdam için ödemeleri gereken vergi ve primlerin yüzde 40 oranında indirileceği görülür. Patronlar işçilerin kıdem tazminatlarının devlet güvencesinde olacağı yalanıyla hayata geçirilmeye çalışılan Kıdem Tazminatı Fonu için her ay, her bir çalışan için yüzde 3 kıdem tazminatı payı ödeyerek, kıdem tazminatından kurtulacaklar. Uygulama bununla da sınırlı değil: Kıdem Tazminatı Fonu’nun döndürülebilmesi için, oraya, işverenden alınacak bu yüzde 3 payın yanı sıra, yine patronların ödemek zorunda olduğu SSK primlerinden 2 puan, İşsizlik Sigortası Fonu’na katkı payından da 1 puan aktarılacak.

Böylelikle, işçinin iş güvencesi olan ve patronun ödemek zorunda olduğu kıdem tazminatı, gene onun ödemek zorunda olduğu işsizlik sigortası SSK primlerinden karşılanacak. Böylece patronun işçi atmasını zorlaştıran kıdem tazminatları tek tek patronların ödemesi gereken bir yük olmaktan çıkarılıp devlet güvencesinde toplanmış ortak fondan karşılanacak; işten atmalar kolaylaşırken onun vergi yükümlülükleri de milyonlarca işçi ve işsiz arasında paylaştırılacak. [Kıdem tazminatı fonuna aktarılacak para yalnızca patronların yüzde 3, 2 ve 1’lik paylarından mı oluşuyor?]

Dahası işyerlerinin kreş açması, işyeri doktoru ve emzirme odası bulundurması zorunlulukları da kaldırılacak. İşyerleri bu söz konusu hizmetleri dışarıdan satın alabilecek veya bu hizmetler için ortak birimler açabilecek. Böylece, kadınlar 19. yüzyıl İngiltere’sindeki ağır çalışma koşullarına biraz daha yaklaşırken, iş kazalarında Avrupa’da birinci Dünya’da üçüncü olan ve hemen her gün bir işçinin iş cinayetinde katledildiği, yüzlercesinin yaralandığı bu topraklarda satın alınan sağlık hizmetlerinin maliyeti işçiye yıkılacağı gibi özel hastanelerden alınan bu hizmetle yaşanan iş kazaları ve cinayetler daha kolay manipüle edilebilecektir.

“Sendikalar birleşin!” oyunu

Sendikaların, patronların işçi sınıfının kazanımlarını gasp etmek ve küresel sermayenin ihtiyaçlarını hayata geçirmek için yıllar öncesinden hazırladıkları ve “geliyor” diye “davul zurna çaldıkları’ yasalar konusunda kapsamlı hiç bir hazırlık yapmadıkları (daha doğrusu yapamadıkları) biliniyor.Şimdi onlar, bu sorunu tabiri caizse yumurta kapıya dayandığında, göstermelik bir kaç açıklamayla ve artık herkes tarafından kanıksanan genel grev tehdidiyle, yetmezse bir iki basın açıklamasıyla geçiştirmeye çalışıyorlar. Sendika yöneticileri, DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümeti döneminde hazırlıkları yapılan ve bugün istihdam paketi adıyla emekçilere yutturulmaya çalışılan yasaya karşı, bir iki açıklama dışında hiç bir tepki göstermemiş, aksine “işsizlik ortadan kalkacak” ve “yapılan düzenlemede işe başlayan işçiler sendikalı olursa daha iyi olur” türü gerici hayaller kurmuşlardı. Bu bir tesadüf değildi. Sendikalar patronların talepleri doğrultusunda hazırlanan bu kapsamlı saldırıda, işbirlikçiliğine soyundular.

Bazı sendika bürokratları her ne kadar yasaya karşı görünseler de, onların karşı olduğu şey, kazanımların kaybedilmesi ve işçilerin daha fazla sömürülmesi değil; kendi ayrıcalıklarının ve varlık koşullarının altının oyulmasıdır. Onlar, yasaya karşı olduklarını söyleyerek kendi gelecekleri hakkında güvence istiyorlar. Bunun böyle olduğu, bürokratların yıllardır sermaye karşısındaki işbirlikçi tutumundan ve son yasayla beraber de “bu yasaya karşıyız, grev yaparız” demelerine rağmen en basit bir eyleme geçmemelerinden görülüyor.

Kamu emekçisi sendikalarından ve işçi sendikalarından bir kesim yönetici, bu yasal düzenlemelerle eş zamanlı olarak, işçi ve kamu emekçileri sendikalarının tek konfederasyonda birleşmesi gerektiği yönünde açıklamalar yapmaya başladılar. Bu, sendika bürokrasilerinin, “ulusal pazar”ı hızla ortadan kaldıran küreselleşmenin sendikacılığa indirdiği kaçınılmaz darbeye yanıt verme çabasıdır. Ulus devletin koruması altında varlığını sürdüren ve küreselleşme süreciyle birlikte, burjuva hükümetleri aracılığıyla sermayeyle pazarlık şansını yitiren sendikalar, şimdi, ulusal düzeyde işkolları arasında ve uluslararası düzeyde “birleşme” çabası içindeler. Ancak onların bu çabası, işçi sınıfının birliğini ifade etmekten çok uzaktır. Sendikaların birlikten anladığı şey, ilk olarak, gerçekte ikiyüzlü bir “dayanışma”dır. O, her bürokrat grubunun kendi ulusal sınırları içinde dilediğini yaparken, başı sıkıştığında diğerlerini yardıma çağırmasından, para ve destek istemesinden ibarettir. İkinci olarak, Türkiye’deki sendika bürokratlarının, AB’li ve Amerikalı ağabeyleriyle bütünleşmesi, uluslararası sermayeye hizmeti, onlarla doğrudan işbirliği içinde olan ICFTU ve ETUC gibi örgütler içinde sürdürmelerinden başka bir anlam taşımıyor. Burada söz konusu olan şey, işçi sınıfının olabildiğince denetim altında tutulması; bunun için de sendika bürokratlarının kimi ayrıcalıklarını korumasıdır. Unutmayalım ki, bugün AKP hükümetinin Türkiye’de gündeme getirdiği bütün işçi – emekçi düşmanı yasalar, Avrupa’da ve Kuzey Amerika’da onyıllar önce, hem de sendika bürokrasilerinin desteğiyle yaşama geçirilmeye başlandı.

Bütün bu nedenlerden dolayı, AKP’nin yeni yasal düzenlemelerine karşı mücadele, sendika bürokrasilerinin inisiyatifine bırakılmamalı. AKP’nin, bu yasal düzenlemeleri gündeme getirmeden önce sendika bürokratlarının düşüncelerini ve onayını almadığını düşünen herhangi birisi varsa, o gerçekten tam bir aymazlık içindedir. “İstihdam Paketi” adı altında sunulan bu sermaye planına itiraz eden sendika bürokratları, bunu ya görüntüyü kurtarmak ve AKP’yle işbirliğini gizlemek için yapmaktadır ya da “pasta”dan biraz daha fazla pay koparmak ve kendi –hızla kötüleşen- konumunu sağlama almak için…

İşçi sınıfının öncü kesimleri de mücadelenin sendikal biçiminin iflas ettiğinin farkındalar ve bir çıkış yolu arıyorlar. Onlar, örgütlenmenin var olan sendikal biçimlerine karşı, “farklı” sendikal biçimler bulmaya; ama bunu yaparken, çoğu zaman farkında olmaksızın ölüyü diriltmeye çalışıyorlar. Dahası, bütün bunlar, ne denli iyi niyetli olursa olsun, siyasi hedeflerden yoksun oldukları ölçüde, işçi sınıfının sosyalizm mücadelesinin önündeki başlıca engellerden biri olan sendikaları yeniden canlandırma yollu, tarihsel olarak başarısızlığa mahkum ve gerici bir çabadan başka bir şeyi ifade etmiyor.

İşçi sınıfının çözümü: Sosyalizm

Sendika bürokrasilerinin sosyal demokrat, sözde “sosyalist”, liberal ya da İslamcı, milliyetçi vb. burjuva partilere üye olduğu, onlarla bütünleştiği hiç kimse için sır değil. Onlar, sermayenin taleplerini bu partilerdeki yol arkadaşlarıyla birlikte uyguluyorlar. Aralarındaki tek fark, bu siyasi seçkinler toplumun tamamını denetim altına alma görevini üstlenirken, sendikacıların işçi sınıfının gardiyanlığına soyunmuş olmalarıdır. Yani, o her fırsatta sözü edilen “siyasi partiler karşısında bağımsızlık” tam bir burjuva ikiyüzlülüğüdür.

Öte yandan, işçi sınıfı, patronların ve sendikacıların partilerinin karşısında onun gerçek çıkarlarını savunacak partisinden yoksundur. Bu durum, işçi sınıfının, sermayenin AKP eliyle sürdürdüğü saldırılarına karşı doğru strateji ve taktikleri uygulamasını engellemekte; sonuçta, emekçilerin her bir mücadelesi kendi sınırları içinde kalıp yalıtılmakta ve kaçınılmaz olarak başarısızlığa uğramaktadır.

Nasıl ki sermayenin insan soyunun ezici çoğunluğunu kölelik koşullarına mahkûm etme ve ücretli emek sömürüsü üzerine kurulu bu düzeni yaşatma gibi stratejik bir amacı yani bir siyasi programı varsa, işçi sınıfının da sermaye karşısında kendi çıkarlarını ifade eden bir siyasi program doğrultusunda davranması zorunludur. Bu, ücretli emek sömürüsüne, “ulusal” sınırlara, sınıf karşıtlıklarına ve her türlü ezme-ezilme ilişkisine son vermeyi öngören Marksizmin programıdır. Dolayısıyla, eksikliği duyulan şey, sermayeye karşı mücadele programı değil; bu programın işçi sınıfı içinde kök salması ve siyasi bir partide cisimleşmesidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir