Yüksek Öğretimde Bir Dönemin Sonu Mu?

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Suçları Soruşturma Bürosu, 9 Aralık’ta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından YÖK başkanlığına atanan Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan hakkında, 18 Aralık 2007 tarihinde bir gazetede yer alan “YÖK Reisi” başlıklı haberi ihbar kabul ederek “mevzuata aykırı davranmak suretiyle görevini kötüye kullanmaktan dolayı” suç duyurusunda bulundu.

Birkaç haftadır süregelen YÖK başkanı tartışmasında (YÖK değil!) gelinen bu son nokta, Kemalist bürokrasinin bu önemli kurumu kaybetmemek için elinden geleni yapacağını gösteriyor. Kemalist bürokrasinin sözcüleri Özcan’ın başkanlığa atanmasının ardından eleştirilerini arttırmışlar, en ağır eleştiri de eski YÖK başkanı Kemal Gürüz’den gelmişti. Bugün yürürlükte olan bir çok anti demokratik uygulamanın başlatıcısı olan Gürüz, onun için, “Haddini bilsin, Malezya’ya” gitsin demişti.

İktidarın baskı aygıtı: YÖK

YÖK, 12 Eylül rejiminin bir kalıntısı, 1982 Anayasası‘ndan önce icat edilen bir anayasal kurum. Askeri diktatörlüğün üniversiteyi, üniversite öğrencisini disipline etmek ve üniversiteleri serbest piyasa ekonomisine dahil etmek için oluşturduğu bir baskı aygıtı. YÖK, kurulduğu 6 Kasım 1982 gününden beri tartışılıyor.

Çeyrek asrı aşan bir süredir YÖK tartışması hiç bitmedi. Ama tartışmanın tarafları hep yer değiştirdi. İlk oluşturulduğunda üniversite özerkliğini, bilimsel özerkliği, özgürlüğü yok etti diye YÖK‘ü eleştirenler, gün geldi bu kuruma sahip çıkmaya başladı, “Laik demokratik cumhuriyet rejimi tehdit altında” diye onu destekleyenlerin safına geçti.

Kurulduğu günlerde YÖK tartışmasına ilgisiz kalan, bilimsel özerkliği, özgürlüğü pek fazla önemsemeyenler de bir süre sonra YÖK‘e karşı bir yeminli düşmanlar safı oluşturdular. Türban yasağı yüzünden, “bireysel özgürlüklerimiz elimizden alınıyor” diye dava üstüne dava açtılar, konu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘ne kadar taşındı. Hem de şu anda Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül‘ün eşi Hayrünnisa Gül bile bu davacılar arasındaydı…

80‘li yılların sonlarına doğru üniversitede türban sorunu yavaş yavaş kitleselleşmeye, siyasallaşmaya başladığında YÖK‘ün bütün önceki “günah”ları unutulmaya başlandı. Anayasa Mahkemesi‘nin 1989 yılında aldığı kararla üniversitelerdeki türban yasağı anayasa hükmüne dönüşürken, türban „siyasal İslam‘ın sembolü“ sayıldı ve bu yasağın kamusal alanda uygulanması zorunluluk haline geldi. Kamusal alanın nerede başlayıp nerede bittiği tartışması da halen çözüme kavuşturulmuş değil.

1989 yılından beri YÖK‘ü yönetenler, YÖK Başkanları ve Kurul, türban yasağının bütün üniversitelerde uygulanmasını anayasal ve yasal bir görev saydıkları için bu görevlerini titizlikle yerine getirdiler. Son 5 yıllık dönemde olduğu gibi siyasal iktidarla çatışmak, kavga etmek pahasına…

9 Aralık itibariyle yeni bir süreç başladı YÖK‘te. Bu, Kemal Gürüz’ün YÖK Başkanlığı ile başlayan ve sonra da Erdoğan Teziç’le devam eden dönemin sonunun geldiğini gösteriyor. Oysa mevzuat değişmedi. Ne Anayasa, ne yasalar ne de Anayasa Mahkemesi‘nin yasak kararı ortadan kalktı. Değişen sadece YÖK Başkanı’ydı.

Ama görevine başlayan yeni Başkan Prof. Yusuf Ziya Özcan‘ın ilk günkü demeç ve açıklamaları bir dönemin kapanmakta olduğu mesajını içeriyordu. Tabii ki hemen herkesin aklına, YÖK Başkanı’nın bütün üniversitelere talimat gönderip, “Anayasa Mahkemesi kararı ve diğer mevzuat bugüne kadar yanlış yorumlandı; yarından itibaren türban yasağı sona ermiştir“ diyip demeyeceği sorusu takıldı. Ama hayır! YÖK Başkanı elbette bunu yapmayacak; en azından bugünden yarına böyle bir uygulamaya girişmeyecek.

Bu sorunun aşılmasını zamana yayacağının mesajını veriyor Prof. Özcan. O, önceliği üniversitelerin bilimsel özerkliğinin arttırılmasına, bilimsel çalışmaların kalitesinin yükseltilmesine vereceğinin; “Üniversitede bütün yasakların kaldırılmasından yana olduğunun“ altını çiziyor. Prof. Özcan, “ilk işim türban yasağını kaldırmak“ demiyor; “Bunu (bilimsel üretimin nicelik ve niteliğinin yükseltilmesini) başarabilirsek, türban sorunu, katsayı sorunu (imam hatip) kendiliğinden hallolur“ diyor.

Muhtemelen geçiş süreci çok fazla uzamayacak. En geç bir yıl içinde yeni anayasa düzenlemesi ve yasal çerçevenin yeniden belirlenmesi ile Prof. Özcan‘ın işi daha da kolaylaşacak gibi gözüküyor.

“Yeni özgürlükçü (liberal)” başkan

Yeni YÖK başkanı Prof. Özcan kendisinin demokrat ve özgürlükçü birisi olduğunu belirtiyor. Başkanlığa atandıktan sonraki ilk açıklaması da “üniversitelerdeki tüm yasakların kaldırılması” olmuştu. Özcan, bu açıklamaya tepkilerin artması üzerine “yasakların kaldırılması” nın ne anlama geldiği konusuna açıklık getirdi: “Sadece bir şekilde (başörtüsü) değil, buna dikkat etmek lazım. Benim bağımsızlıkla ilgili bir çok fikrim var. Bu idari, mali bağımsızlık olabilir. Bilimsel bağımsızlık olabilir. İçini doldurmanın bin yolu var, konu sadece başörtü ve katsayı değil”.

Bu açıklama yeni başkanın türban konusunda duyarlı olsa da, asıl sorunun “idari ve mali bağımsızlık” yani devletten (Kemalist bürokrasiden) bağımsız, küresel sermayeye bağımlı üniversiteler yaratmak olduğunu gösteriyor. Aynı biçimde başkanın bu açıklamasından birkaç hafta sonra yaptığı ve açık sözlülüğünü tebrik ettiğimiz: “Üniversiteler paralı olmalıdır, bedava okul hiçbir yerde görülmemiştir” açıklaması da, aslında fiili olarak paralı olan üniversitelerin bu durumuna yasal bir kılıf uydurmanın yanında, asıl olarak burjuva ve küçük burjuva çocuklarının yüksek öğretim alabileceği (şu anda da tam olarak öyle olmasa da hızla oraya gidiyor) şirket üniversitelere doğru bir açılım ifade ediyor. Türbanın serbest bırakılması konusunda bir türlü anlaşamasalar da, eğitimin paralı olması konusunda statükocu Kemalistlerle, yeni seçkin İslamcı kanat arasında bir sorun görünmüyor. YÖK başkanı Özcan’ın açıklamasına 15 ocak günü (kemalist) rektörler de desteklerini sundu ve onlar da üniversitelerin paralı olması gerektiğini vurguladılar.

Prof. Özcan’ın liberal ekonomi görüşlerinde bir “sorun” olmasa da, siyasal “özgürlükçülüğü” biraz incelendiğinde bunun sahte olduğu hemen ortaya çıkıyor. Yeni YÖK başkanı, 12 Eylül askeri diktatörlüğü altında, bilimsel eğitimden yana ve muhalif öğretim görevlilerinin birer birer üniversitelerden atıldığı bir dönemde, 1981 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim elemanı olarak çalışmaya başlamış, 1989 yılında ise doçent olmuş birisi.

Kardeş kavgası

Bugün laikliği türbana dayalı Kemalistlerle, özgürlükçülüğü türbanın serbest bırakılmasına dayalı İslamcıların YÖK’ü ele geçirmek için sürdürdükleri deyim yerindeyse bir it dalaşı yaşanıyor. Gelin görün ki kavgaya tutuşan iki tarafın birbiriyle uzlaşmaz bir sınıf çelişkisi yok, onlar kardeş. Her iki kanat da burjuvazinin sözcüleri. Kemalist bürokrasiyi temsil edenler, 12 Eylül cuntasıyla kurulan bu kurumun ellerinin altından kayıp gitmesine ağlarken, İslamcılar yeni bir mevzi kazandıkları için seviniyorlar.

Taraflar YÖK’ü değil, YÖK’ün kimin elinde olduğunu tartışıyorlar. Dolayısıyla ne burjuvazinin bu iki fraksiyonu, ne de başka bir sermaye sınıfı sözcüsü bu kuruma karşı. Tek sorun türbanın serbest bırakılması olarak gösterilse de, egemenler açısından YÖK çok daha fazlasını ifade ediyor. YÖK, yönetici seçkinler için, bir yandan üniversite gençliğini devlet denetimi altında uluslararası sermayeye pazarlamanın, onları el altında tutmanın ve milliyetçi ya da dinci gerici burjuva ideolojileriyle zehirlemenin; öte yandan da üniversiteleri sermayeye açarken rektörlerin bundan büyük paylar (“komisyon” diyebiliriz) almasının aracıdır.

YÖK’e karşı mücadele

Prof. Özcan hakkında yapılan suç duyurusu, YÖK başkanlığı tartışmasının daha süreceğini gösteriyor. AKP kazandığı bu mevziyi kaybetmek istemeyecek, Kemalistler ise geri almak için ellerinden geleni yapacaklardır. Burada görülmesi gereken şey, burjuva sınıfının gençliği baskı altında tutmak için oluşturduğu bu gerici kuruma hakim olmak için çatışan tarafların, o kurumun kendisine karşı olmadığıdır.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kuran, 12 Eylül diktatörlüğü ile din derslerini zorunlu yapan ve bir çok imam hatip lisesi açan Kemalist bürokrasinin, türban konusundaki “laik duyarlılığı” ne kadar sahteyse, her gün en sıradan burjuva demokratik hakları budayan AKP hükümetinin “demokratikleşme” adına türbanı serbest bırakma çabası da o kadar sahtedir. İşçi sınıfını ve gençliği kendisine yedeklemek için dini kullanan bu iki tarafın şimdi yaptığı şey, üniversiteleri küresel sermayeye açmak için YÖK’ü ele geçirme kavgasıdır. Yaşanan son gelişmeler bunun en açık kanıtı.

Tüm bu nedenlerden dolayı, baştan sona ikiyüzlülük üzerine kurulu burjuva iktidarını ve onun baskı aygıtı YÖK’ü ortadan kaldırmayı, sermayeden ve onun devletinden bağımsız bilimsel olarak özerk özgür üniversiteler kurmayı hedeflemeyen her mücadelenin, burjuvazinin Kemalist ya da İslamcı kanadına yedeklemeyle sonuçlanması kaçınılmazdır.

Öğrenciler ve gerçek bilim insanları ne sermayenin ve yönetici seçkinlerin farklı kesimleri arasında süren tartışmaları sessizce izleme ne de bu gerici kesimlerden birine yedeklenme lüksüne sahipler. Çünkü söz konusu olan, emekçi ailelerden gelen milyonlarca gencin ve bilim insanlarının geleceğidir. Onlar, sermayenin ve devletin üniversiteler üzerindeki ağır eli olan YÖK’e karşı mücadeledeki gerçek müttefiklerinin emekçiler olduğunu görmek; bilimin ve bilimsel düşüncenin önünü gerçekten açabilecek tek güç olan işçi sınıfının sosyalist alternatifinin yükseltilmesine katkıda bulunmak durumundalar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir